Siyasal Olanın Psikolojikleştirilmesi
“Size un getirdik, bir de kral; buyurun!
Ama unu alan, kralı da alacak.
Postal yalamaya razı olmayan,
Aç kalmaya razı olacak.” [1]
Bir zamanlar zincirler görünürdü. Onları kırmanın mümkün olduğuna dair o inanç da öyle. İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyinin olmadığı o tarihsel momentten, zincirlerin artık güvenlik, statü veya aidiyet hissiyle içselleştirildiği bir döneme geldik. Bu çağın en belirgin özelliği tahakkümün böylesine sıradanlaşmasıdır. İnsanlar yaşadıkları düzeni her gün yeniden üretirken, aynı anda onun içinde kendilerine bir yer de bulmaya çalışıyor ve başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğine dair inanç giderek ufuktan çekiliyor. Ve belki de bugün siyasal mücadeleyi anlamak, o ufkun nasıl daraltıldığını anlamayı da gerektiriyor.
Son yarım yüzyılın en büyük siyasal dönüşümlerinden biri insanın kendisini anlama biçiminde yaşandı. Yaşadığımız hayatı hangi sözcüklerle anlatıyorsak, dertlerimizin çözümünü de o sözcüklerin işaret ettiği yerde ararız ve elbette sözcükler, yani dünyayı anlamlandırdığımız kavramsal evren, tarihin dışında doğmaz. Her kavram belirli bir dönemin dünyayı anlama ve yönetme biçiminin ürünüdür. Hangi deneyimlerin adlandırılacağına, hangilerinin ölçüleceğine, hangilerinin tedavi edilmesi gerektiğine ilişkin kararlar bilgi ile iktidarın kesiştiği tarihsel süreçlerde alınır.
Günümüzde psikolojik kavramlar toplumsal deneyimleri açıklamanın baskın aracı hâline geldi. İnsanların yaşadığı acıları inkâr etmeyen fakat o acıları üreten toplumsal ilişkileri görünmez kılan hilebaz bir düzenle karşı karşıyayız. Öyle ya, bireyi açıklamakla sınırlı kalmayıp siyasal olanı da giderek psikolojik kategoriler içinde düşünmeye yöneltiliyoruz. Faşizm, otoriterlik ya da günümüz diktatörlüklerinin tarihsel ve toplumsal bağlamlarından koparılarak belirli kişilik örüntülerinin ürünü gibi okunması yetmiyormuş gibi sınıf mücadelesi de giderek tanınma ya da kimlik mücadelesi olarak ele alınıyor. Kimliklerin tanınması talebi siyasal mücadele açısından vazgeçilmez olsa da mücadele tanınmaya indirgendiğinde ortak toplumsal ilişkileri dönüştürme ufku geri çekiliyor. Sömürü, tahakküm ve eşitsizlik, birbirinden yalıtılmış deneyimlerin toplamı gibi görünmeye başlıyor.
Psikolojinin bugün sahip olduğu ayrıcalıklı konum modern kapitalizmin yükselişinden ayrı düşünülemez. Evet, psikoloji Avrupa’da doğdu ve sanayileşmenin, kentleşmenin, modern devletin yarattığı toplumsal sarsıntılar içinde şekillendi. Freud’un Viyana’sı ya da Charcot’nun Paris’i çözülmekte olan eski dünyanın semptomlarını anlamaya çalışıyordu fakat psikolojinin gerçek yükselişi Avrupa’da yaşanmadı. O yükseliş II. Dünya Savaşı’nın ardından kapitalist blokun ekonomik ve siyasal ağırlık merkezinin ABD’ye kaymasıyla başladı. Sermaye yeni merkezini kurarken insanı anlama biçimi de yeni merkezini buldu.
Bu tarihsel karşılaşmayı tesadüf saymak naiflik olur. Kapitalizm, insanların yaşadıkları çelişkileri nasıl yorumlayacaklarını ve çözümü nerede arayacaklarını belirleyen yeni bir “dünyayı okuma biçimi” kuruyordu. Psikoloji de bu okuma biçiminin en etkili dillerinden biri hâline geldi.
Üniversitelerde geliştirilen kuramlar şirketlerin yönetim modellerine, ordunun personel politikalarına, reklam endüstrisine, eğitim sistemine ve insan kaynakları uygulamalarına aktı. Psikoloji artık kapitalizmin ihtiyaç duyduğu insan tipini üretiyordu. Dünya Amerikan sermayesinin etrafında yeniden örgütlenirken, insanın kendisini anlama biçimi de Amerikan psikolojisinin kavramları etrafında yeniden örgütlendi. Hatta Frankfurt Okulu düşünürlerinin 1930’lar Almanya’sında kitle ve faşizm üzerine yaptıkları o özgün çalışmalar da ABD’ye sürgün edilmeleriyle birlikte bambaşka bir mecraya evrildi. Sürgündeki bu araştırmacılar II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’sının demokratik ikliminde siyaseti bir sınıf mücadelesi meselesi olmaktan çıkarıp kişilik özelliklerine indirgemeye başladılar. Faşizmi kapitalizmi kurtarmak için egemen sınıfın son çaresi olarak gören o yaygın Marksist bakış, yerini “demokratik kişilik” kavramına bıraktı.
Bu tarihsel kırılma bugün artık bir “hizmet sektörü” haline gelen psikolojinin bireyi tamamen kuşatmasıyla nihayete erdi. İnsanlar kapitalizmin onlara sunduğu mevcut yapıya ruhsal olarak öyle derinden yatırım yapıyorlar ki, sisteme dönük her türlü itiraz veya düzenin işleyişine karşı duyulan huzursuzluk, bizzat bireyin kendi “bozukluğu” olarak damgalanıyor. Sistemik eşitsizlikler adaptasyon sorunu, gelecek kaygısı anksiyete bozukluğu, toplumsal dışlanmışlık sosyal yetersizlik, isyan potansiyeli ise duygu regülasyonu eksikliği olarak kodlanarak toplumsal olanın tümü bir klinik vakaya dönüştürüldü. İnsanın ruhsallığı toplumsal yaşamla iç içedir; sömürü, savaş, güvencesizlik ve yalnızlaşma kaçınılmaz olarak ruhsal yaralar açar. Asıl mesele bu yaraların hangi bilgi rejimiyle anlamlandırıldığıdır. Kapitalizm psikolojiyi bir yönetim aracı olarak benimsemiş, onu üretim süreçleriyle kurduğu tarihsel ittifakla güçlendirmiştir.
Kapitalizm ve Ana Akım Psikolojinin Tarihsel İttifakı
Psikolojinin günümüzdeki hegemonik konumunu ve siyasal olanı nasıl ikame ettiğini kavramak, onun kapitalist üretim rejimleriyle girdiği o tarihsel evliliğin köklerine, yani sanayileşmenin o soğuk ve hesapçı iklimine dönüp bakmayı zorunlu kılıyor. Taylorizm, üretim sürecini kronometreyle zapturapt altına alarak zamanın ve bedenin mutlak bir sömürgeciliğini inşa etmenin adıydı. Yapılan iş atomlarına ayrılmış, her hareket optimum bir zaman dilimine ve ritme hapsedilmişti. Bu rasyonalist çaba işçinin zanaatkâr bilgisini üretimden tasfiye edip onu uzmanların belirlediği bir operatöre indirgerken elbette sistemin hesaba katmadığı ontolojik bir dirençle karşılaştı: İnsanın kendisiyle. Kronometrenin tıkırtısı altında dahi işçiler kasıtlı yavaşlama ve ilgisizlikle makineleşmeye karşı bir direnç sergiliyordu. Taylorist makinenin bu yazılım eksikliğini gidermek için ise devreye psikoloji girdi, yeni teknoloji buydu. Davranışçılık şemsiyesi altında insanın zihni bir kara kutu olarak devre dışı bırakıldı, yerine ise uyaran-tepki denklemi yerleştirildi. Psikoloji Taylorizm’in makineleştiremediği o “artık” alanı, yani insanın iradesini ölçülebilir, öngörülebilir ve manipüle edilebilir bir veri setine dönüştürerek, üretim bandının ritmine tam uyumlu bir özne tasarımı için gerekli olan psikolojik ayarı yapmış oldu.
Taylorizm’in bedeni atomlarına ayıran mekanik tasarımı Fordizm ile birlikte kapsamlı bir “yaşam tasarımı” projesine evrildi. Henry Ford’un Detroit’teki fabrikaları göçmen işçileri Amerikan sanayisinin ihtiyaç duyduğu emek gücüne dönüştürürken onları belirli bir yaşam biçimine de uyumlandıran ilk kurumsal gözetim aygıtıydı. Tam ücret alabilmek üretimdeki performans kadar İngilizce konuşabilmeye, Amerikan yaşam tarzını benimsemeye ve beklenen çalışma ahlakını içselleştirmeye de bağlanmıştı. Fordizm, üretim bandını işçinin zihnine bir norm olarak nakşederken psikoloji de bu normun dışına çıkan her türlü davranışı, örneğin grevi, itaatsizliği ya da Amerikan yaşam tarzına uyumsuzluğu bir kişilik patolojisi olarak kodladı. Artık işçiler arzularını, ailevi ilişkilerini ve kültürel aidiyetini de verimlilik kriterine göre hizalamak zorundaydı. Psikoloji, Fordist yönetimselliğin elinde sapmayı tespit edip onu tedavi edilmesi gereken bir bireysel sorun olarak tanımlayan bir iktidar mekanizmasına dönüştü. İnsan üretimin ihtiyaçlarına göre biçimlenen; fabrikadan eve, evden gündelik yaşama uzanan kesintisiz bir denetimin öznesi ve aynı zamanda nesnesi hâline geliyordu.
Psikolojinin endüstriyel üretimde üstlendiği işlev kısa sürede savaş alanlarına da taşınmıştı. Yirminci yüzyılın topyekûn savaşları milyonlarca insanın zekâ, yetenek ve kişilik testleriyle sınıflandırıldığı büyük bir laboratuvara dönüştü. Psikometrik ölçümler, askerlerin hangi görevlere uygun olduğunu belirlemek, komuta zincirini daha verimli işletmek ve savaş kapasitesini artırmak amacıyla sistematik biçimde kullanılmaya başlandı. İnsan artık üretim bandında olduğu kadar askerî organizasyon içinde de ölçülebilen, sınıflandırılabilen ve yönetilebilen bir unsur olarak ele alınıyordu. Cepheden dönen askerlerin yaşadığı ruhsal yıkım ise uzun yıllar bireysel bir zayıflık ya da karakter kusuru olarak yorumlandı. Savaş travmasının tarihsel ve toplumsal niteliğinin kabul edilmesi önemli bir kazanımdı belki ama bu bilgi zamanla travmanın nedenlerini anlamaya çalışırken aynı zamanda bireyin yeniden üretime, çalışmaya ve toplumsal düzene nasıl uyarlanacağını araştıran bir yönetim bilgisi olarak da kurumsallaştı. Nitekim savaşın teknik donanımı cephe hatlarını silerek bugün bizzat insanın içine, yani o sürekli denetim altındaki içsel cepheye taşınmadı mı?
Amerikanlaşmış psikolojinin yönlendirmesiyle esnek üretim modelleri ve sermaye, neoliberal yönetimsellik ekseninde bu içsel savaş alanını elbette yeniden düzenledi. Duygularını piyasa dalgalanmalarına göre yöneten ve kendini sürekli güncelleyen yalıtılmış bir “insan sermayesi” formu, tüm bu sürecin sonunda gündelik hayatın merkezine oturdu. Neoliberalizm, çalışma ile yaşam arasındaki sınırları silikleştiren, her anı bir verimlilik hesabına indirgeyen yeni bir duyumsama biçimi tesis etti. Emekçiler kolektif dayanışmanın taşıyıcısı olmaktan çıktı, rekabetçi piyasada hizmet sunan tek kişilik şirketlere dönüştü. Stres, başarısızlık veya anlam yitimi gibi toplumsal ve yapısal krizler, tamamen bireyin kendi hanesine yazılan birer eksiklik olarak kodlandı. Hayatta kalmak uğruna duygularını yöneten, piyasa dalgalanmalarına göre kendini sürekli güncelleyen yalıtılmış bir “insan sermayesi”, varoluşun tek geçerli formuna dönüştü.
Cepheler artık uzak topraklarda değil. Ofis masalarına, fabrikalara ve dijital ekranlara kurulmuş durumda. Sürekli seferberlik hâli bitmedi, sadece mahiyet değiştirdi. Eskiden ordular için geliştirilen o katı disiplin, ölçme ve değerlendirme teknikleri bugün modern öznenin performans, dayanıklılık ve stres yönetimi pratiklerine birer yaşam stratejisi olarak sızdı. Savaşın teknik donanımı artık benliğin fabrikasyonunda kullanılıyor. Kriz, öznenin bizzat kendi varlığını bir savaş alanına dönüştürdüğü o noktada vuku buluyor. Yani siyasal haritalarımızda en arka sıraya ittiğimiz, üzerine en sıkı göz yumduğumuz o kör noktada. Kendi içine gömülen, başkası ve dolayısıyla kendi kurtuluşu için mücadele etme imkânını yitiren bu parçalı öznenin içine hapsolduğu bu sahte iyilik hâlinden nasıl koparılacağı, bugün artık gözümüzü yummadan üzerine düşünmek zorunda olduğumuz en yakıcı siyasal sorulardan biridir. Çünkü bu “içselleşmiş” körlük, bireyi kökten bir değişimi hayal etmekten koparıp, sistemin ona sunduğu o steril ve güvenli geçmiş sığınaklarına doğru iten o derin yabancılaşmanın da kapısını aralamaktadır.
Nostalji, Onay ve Depolitizasyon
Bu sürekli seferberlik hâli toplumun tarihsel hafızasında ve siyasal tahayyülünde de derin yarıklar açıyor. Psikolojik kuşatılmışlık dayanılmaz bir yorgunluk ve yabancılaşma yarattığında özne sistemin dışına çıkıp onu kökten değiştirmek yerine, sistemin ona sunduğu o steril ve güvenli geçmişe, yani nostaljiye sığınarak kendi direncini bizzat kendi elleriyle kırıyor. Nostaljik kaçış evrensel bir semptom olarak Türkiye’de “Eski Türkiye” mitine sığınmaya başlayarak zuhur ediyor. Bu durumu elbette bir nostaljik arayış veya sistemin yarattığı yabancılaşmaya karşı bir tepki olarak okuyabiliriz ancak paradoksal biçimde, tam da sistemin istediği terapötik bir çıkış noktası da sunuyor. İnsanlar çocukluğun o saf ve doğal haline, henüz rekabetin ve kutuplaşmanın parçalamadığı o hayali bütünlüğe özlem duydukça, bugünün toplumsal çelişkilerini yapısal olarak dönüştürme iradesi de zayıflıyor. Toplumsal dönüşüm talebi yerini “o eski samimiyeti” ve hatta “eskinin liderlerini” geri getirme çabasına, yani politik bir çocukluğa dönüş arzusuna bırakıyor.
Oysa bizim geçmişin hayali korunaklarına sığınan bu politik çocukluktan kurtulup bugünün sert ve karmaşık gerçekliğiyle yüzleşecek, tarihin sorumluluğunu üstlenecek bir siyasal yetişkinliğe ihtiyacımız var. “Eski Türkiye” söylemi, sistemi değiştirmesi gereken o yakıcı öfkeyi nostaljik bir kedere ve çoktan miadını doldurmuş eski liderlerin gölgesine sığınan bir pasifliğe kanalize ederken, bizler kendi siyasal sorumluluğumuzu üstlenmedikçe, bizzat inşa edilen bu steril hapishanenin hem mahkûmu hem de gardiyanı olmaya devam edeceğiz.
Siyasal yetişkinlik arayışı bilhassa sokağın hakikati ile dijitalin yanılsaması arasındaki o derin uçurumda düğümleniyor. Sokağa çıkmak, bir bedel ödemeyi göze almak ve kendi adına doğrudan konuşmak radikal bir “yetişkinlik” sınavıdır, meşakkatlidir, süreklilik ister ve sonuçlarıyla yüzleşmeyi gerektirir. Sosyal medyanın sunduğu tepki pratiği ise tıpkı ebeveyninden sürekli onay bekleyen, beğenilme arzusuyla yanıp tutuşan ve kendi varlığını dışsal bir onay mekanizmasına sabitleyen o “bağımlı çocuk” gibi, kendi politik kimliğini başkalarının beğeni ve onayına bağlayan bir çocukluk dışavurumudur. Kişi ekran başında kendi vicdanını rahatlatan bir performansı sergileyip beğenildikçe ihtiyaç duyduğu o psikolojik tatmini alıyor, sokağa çıktığında ihtiyaç duyacağı kolektif irade ise bu onay açlığı içinde buharlaşıp gidiyor.
Eğer bu kuşatmayı yarmak, o nostaljik sığınaklardan ve dijital onay odalarından çıkıp gerçekten siyasal bir zemin kurmak istiyorsak önce bizi bu konforlu “politik çocuklukta” tutan içselleştirilmiş savaşın stratejisini ifşa etmemiz gerekiyor. Bu tehlike bugün sosyalist hareketin kendi içine de sızmış durumda. Örgütlü yapılar, üyelerin birbirini sürekli onayladığı, kimliklerin korunduğu ve “doğru” davranmanın (beğeni toplamanın) ödüllendirildiği birer onay mekanizmasına dönüşme riski taşıyor. Örgütlenmek bizi sürekli teselli eden bir destek grubu olmaktan çıkmalıdır, onun onay arayışını boşa düşüren ve onu kolektif iradenin sert hakikatiyle yüzleştiren bir konumda kalmalıdır. Siyasetin o eski, kolektif ve çatışmacı ruhunu geri kazanmak, psikolojimizi bir iktidar aygıtı olmaktan çıkarıp onu tarihsel bağlamına oturtmakla, partiyi bir terapi odası olmaktan kurtarmakla mümkün. Onay bağımlılığıyla yönetilen benliğimizi, partinin içine sızmış o “politik çocukluk” enkazıyla birlikte tarihe gömmek ve o bitmek bilmeyen beğenilme arzumuzun öldüğü yerde, kolektif iradeyle yeniden doğmak gerekiyor. Ancak o zaman bize uzatılan unla birlikte kralı da kabul etmeye zorlayan tarihsel pazarlığı bozabiliriz. Psikolojinin özgürleştirici imkânı da ancak o zaman, egemenliğin dili olmaktan çıkıp kolektif kurtuluşun dili hâline gelebilir.
[1] Bertolt Brecht, Savaş Kitabeleri, Eulenspiegel Yayınevi, 1977, s. 103. Bu yazıda yer alan Türkçe çeviri yazara aittir. Şiirin özgün Almanca metni şöyledir: “Wir bringen Mehl und einen König, nehmt! Doch wer das Mehl nimmt, muss den König nehmen. Wer sich zum Stiefellecken nicht bequemt, Der mag zum Weiterhungern sich bequemen.”




