Küresel Düzen Nereye? (2): Trump ABD’si Ulusal Güvenlik Stratejisi

İsmet Akça3 Haziran 2026

Bir önceki yazımızda ortaya koyduğumuz çerçevede belirttiğimiz gibi, kapitalist emperyalist sistem içinde ABD’nin hegemonik kapasitesi gerilemekte, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası ilan edilen ABD’nin küresel jandarmalığı altında neoliberal küreselleşmeci pax Americana düzeni can çekişmekte. Çin’in üretim ve ticaret alanlarındaki yükselişi ve meydan okuması, ABD’yi özellikle askeri ve finansal gücünü kullanarak emperyalist sistem içindeki hiyerarşiyi kendi lehine devam edecek şekilde yeniden düzenleme hamlelerine zorluyor. Bu, başkanlar ve yönetimler değişse de ABD devletinin ve kapitalist sınıf blokunun temel yönelimi. Tabii ki, Trump da diğer başkanlar gibi, buna kendi rengini ve üslubunu katıyor. ABD dış politikasını şekillendiren doktrinlerin de başkanların isimleriyle anılması tesadüf değil.

ABD’nin bugün kapitalist-emperyalist düzeni nasıl bir stratejik yönelimle şekillendirmeye çalıştığını anlamak için 2025 sonunda ilan edilen Ulusal Güvenlik Stratejsi [1] raporu çok açık ve ayrıntılı bir harita sunuyor aslında. Trump’ın Venezuela’dan Küba’ya, Grönland’dan Avrupa devletlerine yönelik söylemlerinin ve tabii İran savaşına kadar son dönemdeki eylemlerinin de arka plan çerçevesi bu raporda bulunuyor. Belge, Soğuk Savaş sonrası mutlak galibiyeti ilan edilen liberal küreselleşmeci, serbest ticaretçi, tek kutuplu bir dünyada, ABD’nin dünyanın askeri ve polisi olarak işlev gördüğü çizginin başarısız olduğu açıkça kabul ediyor. En büyük rakibi ve potansiyel yeni hegemonik güç Çin’i durduramadığı; ABD’nin artık “devasa bir askeri, diplomatik, istihbarat ve dış yardım yapısının yanı sıra [içerde] devasa bir refah- düzenleme-idare devleti”ni aynı anda finanse edemediği kabulüyle hareket ediyor. Liberal küreselleşmeciliğin söylemsel olarak öne çıkardığı ulusaşırı ve uluslararası organizasyonların karşısına ulus-devletlerin egemenliğini koyuyor, liberal küreselleşmeci “kurallı uluslararası düzen” anlatısını terk ediyor. Tüm küreyi aktif şekilde düzenleyen bir hegemonya stratejisini terk ederken, yeni stratejisini böyle başka bir gücün de ortaya çıkmasını engelleyecek bir “güç dengesi” olarak tarif ediyor:

Amerika Birleşik Devletleri, hiçbir ülkenin çıkarlarımızı tehdit edecek derecede baskın hale gelmesine izin veremez… Amerika Birleşik Devletleri, kendi adına küresel hakimiyet kurma gibi talihsiz bir kavramı reddettiği için, başkalarının küresel ve bazı durumlarda bölgesel hakimiyet kurmasını da engellemeliyiz. Bu, dünyadaki tüm büyük ve orta güçlerin etkisini sınırlamak için kan ve servet harcamak anlamına gelmez.

Bu doğrultuda tarihsel Monroe doktrinine bir Trump güncellemesi (“Donroe” doktrini de deniyor) temel stratejiyi oluşturuyor. Bu stratejinin ana mantığı, liberal küreselleşmecilikten farklı olarak tüm dünyaya mutlak hakim (tek kutuplu) bir hegemonik düzen yerine, “Batı Yarıküre” olarak tanımladığı kendi çöplüğünde mutlak hakim olup buraya kimseyi sokmamak; diğer bölgeleri de buna uygun bir hiyerarşi içinde yapılandırmak. Slogan olarak bu ikili hat “Önce Amerika” ve en caydırıcı unsur olan “Güçle Barış” tesis etmekte somutlanıyor. ABD’nin ekonomik güvenliğinin sağlanması için hedefler şöyle sıralanıyor: ticaret ilişkilerinin lehe dizaynı (ticaret açıklarını azaltmak, ihracatın önündeki engelleri kaldırmak, kritik tedarik zincirlerine ve malzemelere erişimi güvence altına almak); yeniden sanayileşme (bunun için gümrük vergilerinin ve yeni teknolojilerin stratejik kullanımı); savunma sanayi altyapısının canlandırılması; petrol, doğal gaz, kömür ve nükleer enerji alanlarında enerji üstünlüğünün yeniden tesisi; Amerika’nın finans sektöründeki üstünlüğünü korumak. Askeri güvenlik boyutu ise, “Yük Paylaşımı ve Yük Aktarımı” şiarıyla müttefiklerin “kendi bölgelerinin başlıca sorumluluğunu üstlenme”si ve ortak savunmaya çok daha fazla katkı sağlamaları üzerinden formüle ediliyor. Bunun somut karşılığı da NATO ülkelerinin GSYİH’larının yüzde 5’ini savunmaya ayırmaları baskısı.

Bu stratejik bakış açısıyla belge dünyayı sırasıyla beş hiyerarşik bölge içinde ele alıyor: Batı Yarıküre, Asya, Avrupa, Ortadoğu, Afrika.

Batı Yarıküre, ABD’nin mutlak hakimiyetinde olup, başka hiçbir gücün bu alana girmesine izin verilmeyecek olan bölge. Avrupa’nın ayrı ele alındığı verisiyle bakınca, Batı Yarıküre’nin aslında tüm Amerika kıtası olarak görüldüğünü söyleyebiliriz. Batı Yarıküre’de, ABD’ye yönelik kitlesel göç engellenecek; “hükümetleri uyuşturucu teröristlerine, kartellere ve diğer sınır ötesi suç örgütlerine karşı” işbirliği yapacak (özellikle Orta Amerika ülkelerinin disipline edilme gerekçesi olarak okuyun); dış güçler (bunu özellikle Çin olarak okumak lazım) ticaret, kilit varlıkların ele geçirilmesi, tedarik zincirleri üzerinde kontrol veya askeri konuşlanma ve destek yoluyla hiçbir şekilde bu bölgeye nüfuz edemeyecek.

İkinci bölge Asya, tabii ki başta ana küresel rakip, “düşman” Çin söz konusu. Bölgeye ve Çin’e dair temel tespit şu:

Otuz yılı aşkın süredir Çin hakkında yapılan yanlış Amerikan varsayımları: yani, pazarlarımızı Çin’e açarak, Amerikan şirketlerini Çin’de yatırım yapmaya teşvik ederek ve üretimimizi Çin’e kaydırarak, Çin’in sözde “kurallara dayalı uluslararası düzene” girmesini kolaylaştıracağımız düşüncesi. Bu gerçekleşmedi. Çin zenginleşti ve güçlendi… Olgun ve zengin bir ekonomi ile dünyanın en yoksul ülkelerinden biri arasındaki bir ilişki olarak başlayan bu süreç, günümüzde neredeyse eşit düzeyde iki ülke arasındaki bir ilişkiye dönüşmüştür…

Bu değerlendirme Hint-Pasifik’in ve Çin’in dünya ekonomisindeki ağırlığının kayda değer artışına dair veriler, ABD’nin gümrük vergi politikasına karşı Çin’in tedarik zincirleri üzerinde kontrol ve düşük ve orta gelirli ülkelere ihracatını muazzam artırma yoluyla yanıt vermesi gibi verilerle destekleniyor. Çin’e karşı stratejinin sloganı “Ekonomik Geleceği Kazanın, Askeri Çatışmayı Önleyin”. Liberal küreselleşmenin durduramadığı Çin’in çevrelenmesi, Batı Yarıküre’den tamamen uzak tutulması ve diğer bölgelerden de sürülerek ekonomik olarak kendi içine yönelmesini sağlamak temel hedef. Yani Çin’in üretim fazlasını ihracat yoluyla tüm dünyaya aktardığı ve küresel ticaret dengelerini ABD aleyhine çevirdiği hale son vermek için dışa açılmasını engellemek ve içe dönmesini sağlamak. Bu doğrultuda Avrupa, Japonya, Kore, Avustralya, Kanada, Meksika ve diğer önde gelen ülkeleri, Çin ekonomisini hanehalkı tüketimine doğru döndürmeye itecek ticaret politikaları benimsemeye teşvik etmek ve zorlamak; bunun karşılığında da bu güçleri Çin’den boşalacak pazarlara ihracatla ödüllendirmek hedefleniyor.

Söz konusu Hindistan-Pasifik bölgesinde özellikle deniz ticaretinin açık tutulması, tedarik zincirleri ile kritik malzemelere erişimin sürdürülmesi, diğer yandan da müttefik ekonomilerin rakip gücün egemenliğine girmesi engellenmek isteniyor. Bunun için bölgede Hindistan, Avustralya, Japonya ve ABD arasındaki dörtlü işbirliğini (“Quad”) güçlendirmek üzere Hindistan ile ticari (ve diğer) ilişkileri geliştirme hedefi konuyor.

ABD’nin yeni emperyalist stratejisinde belki de en yeni gelişme üçüncü sırada ele alınan Avrupa’ya dair. Trump’ın son dönemde Avrupa’ya ve Almanya, Fransa gibi lider Avrupa ülkelerine yönelik hakaret ve aşağılama da içeren söylemlerinin arkasındaki daha soğukkanlı değerlendirme, Avrupa’nın ekonomik ve askeri olarak muazzam bir gerileme içinde olduğu tespitine dayanıyor. Buna göre küresel GSYH içinde payı 1990’da % 25 iken şimdi 14’e gerilemiş olan Avrupa ekonomik durgunluk, yeterli askeri harcama yapmamak ve medeniyet kaybı üzerinden ele alınıyor. “Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri için stratejik ve kültürel açıdan hayati önemini korumaktadır.” Ancak, Avrupa’nın askeri harcamalarını arttırıp güvenlik altyapısını geliştirerek sorumluluk üstlenmesi; tercihen aşırı sağ iktidarlarca Avrupa’nın medeniyetine olan özgüvenini ve Batı kimliğini yeniden tesis etmesi isteniyor. Ve tabii Çin’e karşı jeoekonomik savaşta ABD ile aynı çizgide durması isteniyor. Ukrayna-Rusya savaşına son verilmesi, Rusya’yı Çin’e doğru itmeyecek şekilde Avrupa-Rusya arasında yeniden bir istikrarın tesisi öncelikli hedeflerden.

Enerji kaynaklarının çeşitlenmesi ve ABD’nin net enerji ihracatçısı haline gelmesi sonrasında artık o kadar da önemli bulunmayan Ortadoğu bölgesine 2 sayfadan az yer ayrılmış. Slogan “Yükleri Paylaş, Barışı İnşa Et”. Ana amaçlar, düşmanca bir gücün Orta Doğu’yu, bölgenin petrol ve doğalgaz kaynaklarını ve bunların geçtiği stratejik geçitleri kontrol altına almasını önlemek (Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’in açık kalması); “terör” güçlerinin hüküm sürmemesi; tabii ki İsrail’in güvenliğinin sağlanması (Abraham anlaşmalarını daha fazla Müslüman ülkeye yaymak dahil). Bölge, petrol ve gazın çok ötesindeki sektörlerde— nükleer enerji, yapay zeka ve savunma teknolojileri dahil—giderek daha fazla uluslararası yatırımın yapılacağı yer olarak tasarlanıyor. Tüm bunları ise “sonsuz savaşlardan” kaçınarak yapmak istiyor ABD. Yani ABD, uzun zamandır angaje olduğu bölgeden çekilme stratejik yönelimini devam ettiriyor. Çekilirken de bölgesel güce sahip devletlerin (İsrail, Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Türkiye…), İran’ın etkisizleştirilip Çin’in önünün kesildiği bir istikrar ortamında, istikrarlı bir rekabet içinde vekil güçler olarak iş görmesini istiyor.

Belgede, bölgenin başlıca istikrarsızlık kaynağı olarak görülen İran’ın, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail’in gerçekleştirdiği operasyonlar ve Trump’ın Haziran 2025’te başlattığı “Gece Yarısı Çekici” Operasyonu sonucunda büyük ölçüde zayıflatıldığı iddia edilse de mevcut durumun böyle olmadığı ve İran’a yönelik emperyalist saldırının bölgesel bir savaşa doğru yöneldiği aşikâr.

Bölgeye dair önemli vurgulardan biri de “Esnek Gerçekçilik” yaklaşımı altında, bölgedeki ülkelere dışarıdan reform dayatmamak, “liderlerini ve uluslarını oldukları gibi kabul etmek”: “bu ülkelerin geleneklerinden ve tarihlerinden büyük ölçüde farklı olan demokratik ya da diğer sosyal değişimleri onlara dayatmıyoruz.” Özcesi, daha önce, en azından bazı ülkeler için, er ya da geç demokratik reformla dönüşsün ve Batı gibi olsun beklentisinin yerini zaten demokrasi bu topraklara yabancı, zorlamaya gerek yok diyen bir bakış almış.

Belgede yarım sayfa yer verilen Afrika ise hem emperyalist büyük devletlerin hem alt emperyalist orta boy güçlerin sömürü için rekabet sahası olarak bırakılmış. ABD, Afrika ile olan ilişkisini yardım odaklı bir yapıdan başta enerji ve kritik madenler sektörleri olmak üzere ticaret ve yatırım odaklı bir yapıya dönüştürmeyi ve pazarlarını ABD mal ve hizmetlerine açacak güvenilir devletlerle ortaklıkları hedefliyor.

Trump yönetiminin hegemonya projesi arayışı, içeride sanayileşme ve ona dayalı istihdam artışına, dış ticarette gümrük vergileri yoluyla korumacılığa, jeoekonomik-jeopolitik düzlemde zor kullanarak ABD ekonomik hakimiyetini yeniden tesis etmeye, iç politikada ırkçı-beyaz üstünlükçü-göçmen karşıtı yeni faşist ideoloji aracılığıyla toplumsal-siyasal kontrolü sağlama arayışına dayanıyor. Bu strateji “finansallaşmış ve küreselci sermaye fraksiyonlarının ağırlıkta olduğu önceki tarihsel bloktan farklı olarak, sanayi, fosil enerji, savunma ve teknoloji sermayesini merkeze alan”, buna tabii ki finans sermayesini, ilaç sektörü sermayesini ve gayrımenkul-inşaat sermayesini de eklemleyen yeni bir kapitalist sınıf blokuna dayanıyor. [2] Ulusal Güvenlik Strateji belgesini böylesi bir hegemonik bloğun ve projenin küresel alandaki programı olarak görmek gerekiyor.

Ulusal Güvenlik Belgesi’nde çizilen stratejik yönelimin sahadaki ilk karşılığı Venezuela’ya yönelik askeri operasyon oldu. Rejimin içinden müttefikler devşirerek ve Maduro’yu yakalayıp “yargılanmak” üzere ABD’ye getirerek Venezuela üzerinde tahakkümünü kurdu. Bu noktada, ABD, belki de yine kendisi için kolay zafer olacağını düşündüğü Küba sıradayken, görünen o ki İsrail-Netenyahu’nun bastırmasıyla ve hızlı sonuç alınacağına ikna etmesiyle daha erken İran’a yöneldi. İran’da rejimin en tepe kilit isimlerinin öldürülmesi ve ağır bir bombardıman ve füze saldırısıyla zaten var olan toplumsal muhalefeti hareketlendirmek ve bir rejim değişikliğine gitmek planları pek de tutmadı. Öncelikle emperyalist saldırı rejim lehine geçici de olsa bir toplumsal konsolidasyon sağladı. İkincisi İran’ın askeri direncinin yüksek çıkması ve Hürmüz boğazını kapatarak küresel bir enerji krizini tetiklemesi ve petrodolar egemenliğine saldırması şeklindeki hamleleri savaşın uzaması ve bölgeye yayılması sonucunu doğurdu. İran savaşının uzaması, ABD’nin güvenlik hizmeti karşılığında müttefik kıldığı Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan başta olmak üzere bir dizi devlet gözünde, ABD’nin eriyen hegemonik gücünün daha da altını oyan bir sonuç yarattı. Rusya-Ukrayna savaşının üzerine İran savaşıyla enerji tedarik krizi derinleşen Avrupa devletlerinin ve dahi İngiltere’nin Trump’ın sert çağrılarına rağmen İran savaşına dahil olmamaları da küresel mahallenin abisi ABD-Trump’ın karizmasını çizdi. Buna, İran savaşının ABD kamuoyunda da destek bulmamasını ve seçim kampanyalarında dışarıda askeri çatışmalara dahil olmama ve ülke kaynaklarını iç sorunlara yönlendirme sözü veren Trump’ın görev onayının ciddi düşmesini de eklemek lazım.

ABD hegemonyasının gerilemesini durdurmak üzere emperyalist hiyerarşiyi bu yeniden düzenleme stratejisi, öyle kağıt üzerinde kurulduğu gibi gerçekleşmiyor tabii ki. Küresel ve bölgesel devletlerarası jeoekonomik ve jeopolitik rekabet ve çatışmalar, ki tam da hegemonik merkezin çözüldüğü bir tarihsel bağlamda, muazzam artmış durumdalar, bu planları hızla alt üst edebiliyor. Ülkelerin içindeki başta sınıfsal olmak üzere sosyo-politik güç ilişkileri de ha keza emperyalist politikaların işleyişini etkileyen faktörlerden. Ancak şu bir gerçek ki ABD, emperyalist sistem içi hiyerarşiyi kendi lehine yeniden dizayn etmek için askeri ve finansal gücünü sonuna kadar kullanmakta. ABD’nin bu yeni stratejik yönelimi hem diğer emperyalist güçlerin hem de Türkiye gibi çeşitli alt-emperyal yönelimleri olan devletlerin yeni ittifak ve manevra alanlarına hamlelerini de beraberinde getiriyor. Türkiye’de de Erdoğan’ın başkanlığında vücut bulan Sermaye-Saray rejiminin geleceği ciddi oranda emperyalist devletlerle olan ilişki ve alt-emperyalist devletler arası rekabet ortamında şekilleniyor. Bu dinamiği hesaba katmayan her analiz Türkiye’deki siyasal güç ilişkilerinin analizinde ve siyaset geliştirmede ciddi eksikliklerle maluldür.

 

Kaynaklar:
[1] National Security Strategy of the United States of America, Kasım 2025, https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf.
[2]  Ümit Akçay, “Trump Doktrini: Küreselleşmenin krizi ve yeni Amerikan stratejisi” https://www.evrensel.net/yazi/98275/trump-doktrini-kuresellesmenin-krizi-ve-yeni-amerikan-stratejisi, 14 Aralık 2025; Mustafa Bayram Mısır, “Trump Doktrini nedir? ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi üzerine”, https://praksisguncel.org/trump-doktrini-nedir-abd-ulusal-guvenlik-stratejisi-belgesi-uzerine/, 07 Aralık 2025.

 

Küresel Düzen Nereye? (2): Trump ABD’si Ulusal Güvenlik Stratejisi
0:00 / 0:00