KKTC Girdabı

Nesip Nalcıoğlu4 Mayıs 2026

 

“Les rats mouraient dans la rue.”[*]

Nobel ödüllü Fransız yazar Albert Camus ünlü romanı Veba’da, Oran’da yaşanan felaketi şehre dışarıdan değil de içeride uyuyan bir şey olarak tasvir eder. Ve şehirlileri de taşıdıkları bu hastalıkla birlikte, felaketin hem sebebi hem de kurbanı olarak anlatır.

Nisan 2026, Lefkoşa, KKTC: Sokaklar kapandı, binlerce farklı sektörden devlet memuru meclis kapısına dayandı ve geçirilmesi istenen muhtemel yasaya karşı itirazlarını belirtti. Bu süreçte yaşananları, sadece olayların kronolojik gidişatı şeklinde anlattığımızda, kendince ekonomik önlem almaya çalışan irade ile buna karşı çıkan emekçi kesimin mücadelesi şeklinde görebiliriz. Ve bu haliyle bile, yaşananların yoğunluğuyla uzun ve karmaşık bir değerlendirme olacaktır. Fakat yaşananların bu haliyle kayıt altına alınması, bir arşivcilik maksadından ileri gidemeyecektir. Ama kronolojisi oturmayan bir değerlendirme de en hafif tabirle havada kalacaktır.

Bu bağlamda, yaşananlar münferit “siyasi tercih” ile karşıt tarafın mücadelesi durumundan daha derindir. Aslında önümüzde cereyan eden olaylar, patronaj, mali çöküş ve siyasi bağımlılık rejiminin kriz haline dönüşmesidir.

KKTC kamu maliyesi zaten derin bir denge sorunu yaşamaktadır; rakamlara sadece bir muhasebeci gözüyle bile baksak gelir-gider dengesinin uzun zamandır olmadığını ve maliyenin de sürekli kırmızıda olduğunu görebiliriz.

Bu duruma, gelirler penceresinden bakarsak, gelirlerin neden düşük olduğunu sorgulayıp vergilendirmedeki beceriksizlik ve adaletsizlikleri öne çıkarabiliriz. Ve bu yaklaşım kesinlikle doğru olacaktır, ama bizi aynı zamanda da Türkiye’nin adadaki otoritesi ile alakalı bir sarmalın içine çekecektir. Akla ilk gelen sorular mutlaka, kumarhanelerden yeterince vergi alınabiliyor mu, kontrolsüz gelişen inşaat sektörü ve onun zenginleri vergi yükümlülüklerini yerine getiriyor mu, Türkiye merkezli eğitim yatırımlarına ölçüsüz imtiyazlar tanınıyor mu ya da yerel ve Türkiye kökenli yatırımcılara verilen derin imtiyazlı özelleştirme projeleri devlet maliyesine hiç pozitif katkı sağlıyor mu gibi sorular olacaktır. Bu sorulara verilecek cevaplar devletin gelir kalemindeki açıkların büyük kısımlarını açıklayabilir, fakat ileriye yönelik de umut vermeyen bir sarmala işaret eder.

Giderler kısmına bakacak olursak bu sefer de başka bir sarmalın içine çekileceğiz. Burada da karşımıza, yıllarca sorgulanmamış ve hep zarar ettirmiş siyasi lüks harcamalar, absürt ihaleler, yağma seviyesine gelmiş yolsuzluklar, farklı yasalar ile kendi aralarında dahi gelir adaletsizliği yaratılmış kamu görevlilerinin ve patronaj ve nepotizm amacıyla ihtiyaç fazlası görevlendirmelerin yarattığı mali yük ile beraber ister istemez oluşan verimsizlik ve sorumsuzluk sisteminde öğrenciyi okulda, hastayı hastanede mahcup duruma düşüren hantal bir bürokrasi çıkacaktır.

Ve aslında bunlara da sebep olan, bu sistemin içine doğmuş ve en baştan itibaren sadece kendi siyasi çıkarı ile Türkiye’nin Kıbrıs’taki iradesinin gölgesinde, kendi adına bir ihtiyaç dengesi kurmayı gözeten siyasi hareketlerin ve toplumun oluşturmuş olduğu başka bir sarmalın içinde olacağız.

İşte tam da bu yüzden, Nisan 2026’yı münferit bir toplumsal itiraz olarak değil dibi görünmeyen bir girdabın içinde değerlendirmek gerekmektedir.

Toplum zaten Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının ardından önce akaryakıta, sonra elektriğe, ardından da tüm gider kalemlerine hemen zam geleceğini öngörmüştü. Nitekim ilk hafta içinde iki ayrı fiyat artışı ile yaklaşık yüzde yirmi oranında akaryakıt fiyatları zamlandı, artı genel bir pahalılık dalgası sadece an meselesiydi. Böylece ülkenin gündemi, yeni bir enflasyon dönemi ve tam da böyle durumlar için yasalaştırılmış “Hayat Pahalılığı Ödeneği”ne geldi.

Fakat daha bahsi geçen eylemler silsilesinden önce bile, hükümet iki ayrı konuda toplumsal infial ve çatışma yaratmıştı zaten. Bunlardan birincisi, internet de dahil olmak üzere, ülkedeki tüm iletişim altyapısının büyük imtiyazlarla Türk Telekom’a devredilmesiydi [1]; ikincisi ise sosyal medyada bir şekilde sansüre yol açacak, kişilerin paylaşımlarından dolayı yargılanmasına sebep olacak ve ifade özgürlüğünü kısıtlayacak Ceza Yasası değişiklik tasarısıydı [2]. Her ikisine de etkin ve yüksek sesle itiraz edilmesine rağmen hükümet yetkilileri bu hedeflerinden vazgeçmeyeceklerini açıkça ilan etmişlerdi. Dolayısıyla hayat pahalılığı krizi patlak verdiğinde hükümet ile muhalif kesimler arasındaki ilişki zaten ciddi biçimde aşınmıştı.

Böyle bir ortamda UBP-DP-YDP koalisyon hükümeti, beklenen enflasyon şokunun kamu maliyesine bindireceği yükü hafifletmek adına bahsi geçen yasada kendilerince değişikliğe gitme kararı aldı. Haberin kulislerde duyulması ve Resmî Gazete’de yayımlanmasının hemen ardından, çalışanlar haklarının kaybolmaması için sendikal tepki göstereceklerini hemen duyurdu ve buna uygun şekilde harekete geçti.

Ardından süreç şu şekilde gelişti: Mart ayının ortasında, hükümet hayat pahalılığı ödeneğini dondurmak amacıyla meclisin yetkili komisyonunda bir çalışma başlattı ve tasarıyı komisyonda ivedilikle görüşmeye aldı; ay sonuna doğru öneri komisyondan geçirildi ve 30 Mart itibarıyla meclis genel kuruluna taşındı [3]. Aynı gün sendikalar genel grevi hayata geçirdi ve meclis önünde eylemlere başladı. Hükümet, sokak baskısı ve Cumhurbaşkanı Erhürman’ın araya girmesiyle “müzakere” sözü verdi; karşılığında sendikalar grevi askıya aldı.

Ancak 31 Mart sabahının erken saatlerinde, hükümet siyasi baskın yapar gibi aynı içeriği yasa gücünde kararname ile Resmî Gazete’de yayımladı [4]. Başbakan Ünal Üstel ise “resmi ziyaret” için ülkeden ayrıldı. Sabah tüm ülke aldatılma hissiyle çalkalandı. Sendikalar derhal genel grevin en erken tarihte yeniden başlayacağını açıkladı, muhalefet bunu “açık siyasi sahtekârlık” olarak nitelendirdi ve erken seçim talebini yineledi.

Nihayetinde, 6 Nisan Pazartesi günü ikinci ve bu kez daha geniş katılımlı büyük bir genel grev başladı. Grevin merkez noktası yine Meclis önüydü. Hükümet yetkilileri eylemlerin karşısında umursamaz bir tutumla “Ne olursa olsun bu kararı yürürlüğe sokacağız” şeklinde tavır aldı. Bunun üzerine sendikal platform, mücadelenin artık yalnızca bu yasa ile sınırlı kalmayacağını, son altı ayda meşruiyetini yitirmiş olan hükümet istifa edinceye kadar devam edeceğini ilan etti.

Ertesi gün eylem büyüyerek devam etti. 7 Nisan’da eylemciler polis barikatlarını ve meclis bahçesi duvarlarını aşarak meclis binasına girdiler [5]. Arbedeler sırasında polisin şiddet uyguladığı ve biber gazı kullandığı görüldü; yaralananlar ve tutuklananlar oldu. Ana muhalefet partisi CTP vekilleri meclis oturumundan çıkarak eylemcilerin meclis binasına girmesine yardımcı oldular. Görüşmeler durdu; eylemciler sloganlar ve marşlar eşliğinde mesajlarını verdikten sonra meclisten barışçıl şekilde ayrıldılar, ancak meclis bahçesindeki eylemlerini sürdürdüler. Ülkenin, ana hükümet partisinin bir kısmı ve Kıbrıs Türk Ticaret Odası dışında tüm kesimlerinde eylemlere etkin bir destek yükseldi; iktidarın büyük ortağı UBP içinde bazı muhalif vekiller de “toplumun bu yüksek sesli talebine kayıtsız kalınmaması gerektiği” yönünde açıklamalarda bulundular.

Olayların bu boyuta ulaşması üzerine hükümet 8 Nisan’da yasa gücünde kararnameyi geri çekti ve uzlaşı çağrısında bulundu [6]. Ancak zaten toplum tarafından reddedilmiş aynı içeriği yasa tasarısı olarak yeniden Meclis’e getirdi. Bu öneri de sendikalar tarafından reddedildi. Hükümet tarafı yasayı genel kuruldan geçirmek konusunda ısrarcı oldu ve Meclis Genel Kurulu sabah 04:00’e kadar çalıştırıldı, fakat tasarı kuruldan geçemedi. Bu son süreçte yine bazı hükümet tarafı milletvekilleri de kendi parti yetkililerini geri adım atmaya çağırıyordu. En sonunda kendi ortakları tarafından da terk edilen tasarı kurul gündeminden geri çekildi; sendikalar ise aynı tasarının gündeme gelmesi halinde greve devam edecekleri şartıyla eylemlerini askıya aldılar.

Nihayetinde 20 Nisan’a geldiğimizde, hükümet geri adım attı; Meclis genel kurulu oybirliğiyle yasa tasarısını komisyona geri çekmeye karar verdi ve sendikal eylem ve grevler sonlandırıldı [7].

Diğer taraftan, sokak eylemlerinin kimi günler askıya alınmış olmasına rağmen sendikalar Anayasa Mahkemesi’nde kararnameye karşı hukuki mücadele başlattı [8]. Hükümet ve polis tarafı ise eylemlerde yer alan, aralarında 25 öğretmenin de bulunduğu onlarca kişiye “ayaklanma ve polisi darp” suçlamalarıyla dava açıp soruşturma başlattı [9]. Bu süreçte hükümetin bu yasal değişikliği Türkiye ile yaptığı mali program kapsamında taahhüt ettiği de ortaya çıktı; 9 Nisan’da Başbakan Üstel’in Ankara’da imzaladığı “2026 Yılı İktisadi ve Mali İş Birliği Anlaşması” bu bağlamı gözler önüne serdi [10].

Bu çalkantılı süreç son olarak, hükümete muhalif kesimlerin, haber kanallarının ve gazetelerinin sosyal medya hesaplarının yurt dışından ithal ve organize kitlesel şikâyetlerle askıya aldırılması ya da kapatılmasıyla tamamlandı. Bu da yine hükümet partilerinin sponsorluğunda yürütülen ikame bir sansür olarak görüldü ve tepkiler büyümeye devam etti [11].

Belki son 30 gündeki gelişmeleri bu şekilde sıralayabiliriz, ama bu yaşadıklarımızın özünde kronik olarak bizimle evrimleşip büyüyen ve şekil değiştiren başka bir sorunsal olduğunu da kabul etmeliyiz. Bu sorunsal da KKTC’nin kuruluşundan itibaren yapılandırılan ve temelinde siyasi erki elinde tutma amacıyla normlaştırılmış patronaj ve nepotizm sarmalıdır. Aslında KKTC, o günkü koşullarda, sosyal devlet prensipleri ile tasarlanmış, birçok hak ve özgürlüğü garantileyen anayasası ile küçük ama göreceli olarak ilerici bir toplumun, karşılıklı tanışıklığa ve ahbaplığa dayalı, kimselerin birbirini “kırmadığı” bir demokratik yapı olarak yaşamaya başladı. Fakat bu naif yapı çok kısa sürede, neredeyse tüm kamusal kurumların görece yüksek gelirli pozisyonlarının sadece “bizimkilere” verilmesine, siyasi erkin bu sistemi siyasi zaferin vazgeçilemez aracı olarak görmesine, karşılığında da her ailenin, her gencin gözünde bu “fırsatın” hayat mücadelesinin vazgeçilmez tek amacına dönüştü. Bu sistemde arz eden ile talep eden arasındaki fark giderek belirsizleşti. Kısacası siyasi erk ve yaşamsal refah, arz edenin siyasi kazanımına, talep edenin ise hayati zaferine dönüştü.

Bu girdap benzeri sistem uzun süre T.C.’nin yardımlarıyla bile olsa üretkenlikten uzak bir kamusal yapı olarak yaşamına devam etti. Zaman zaman ve her seferinde daha derin şekilde sarsılsa bile, bir şekilde sürdürüldü. Hatta bir dönem siyasi başarının sırrı, bu çıkar ve patronaj ilişkisinin korunması adına T.C. ile en iyi işbirliği yapabilme becerisi olarak bile sunuldu.

Ama özellikle 5 Nisan 1994 sonrasında sistem artık yapısal olarak sürdürülemez hale geldi ve sadece yaşama tutunma çabasına dönüştü. Denklem basit yardım paketleriyle eşitlenemeyecek kadar karmaşıklaşmaya başladı. Buna rağmen KKTC’nin siyasi yapısı bildiği düzende, toplumu da alıştığı şekilde yaşamak için tüm şartları zorladı. Fakat çaba ekonomik ya da sosyolojik yollardan yürütülmedi. Sistem her ne pahasına olsun korundu, yapısal hiçbir değişiklik sağlanmadı, düzen bir norma dönüştü. Sonuç; hastanesinde, okulunda, devlet dairesinde halkın sürekli mağdur edildiği, mağduriyetin tek çözümünün daha fazla patronaj, daha fazla torpil olduğu, kendi kendini besleyen bir canavarı olan sistemdi. Mali denklemin kırmızısına kaybedilen kamusal kurumlar (Kıbrıs Türk Hava Yolları, Peyak, Sanayi Holding) önce hedefi tutturamayan bir öfke, sonra yanlış yerden motivasyon alan bir romantizm ile anıldı, ama genel yapı hiç değiştirilmedi. Onun yerine süslü propaganda malzemelerine dönüştürülen, hiçbir yapısal sürdürülebilirliği olmayan açılımlar yapıldı: ya ülkeye suç ve tehlike sarmalıyla giren kumarhaneler ve sanal bet sistemleri, ya öğrenci ve işçi/göçmen farkının yok edildiği ve sadece nicel varlıklara dönüştürülen üniversiteler, ya da kelimenin tam anlamıyla yağmanın yasallaştırıldığı ve ekolojik yıkıma dönüştürülen emlak ve inşaat sektörü. Bunlar da mali dengeyi sağlayamadı; aksine yarattıkları komplike sorunlar ve fazladan bürokratik yüklerle dengenin kırmızı tarafını daha da büyüttüler.

Yani günümüz itibarıyla sistem artık kendi ana dilini bile konuşamıyor ve sanki kendi kendini dolandırır duruma gelmiştir. Elimizdeki veriler de bu durumu doğruluyor: 2025’te yapılan bağımsız bir araştırmaya göre her üç iş insanından biri son bir yılda rüşvet verdiğini kabul ediyor; “Hükümet iyi hizmet veriyorsa yolsuzluk kabul edilebilir” diyenlerin oranı 2022’de yüzde üçten 2025’te yüzde on bire çıkmış; torpile hoşgörü ise aynı dönemde yüzde beşten yüzde on dokuza yükselmiş [12]. Sistem sadece çürümüyor, çürümüşlüğü meşrulaştırıyor. Aynı Gogol’un Müfettiş’indeki gibi, kendini denetlemekten aciziz ama sahte müfettişe yaltaklık yapıyoruz [**].

Sonuç olarak, kamuda örgütlü sendikalar anayasanın da verdiği eylem ve grev hakları ile tamamen yasal ve haklı bir mücadele örneği gösterdiler ve bu süreçte yeni bir sendikal muhalif birlik ruhu geliştirdiler; karşısında ise kendi ortakları ve milletvekilleri tarafından bile hafifçe eleştirilen, yüzeysel meşruluğu tükenmiş bir koalisyon hükümeti kaldı. Erken seçim çağrıları bu bağlamda haklı ve anlamlıdır; fakat olası bir erken seçime kadar bu sarmal girdabının içinden kafamızı suyun üstüne çıkarmazsak, seçim sadece girdabın retoriğini ya da rengini değiştirmekten öteye geçmeyecektir. Poe’nun hikâyesinde soğukkanlı kalıp girdabı anlayan balıkçısı olmalıyız, yoksa girdabın dibine çökeceğiz [***].

Camus, romanını şu kehanetle kapatır: veba asla ölmez, sadece uyur — ta ki bir gün yeniden uyanıp, mutlu bir şehrin sokaklarına farelerini salıncaya dek [****].

Dipnot: Bu yazıyı bitirirken, sözüm ona bütçe açığını kapatmak için hayat pahalılığı ödeneğini kesmek isteyen aynı hükümetin işletme ve patronların birikmiş vergilerini silecek bir vergi affı yasa tasarısı hazırladığı da basına düştü. Kriz belki herkesin, ama yükü çalışanın üstüne, affı da patronun kucağına — işte KKTC.

Edebi Referanslar
[*] “Fareler sokakta ölüyorlardı.” Camus, A. (1947). La Peste. Paris: Gallimard. — Romanın açılış bölümünden.
[**] Gogol, N. (1836). Revizor (Müfettiş). — Sahte müfettişe yaltaklanan taşra bürokrasisi.
[***] Poe, E.A. (1841). "A Descent into the Maelström." Graham's Magazine. — Girdap hikâyesi.
[****] Kapanış kehaneti: Camus, A. (1947). La Peste. Paris: Gallimard. — Romanın son bölümünden, Dr. Rieux'nun iç monologu.

Kaynaklar
[1] Ekonomi Gazetesi, 13 Temmuz 2025. "Türk Telekom'a 'Dijital KKTC' için 25 yıllık imtiyaz." Ayrıca bkz. KTMMOB açıklaması, 17 Şubat 2026; Yeni Düzen (Kutlay Erk), 21 Şubat 2026.
[2] Basın-Sen açıklaması, 7 Ocak 2026. Ayrıca bkz. Medya Etik Kurulu değerlendirmesi, 7 Şubat 2026; Özgür Gazete Kıbrıs (Ali Kişmir), Mart 2026.
[3] Kıbrıs Gazetesi, 30 Mart 2026. "Meclis'te hayat pahalılığı düzenlemesi görüşüldü."
[4] Kıbrıs İnsesi / Haber Kıbrıs, 31 Mart 2026. "Hayat pahalılığı düzenlemeleri kararnamelerle yürürlükten kaldırıldı."
[5] Diken / Kıbrıs Gazetesi, 7 Nisan 2026. "KKTC'de isyan durulmuyor: Meclis kilitlendi."
[6] Kıbrıs İnsesi / Kıbrıs Objektif, 8 Nisan 2026. "Hayat pahalılığı düzenlemelerinde geri adım: Kararnameler yürürlükten kaldırıldı."
[7] Kıbrıs Gazetesi / Kıbrıs Manşet, 21 Nisan 2026. "Genel Kurul'da hayat pahalılığını düzenleyen 11 yasa tasarısı komiteye geri çekildi."
[8] Kıbrıs Manşet / Kıbrıs Time, Nisan 2026. "CTP ve sendikalar hayat pahalılığıyla ilgili kararnameleri yargıya taşıdı."
[9] Haber Kıbrıs / Kıbrıs Manşet, 17 Nisan 2026. 25 öğretmen dahil onlarca kişiye "ayaklanma ve polisi darp" soruşturması.
[10] DHA / Kıbrıs Gazetesi, 9 Nisan 2026. "Türkiye ile KKTC arasında '2026 İktisadi ve Mali İş Birliği Anlaşması' — yaklaşık 23 milyar TL." Üstel-Yılmaz imzası.
[11] Özgür Gazete Kıbrıs / Birgun.net, Nisan 2026. Sosyal medya hesaplarının organize şikâyetlerle kapatılması.
[12] Gökçekuş, Ö. & Sonan, S. (2026). Kuzey Kıbrıs'ta Yolsuzluk Algısı: 2025 Raporu. Friedrich-Ebert-Stiftung Kıbrıs.
KKTC Girdabı
0:00 / 0:00