Yiğidim Aslanım’dan Baba Ocağı’na: CHP’nin İçi Neyi Gösteriyor

Cem Oto31 Mayıs 2026

Özgür Özel’in mutlak butlan kararı sonrasında CHP Genel Merkezi’nde düzenlediği mitinglerden geriye en çok meydanda hissedilen eğretilik kaldı. Kelimenin iki anlamıyla da. Yani hem geçicilik manasında eğretilikle hem de ödünç alma, emanet gibi durma haliyle bir eğretilikten bahsetmek mümkün duruyor. Bu ifade siyasal anın ağırlığı ile mitingin ürettiği politik duygu arasındaki açıklığı göstermek için önemli.

19 Mart Saraçhane’sinde hissedilen öfke, kararlılık, şaşkınlıkla karışık cesaret ve halkın kendisini doğrudan siyasal sahnenin parçası olarak hissettiği atmosfer, CHP Genel Merkezi önünde yerini daha düşük yoğunluklu, daha tutuk, daha yılgın beklemeye ve izlemeye dayalı bir duyguya terk etmişti. Elbette alanda bir öfke de vardı; ama bu öfkeye siyasal biçim verecek, onu bir sonraki güne taşıyacak, “Ne yapacağız?” sorusuna yanıt üretecek bir hat yoktu. Sanki insanlar bir şey yapmak için değil, yapılacak şeyin ne olduğunun kendilerine söylenmesini beklemek için oraya çağrılmıştı. Zira kendilerine söylenen şey de ne yapılacağı değil, eski genel başkanlardan tutun da il ve ilçe yöneticilerine değin kimlerin orada hazır bulunduğu oldu. Bu mantık, halkın doğrudan eylem kapasitesini açığa çıkarmak yerine onu parti kurumunun tarihsel hafızası, protokolü, sadakati ve seçim takvimi içinde tutulma tercihinin doğrudan bir sonucu. Saraçhane’de kitle, rejimin saldırısı karşısında kendisini bir anlığına siyasal özne olarak duyumsamıştı; CHP Genel Merkezi’nde ise aynı kitle, daha çok parti kurumunun uğradığı haksızlığa şahit yazılmak için bekletilen bir topluluğa dönüştü.

Mitingde Özel’in ısrarla “baba ocağı” vurgusu yapması, “en sağından en soluna” bütün muhalefet partilerinin CHP’ye destek verdiğini yinelemesi, Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin birinci parti oluşuna yaslanarak sandığı işaret etmesi ve artık neredeyse politik bir sembol olmaktan çıkıp sosyal medya parodilerinin malzemesine dönüşmüş “Yiğidim Aslanım” şarkısını kitleye söyletmesi bu tutukluğun simgesel yoğunlaşma noktalarıydı. CHP’nin resmi aktarımında da Özel’in konuşması “baba ocağına sahip çıkmak”, “direnişteyiz”, “gerekirse hayatı durduracağız”, “en sağından en soluna kadar” mücadele edenleri kucaklama ve “meydanları terk etmeme” vurgularıyla sunuldu. Fakat en sert görünen sözlerin varlığının, eylem hattının açıklığı anlamına gelmediğini bir kere daha görmüş olduk. Böylece örgütlenmiş bir direniş planının yokluğunda, sözlerin kendi ağırlığını taşıyamamasının hayal kırıklığı alana hâkim oldu.

Alandaki en coşkulu sloganın “Hain Kemal” olması kadar en umutlu anın Türkiye İşçi Partisi kortejinin yoğun bir kalabalıkla alana girdiğinin ve Genel Başkan Erkan Baş’ın orada bulunduğunun anons edilmesiyle yaşanması da bu nedenle tesadüf değildi. Kitle, CHP yönetiminin kurumsal dili içinde kendisine verilmemiş olan politik açıklığı başka bir yerde arıyordu zira. Bu arayış, sosyal medyada sıkça görüldüğü gibi “CHP’liler TİP’e geçsin” kolaycılığıyla ya da herhangi bir transfer mantığıyla açıklanamaz. CHP tabanının bir bölümü, kendi partisinin söyleyemediği şeyi söyleyen, adını koyan, mahkeme kararını ve Saray müdahalesini daha doğrudan karşılayan bir siyasal sese kulak kabartmaktadır: CHP’nin bir şekilde hala temsil edebildiği ama artık kendi kurumsal diliyle yönlendirmekte zorlandığı bir halk öfkesi.

Kılıçdaroğlu Nereye Oturuyor?

Bu yazının temel derdi, Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konumunu hainlik, haysiyetsizlik, koltuk hırsı ve türevi bilumum bireysel patoloji ya da ahlaki çöküş kategorilerinden çıkarıp siyasal bir hatta yerleştirmeyi denemek olacak. Bu tür sıfatlar pek de altı dolu bir halde meydanların öfkesini ifade edebilir ancak yine de açıklanması gereken yapısal sorunu bir kişinin karakterine havale ederek bizi rahatlatmasıyla yetinmek hata olur. Bugünkü Kılıçdaroğlu, daha ziyade, CHP’nin düzen muhalefeti olarak uzun süredir taşıdığı bazı açmazların kriz anında yoğunlaşmış biçimidir. Meselenin bu boyutunu değerlendirmek için, CHP’nin düzen muhalefeti olarak sınırları, 31 Mart zaferinin yumuşama çağrılarıyla nasıl sahipsiz bırakıldığı ve 19 Mart sonrasında halksız muhalefetin neden iflas ettiği konusunda daha önce işaret edilmiş bir siyasal hattı takip etme imkanımız var.

Cenk Saraçoğlu’nun “Türkiye’yi Kim Yönetiyor?”[i] yazısı bu güzergâhın en genel çerçevesini veriyor. Türkiye’de bir yanda Meclis’i işlevsizleştiren, yargıyı istediği gibi yönlendiren, zor aygıtlarını kendi iktidarını korumak için seferber eden Saray merkezli bir otoritenin; diğer yanda ise seçimlere giren, belediyeler aracılığıyla geniş nüfusları yöneten, üstelik sert muhalif söylemler kullanabilen düzen içi bir muhalefetin aynı anda var olması durumunu yalnızca “rekabetçi otoriterlik” diye adlandırmak yetmez; çünkü bu kavram, muhalefetin düzenin yeniden üretimindeki rolünü artık yeterince açıklamıyor. Cenk Saraçoğlu’nun burayı ilk elden ilgilendiren katkısı, düzen muhalefetinin de toplumun yönetimine katıldığını göstermesidir. AKP-MHP iktidarı ile halk arasındaki mesafe açıldıkça, sermaye düzeninin ihtiyaç duyduğu rıza üretme işlevi düzen içi muhalefet aktörleri açısından daha hayati hale gelir.

Saraçoğlu’na göre CHP, güçlü bir sosyalist öznenin yokluğunda toplumdaki eşitlikçi, özgürlükçü ve sola açık talepleri seçimler vasıtasıyla düzen içine yerleştirebilmiş; bu talepleri hem soğurmuş hem de onların bütünüyle kriminalize edilmesini engelleyen bir meşruiyet alanı açmıştı. Bugünkü kriz, bu çift işlevin bozulduğu eşiğe de işaret ediyor. CHP hâlâ saldırı altında ama saldırı altında olması, onun halktaki öfkeyi fiili mücadeleye dönüştüren bir araç haline gelmesini otomatik olarak sağlamıyor. Asıl önemli olan, 31 Mart 2024 seçimleri Saray iktidarının çöküşünü tetikleyebilecek ekonomik, siyasal ve ideolojik çoklu kriz dinamiklerinden mürekkep çatlakların hangi hatlar üzerinden derinleşebileceğini göstermesiydi.[ii] Farklı bir ifadeyle, 31 Mart, CHP’nin birinci parti olduğu bir seçim başarısının ötesinde; halkın yoksullaşmaya, keyfiliğe, tek adam rejimine, geleceksizliğe ve adaletsizliğe dönük birikmiş tepkisinin ifadesiydi. CHP bu zaferden bir halk hareketi, bir kamucu mücadele hattı ya da Saray’ı sıkıştıracak sürekli bir örgütlenme zemini çıkarmamayı tercih etti. Tam tersine, “normalleşme” ve sandık merkezli bir özgüvenle, halkın bugünkü eylem kapasitesini gelecekteki seçim başarısına erteleyen bir hat izledi ve bugün de o hat üzerinde sıkışmış durumda.

Benzer şekilde CHP’nin bugünkü tutukluğu da halk egemenliğine sınırlı da olsa alan açan temsiliyetten çok, halkın doğrudan eylem kapasitesini kendi kurumsal sınırları içinde tutan bir tampon işlevini öne çıkarıyor. Bu sebeple Kılıçdaroğlu’nun konumu siyasal anlamını yalnızca eski genel başkanlığında değil; CHP’nin düzen içi temsil mekanizmasının kriz anında nasıl bir kurumsal bekçilik refleksine dönebildiğinde buluyor. Zira mücadele programına dönüşmeyen birikim bugün mahkeme, kurultay, eski genel başkan, protokol ve sandık bekleyişi içinde yeniden denetlenmeye çalışılıyor.

CHP ve Denetleyicilik Mirası

Buradan itibaren Kılıçdaroğlu’nu salt ihanet eden kişi yerine denetleyici düzen muhalefetinin taşıyıcısı olarak düşünmeyi deneyeceğiz. Bu kavramı açmak için Levent Cantek’in “Cumhuriyetin Büluğ Çağı”[iii] kitabı verimli bir imkân sunuyor. Cantek’in çalışması, 1945-1950 dönemini yalnızca çok partili hayata geçişin klasik siyasal tarihi olarak değil, gündelik yaşam, kültür, gençlik, sinema, moda, ahlak ve şehir hayatı üzerinden okur. Onun için gündelik yaşam siyaset dışı bir alan değildir; aksine değerlerin yaygınlaştırıldığı, meşruluk kazanmaya çalıştığı, farklı sınıf ve konumlardaki insanların bu değerleri kabul ya da reddettiği bir mücadele alanıdır. Bu yaklaşım, mitingdeki şarkıyı, “baba ocağı” vurgusunu, protokol sayımını, sandık çağrısını ve Atatürk imasını tali ayrıntılar olmaktan çıkarır. Bunlar, CHP’nin kriz anında halkı nasıl bir öznellik konumuna çağırdığını gösteren ideolojik ve köklü pratiklerdir.

Cantek’in “denetleyici kuşak” tartışması burada özellikle önemli. Cantek, dönemin siyasal-kültürel çatışmalarında “denetleyen/denetleyici” ve “yükselen” iki ayrı kuşağın varlığından söz ediyor. Bu kuşakları birbirinden ayıran temel ölçüt, Kurtuluş Savaşı ve rejimin inşasında bulunmuş olmaktır. Denetleyici kuşak meşruiyetini savaşta ve Cumhuriyet’in kuruluşunda etkin birer aktör olmasından alır ama bu kuşak doğrudan kurucu kadro değildir. Fakat kurucu momentin mirasını denetim, gözetim ve terbiye hakkına dönüştürmesiyle kendine bir meşruiyet üretir. Yeni olanı kuşkuyla karşılar; gençliği, popüler kültürü, modernleşmenin aşırı görülen biçimlerini, gündelik hayatın kontrolden çıkan yönlerini ahlaki ve kültürel bir kaygıyla izler.  Bu ayrım bugüne mekanik biçimde taşınamaz elbette. 1940lı yılların denetleyici kuşağı ile bugünkü CHP kurumsallığı aynı tarihsel bağlamda da değildir. Burada analoji yapılırken tarih düzleştirilmemeli ancak yine de Cantek’in çerçevesi, CHP’de kurucu mirasın nasıl bir kurumsal bekçilik hakkına dönüştüğünü anlamak için işlevseldir.

Kurucu irade tarihsel bir atılımı temsil ederken, denetleyici akıl bu atılımın mirasını koruma gerekçesiyle bugünün siyasal kapasitesini sınırlar. Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konumu bu açıdan okunabilir belki. O, kurucu kadronun devamı değil; ama kurucu mirası halk egemenliğindense kurumsal sürekliliğe bağlayan denetleyici siyasal geleneğin taşıyıcısıdır. Kendi tutumunu da bu sebeple muhtemelen ihanettense; partiyi koruma, sükûneti sağlama, usulü işletme, kurumun dağılmasını önleme ve CHP’nin tarihsel sürekliliğini temsil etme olarak görüp geceleri yastığa başını rahat koyuyor.

Kılıçdaroğlu’nun rasyoneli bu nedenle şöyle formüle edilebilir: Parti, halkın mücadele aracı olmaktan önce korunması gereken tarihsel-kurumsal bir emanettir; halkın öfkesi yönetilmelidir; kriz, sokakla ve fiili mücadeleyle değil, usulle, mahkemeyle, parti içi dengeyle ve sükûnetle ele alınmalıdır. Bu rasyonel, bireysel patolojidense CHP’nin denetleyici düzen muhalefeti aklıdır. Kılıçdaroğlu bu aklın bugün en görünür, en rahatsız edici ve en krizli kişileşmesidir.

Özel’in “baba ocağı” vurgusu ve “Yiğidim Aslanım Burada Yatıyor” şarkısındaki Atatürk iması da bu denetleyici aklın duygusal rejimine sanıldığından daha fazla su taşıyor. Cantek’in “babanın yokluğu” tartışması burada doğrudan kullanılabilir. Keza, bugünkü CHP mitinglerinde de “baba ocağı” metaforu partiyi siyasal mücadele aracından çok aile evi olarak kuruyor. “Yiğidim Aslanım” şarkısındaki Atatürk iması ise bu evin kurucu babasının yokluğunu çağırıyor. Böylece halk rejime karşı kendi siyasal kudretini kuracak bir özne olarak değil, ocağa sahip çıkan evlat rolüyle yetindiği ölçüde muteber sayılıyor. Mücadele sadakate, siyaset aile terbiyesine, eylem yas repertuarına dönüştüğü vakit mitinglerin karikatürleşmesi tesadüf değildir. Nitekim bir sembol sürekli tekrarlandığı halde somut bir mücadele hattıyla birleşmiyorsa, vasat ve bir noktadan sonra duygu üretmekten aciz kof bir ritüele dönüşür. Her kriz anında aynı şarkının çalması, aynı tarihsel emanet duygusunun sahneye sürülmesi ama kitleye “yarın ne yapacağız?” sorusunun yanıtının verilmemesi, siyasal çaresizliğin fon müziğinden öteye nasıl gitsin?[iv]

Bu minvalde “hain Kemal” sloganı anlaşılır ama yetersizdir. Anlaşılırdır; çünkü kitle, Saray müdahalesinin açtığı hatta Kılıçdaroğlu’nun yer alışını ihanet duygusuyla algılıyor. Yetersizdir; çünkü bu duygu, onu ilk elden mümkün kılan siyasal aklı açıklamıyor. Eğer mesele yalnızca Kılıçdaroğlu’nun karakteriyle sınırlanırsa, CHP’nin kurumsal yapısında bulunan denetleyici mantık yani bugün gerçekten tartışılması gereken meseleler görünmezleşebilir.

Sosyalistler ve CHP Meselesi

Buradan sosyalist siyaset açısından çıkarılacak sonuç, CHP’ye yönelik saldırı karşısında sessiz kalmak değil elbette. Hatta tam tersine, CHP’ye yönelik yargı müdahalesine karşı çıkmak zorunludur; çünkü bu müdahale, siyasal alanın Saray tarafından yeniden kapatılması anlamına gelir. Ama CHP’ye yönelik saldırıya karşı çıkmak, CHP’nin bu saldırıya verdiği yanıtı sahiplenmek de demek değil. CHP’nin baba ocağına, kurucu baba imgesine, protokole, sandık bekleyişine ve belirsiz direniş sözlerine dayalı hattı halkın eylem kapasitesini büyütmemekte; onu askıya almaktadır. Sosyalist pozisyon bu ikiliği aynı anda söyleyebilmesiyle öne çıkıyor. Her taraf nezdinde CHP’ye sahip çıkma gibi saçma bir cendereye sıkıştırılmadan halkın siyaset yapma hakkına ve örgütlü muhalefet alanlarının açılmasına hizmet etmekle halihazırda yeterince net ve yoğun.

CHP; kurucu miras söylemine yaslanan, halk enerjisini denetleyen, siyasal mücadeleyi kurumsal usule çeken ve düzen sınırlarını koruyan aklın adı olma iddiasında kaldığı sürece Saray’a karşı mücadeleyi sürekli erteleyecek, yumuşatacak ve sandığa bağlamaya devam edecek. Sonuçta halkın bugünkü siyasal kudreti, gelecekteki seçim gününe havale edilip ertelenecek. Oysa bugün Türkyie’de sandık, mücadelenin tescili olmak yerine mücadelenin ikamesi haline gelme lüksüne sahip değildir.

Bu, CHP’nin de Kılıçdaroğlu ve Özel’in de ötesinde, Türkiye’de halk muhalefetinin hangi biçim altında siyaset yapacağına dair bir krizdir. Ya halkın öfkesi düzen muhalefetinin denetleyici kurumları içinde bekletilecek, yası tutturulacak, protokolleştirilecek ve sandığa ertelenecek; ya da bu öfke sınıfsal, kamucu, laik, özgürlükçü ve örgütlü bir hatta kendi araçlarını yaratacaktır. Sosyalist siyasetin görevi CHP’nin uğradığı saldırıyı reddederken CHP’nin denetleyici düzen muhalefetine teslim olmadan bu ikinci yolu kurmaktır.

 

[i] Cenk Saraçoğlu, 2024, Türkiye’yi Kim Yönetiyor: Düzen Muhalefeti Üzerine Düşünceler. https://www.ayrim.org/dosya/turkiyeyi-kim-yonetiyor-duzen-muhalefeti-uzerine-dusunceler/
[ii] Can Soyer, 2024, Yaralı İktidar, Tutuk Muhalefet, Sahipsiz Zafer: Ayrımların Bağrında Yıkıcı İmkanlar, https://www.ayrim.org/dosya/yarali-iktidar-tutuk-muhalefet-sahipsiz-zafer-ayrimlarin-bagrinda-yikici-imkanlar/
[iii] Levent Cantek, 2013, Cumhuriyet’in Büluğ Çağı:Gündelik Yaşama Dair Tartışmalar (1945-1950). İstanbul: İletişim, s.26
[iv] Buraya küçük bir uyarı da gerekli. Demet Dinler’in “Türkiye’de Güçlü Devlet Geleneği Tezinin Eleştirisi” (2003, Praksis, 9, s.17-54) makalesinde ortaya koyduğu argümanlar bize önemli bir teorik fren sağlamalı. Çünkü bu tartışmayı kolayca “CHP’nin devletçi kodları”, “Türkiye’de güçlü devlet geleneği”, “toplumun zayıflığı” gibi fazla genel ve fazla rahat liberal açıklamalara yaslamak mümkündür. Dinler’e göre (2003; s.18) Türkiye’de siyasal, ekonomik ve toplumsal sorunları Osmanlı’dan miras kalan güçlü devlet geleneğine atfetmek yaygın bir yoldur ve bu bakışa göre baskıcı devlet tepeden reformlar yapmış, toplum kendi taleplerini ifade edememiş, devlet/toplum ikiliği Türkiye tarihini açıklayan temel çerçeve haline gelmiştir. Dinler, bu düşünme biçiminin Türkiye tarihi çalışmalarında hegemonik hale geldiğini ve alternatif düşünme biçimlerinin önünü tıkadığını belirtir. Bu uyarı Kılıçdaroğlu’nu teorileştirmek için belirleyicidir. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun bugünkü konumunu “devlet aklı”na, “güçlü devlet geleneği”ne ya da “toplumdan kopuk bürokrasi”ye indirgersek, CHP’yi Saray karşısındaki saf toplum gibi kurma riskine düşeriz. Oysa CHP saf toplum değildir. CHP, halktaki hoşnutsuzluğu düzen sınırları içinde temsil eden, yöneten, soğuran ve kimi zaman ona meşruiyet sağlayan siyasal bir dolayımdır. Kılıçdaroğlu da devlet aklının topluma dışarıdan dayattığı bir figürdense; düzen muhalefetinin halkçı potansiyelini denetleyen, siyasal mücadeleyi kurumsal prosedüre çeken, sermaye düzeniyle uyumlu sınırları koruyan işlevinin kriz anındaki görünür biçimidir.

 

Yiğidim Aslanım’dan Baba Ocağı’na: CHP’nin İçi Neyi Gösteriyor
0:00 / 0:00