Saray’ın Sipariş Listesi: Bir Miktar Ucuz İşgücü, Biraz Bedava Bakım Emeği, Bolca Ataerkil Disiplin

1 Mayıs’ta sokaklarda yükselttiğimiz eşitlik ve özgürlük taleplerimizin daha yankıları dinmemişken; 2 Mayıs 2026 gecesi Resmi Gazete’de yayınlanan “Aile ve Nüfus On Yılı” isimli Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile günün ilk dakikalarına başladık (1). Genelgenin ne demek istediğini tartışmaya başlamadan önce aileyi oluşturan bireylerle ilgili bazı rakamlarla hafızamızı tazelememizin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu rakamları cebimize koyup genelgeyi irdelemek daha adil olacaktır.

“Aile Yılı” ilan ettikleri 2025 yılından, Mayıs 2026’ya kadar 400 kadın öldürülmüş, 404 şüpheli ölüm kayıtlara geçmiştir. Bu ölümlerin yüzde 61’i, birazdan Saray Rejimi için ne ifade ettiğini irdeleyeceğimiz “aile kurumu” içerisinde, ya evli olduğu erkek tarafından ya da yakın akrabalar tarafından gerçekleştirilmiştir (2).

Aynı 16 ayda çocukların durumuna bakarsak, 112 çocuğun iş cinayetinde hayatını kaybettiğini görüyoruz. Bu çocuk ölümlerinin 21’i devletin bizzat denetlediği eğitim protokolü ile sermayenin hizmetine sunduğu MESEM öğrencilerinden oluşuyor (3). Okullardaki şiddet olaylarının artışını; yakın dönemde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta gerçekleşen okul saldırılarını da buraya not etmek isterim.

2025 yılı NEET (Ne Eğitimde Ne İstihdamda) verisine bakacak olursak, Türkiye’de 15-24 yaş aralığındaki gençlerin yüzde 26,3’ü yani yaklaşık her dört gençten biri haysiyetli bir gelecekten mahrum bırakılmış, “ev genci” olarak nitelendirilmektedir (4).

Biliyorum çok fazla rakamdan bahsettim ama son olarak; 2025 yılı sonu itibariyle gıda enflasyonu yüzde 75, hissedilen yüzde 120 üzerindedir. 2026 yılında özel kreşlerin aylık ödemeleri asgari ücretin yaklaşık 1,5 katı seviyesine ulaşmış; açlık ve yoksulluk sınırı ise asgari ücreti çoktan geride bırakmış durumdadır (5)(6).

Sermayenin Şaşalı Masası: Müdavimlerin On Yıllık Siparişinin Anatomisi

“Aile ve Nüfus On Yılı” genelgesinin girişine baktığımızda doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilemesinden ötürü bir eylem planı sunulduğunu görüyoruz. Bu “varoluşsal tehdide” karşı seferberlik çağrısı yapan ve “milli ödev”lerimizin sıralandığı genelgede, düşen doğum oranını artırmak için çok çocuklu ailenin desteklenmesi için yapılacak sosyoekonomik politikalar sıralanıyor. Gençleri evliliğe yönlendirmeyi amaçlayan teşviklerden, paketlerden bahsediliyor. Ailenin korunması için “zararlı akımlar” ve “cinsiyetsizleştirme”ye yönelik unsurlarla mücadele planını açıklıyor. Tüm yasal düzenlemelerin aile ve evlilik kurumunun toplumsal itibarının artırılması adına yapılacağını anlatıyor. “Milli Aile Haftası” gibi kurumsal kampanya ilanı ile de genelge son buluyor.

Genelgeyi ilk okuduğumuzda yaşam tarzı müdahalesi olarak okumak haklı bir refleks. Ancak girişte kısa bir özetini verdiğim mevcut gerçeklikle birlikte detaylara baktığımızda rejimin ve sermayenin asıl ihtiyacı gözler önüne seriliyor. Yıllardır yerine getirilmeyen temel kamusal sorumluluklar, ailevi ödevlerle takas edilerek sermayenin gelecek on yılı garanti altına alınmaya çalışılıyor.

Siparişin ilk hedefi çok açık: kadınlar. Zaten ilk başta kadını yalnızca anne olarak kodluyor. Genelgede doğurganlık hızının düşüklüğü bir ulusun gelecek kaygısı olarak ifade ediliyor. Ancak derinleşen yoksulluğu, güvencesizliği ve insanca yaşamanın mümkün olmadığı bu gerçekliği merkeze aldığımızda, ortada bir “ulusun yok oluşu” yerine köşeye sıkışmış bir düzen görüyoruz. Çok çocuklu aile teşviği, yaşamı iyileştirmeye dönük bir adım olmaktan çok patronların çarkının dönmesi için ihtiyaç duyulan emek gücünün bugünden planlanmasıdır. Bu nedenle genelge geleceğin işgücüne verilmiş bir sipariş belgesi gibi okunmalıdır.

Bu siparişin nasıl karşılanacağı ise genelgenin geri kalanında açıkça kuruluyor. “Cinsiyetsizleştirme akımlarıyla mücadele” ve “dijital aile kalkanı” gibi ifadeler ilk bakışta kültürel bir tartışma gibi görünse de aslında çok daha somut bir ihtiyaca karşılık geliyor: Mevcut toplumsal cinsiyet rollerinin sabit tutulması. Çünkü bu rollerin esnetilmesi ev içindeki iş bölümünü tartışmaya açmak demektir. Yemek, temizlik ve çocuk bakımının “kadının doğası” olarak sunulması sürdürülemez hale gelir. Tam da bu yüzden genelge bu rolleri koruyan bir dil kuruyor ve bu yaklaşımın dışına çıkabilecek ihtimalleri sınırlandıracak bir denetim mekanizması tarif ediyor. Bu çerçeve kadın ve erkeğe biçilen rolleri, hangi ilişkilerin “aile” sayılacağını ve LGBTİ+’ların varoluşunu dışlayan dar bir norm üretiyor. Kadın burada doğuran olmakla birlikte büyüten, bakan ve tüm bu süreci görünmez bir emekle sürdüren özne olarak konumlandırılıyor.

Tarif edilen denetim mekanizması, genelgenin mürekkebi kurumadan görünür hale geldi bile. Bosch Türkiye’nin hazırladığı “Tam bi’ anne hikayesi” adlı reklam filminde iki kadın bir mağazada annelik üzerine sohbet ediyor; filmin sonunda “çocuk” olarak bahsedilen varlığın bir köpek olduğu ortaya çıkıyor. Rejimin medya aygıtlarının hedef göstermesiyle birlikte RTÜK inceleme başlatıyor, Aile Bakanı ve RTÜK Başkanı genelgeye atıfla reklamı “kabul edilemez” buluyor ve marka hızla geri adım atıyor. Siparişi verir vermez ortaya çıkan bu örnek ile hangi ilişkilerin meşru, hangi yaşamların görünür olup olamayacağını belirlemenin amaçlandığını açıkça anlayabiliriz. Çünkü mesele kimin nasıl yaşayacağına, kimin kimi seveceğine ve hangi hayatların tanınmaya değer olduğuna karar verme iddiasıdır.

Genelgede bolca serpiştirilen “Aile kurumunun güçlendirilmesi” söylemi ile bakım emeğinin kamusal bir hak olmaktan çıkarılıp aile içinde çözülmesi meşrulaştırıyor. Böylece kadın hem “anne” olarak hem de bakım emeğini kesintisiz sürdürmekle yükümlü bir pozisyonda değerlendirilebiliyor. Feminist mücadelenin yıllardır görünür kılmaya çalıştığı bu eşitsizlik yeniden üretiliyor. Emeğin, bedenin ve hayatın doğal bir görev gibi sunularak kadının üzerine yıkılması doğal hale getiriliyor. Aile bu eşitsizliğin sürdürüldüğü temel mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.

Genelgenin bütününe baktığımızda dikkat çeken bir diğer nokta ise kamusal sorumlulukların yerini sürekli “manevi değerler” vurgusunun alması. Kreşten, bakım hizmetinden, sosyal güvenceden söz edilmeyen bir metinde ailenin ve değerlerin güçlendirilmesinin çözüm olarak sunulması tesadüf değil. Çünkü kamusal bakım maliyetlidir; ancak aile”yi kutsamak bedavadır. Bu nedenle genelgeyi bir sosyal politika genişlemesi olarak okumak mümkün değildir. Aksine bir geri çekilme belgesi olarak okunmalıdır. Devlet, üstlenmesi gereken yükü görünmez biçimde hane içine devrederken bu devri de fedakarlık, dayanışma ve ahlak söylemleriyle maskeliyor. Böylece mevcuttaki kriz kamusal bir sorun olmaktan çıkarılıp aile içinde çözülmesi gereken bir meseleye dönüştürülüyor. Ve bu dönüşümün bedeli görünmez emek biçimi olarak yine kadınların sırtına yükleniyor.

Öte yandan mesele ne evli çift sayısı ne de ailedeki çocuk sayısı. Asıl sorun hayatlarımızı nasıl sürdürebildiğimizdir. Şiddetin, yoksulluğun, geleceksizliğin ve güvencesizliğin olduğu bu standartlarda bu gibi eylem planları sorunu derinleştirmenin ötesine geçmiyor. Bir çocuğun bakımı yalnızca aile bireylerine ait değildir. Çocuk toplumdaki tüm bileşenlerin etkisi ile büyür ve barınma, bakım, eğitim, sağlık, adalet gibi haklara erişimi çocuğun nasıl bir birey olduğunu belirler. Bu sorumluluk ancak kamusal olarak üstlenilirse sağlıklı bireyler topluma kazandırılır.

Hesabı Kim Ödüyor?

Bu masa bir gecede kurulmadı: İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme, kürtaj tartışmalarının yeniden alevlendirilmesi, cezasızlık politikaları, “Aile Yılı” ilanı ve şimdi bu genelge. Önce bir “tehdit” tanımlanıyor ardından bu tehdide karşı “aile” korunmaya çağrılıyor. Tehdidin adı bazen “cinsiyetsizleştirme” oluyor, bazen “yabancı dayatma”, bazen “nüfus krizi.” Ama sonuç hep aynı yere çıkıyor: Kamusal sorumlulukların budanması, kadın bedeninin ve emeğinin yeniden düzenlenmesi ve kontrol edilmesi. Bu adımlar son derece tutarlı ve ajandalı bir politikanın tercihler silsilesi. Ve her tercihte hesabı biz kadınlar olarak hayatlarımızla ödüyoruz.

Bugün “teşvik” olarak sunulan şey yarının işgücünü garanti altına alırken bu sürecin tüm maliyetini hane içine devreden bir düzen kuruyor. İnsanca yaşamayı garanti edemeyen, çocukların güvende büyümesini sağlayamayan, gençlere gelecek sunamayan bir düzenin bugün dönüp “nüfus”tan söz etmesi tesadüf değil. Bu çözüm üretme kapasitesini yitirmiş bir yapının sorumluluğu yeniden dağıtma çabasıdır.

Her şeyimizi iştahla yiyen sermaye, tabağın dibini sıyırırken bizim karnımız pembe masallarınıza tok. Biz hiçbir zaman onlarla aynı masada değildik. Onlar sipariş verirken biz bu raydan çıkmış düzene karşı direnişimizi, feminist öfkemizle örgütlüyoruz.  Örgütlemeye de devam edeceğiz.

Kaynakça
  1. C. Resmi Gazete, "Aile ve Nüfus On Yılı" Konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesi (Sayı: 20260502-5), 2 Mayıs 2026.
  2. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), 2025 Yılı Veri Raporu ve 2026 Ocak-Mayıs Dönemi Şiddet Çizelgesi Analizi.
  3. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi, 2025-2026 Çocuk İş Cinayetleri Raporu: MESEM Öğrenci Ölümleri ve Çocuk İşçiliği İstatistikleri.
  4. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), 2025 Yılı Hanehalkı İşgücü Araştırması: Ne Eğitimde Ne İstihdamda (NEET) Olan Gençlerin Durumu.
  5. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), 2025 Yılı Fiyat Artışları ve Hissedilen Gıda Enflasyonu Analiz Raporu.
  6. BİRLEŞİK KAMU-İŞ (KAMU-AR), Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması: Mayıs 2026 Sonuçları ve Temel İhtiyaç Grupları Fiyat Analizi.
Saray’ın Sipariş Listesi: Bir Miktar Ucuz İşgücü, Biraz Bedava Bakım Emeği, Bolca Ataerkil Disiplin
0:00 / 0:00