Bu yazının amacı, Türkiye sosyalist hareketinin birtakım 19 Mart ve 2025/2026 1 Mayıs değerlendirmelerindeki yöntemler ile bir polemik yapmaktır. Bu değerlendirmeler, çoğunlukla Türkiye İşçi Partisi’nin tutumunu mahkum etmeye yönelik olsa da ne yazık ki değerlendirmelerde temellendirilmiş biz tez bulunmamaktadır. Bu sebeple yazımızın asıl polemiği değerlendirmelerde yer alan “tezimsi iddialar” ile değil, tez olduğu zannedilen iddialara sebep olan yöntem ile olacaktır.
Türkiye sosyalist hareketi, 19 Mart’tan beri önemli bir sınavdan geçiyor. Yalnızca müdahaleleri değil; somutu yorumlayabilme, teorisini üretebilme ve teorisini pratikte sınayabilme yetisi de test edilmekte. 19 Mart ve 2026 1 Mayıs’ına dair değerlendirmelere baktığımızda ne yazık ki birçok kurumun bu testten kaldığını görebiliriz. Buradaki asıl üzüntümüz ise polemik kültürünün argümanlar yerine sloganlardan oluşması; polemiğe girilen tarafın yazılarının okunmaması ve hiçbir araştırma ya da düşünme süreci olmadan, 280 karakterlik sosyal medya yüzeyselliğiyle bir polemik yaratıldığının sanılması.
Somuta Hapis, Somuta Yabancı
Her düşünce somuttan başlar. Somutun fitilini yaktığı ateş, soyutu zorlayacaktır. Bir kişiyi görünce ondan hoşlanılması yahut önyargıların canlanması, soyutta tetiklenen duygulardır. Bu soyuttaki duygular, somutta birtakım hareketler ve tavırlar olarak kendisini yeniden üretir; bu hareketlerin çıktıları doğrultusunda soyuttaki değerlendirmeler yeniden gerçekleşir. Belki önyargılar yıkılır, belki daha da güçlenir ve temellenir. Siyasette de düşünce somuttan başlar, bir noktada soyutlanır ve somutta yeniden üretilir. Yeniden üretilen somuta göre soyutlama yeniden gerçekleştirilir. Teori ve pratik arasındaki ilişkinin de idealde böyle ilerlemesi beklenir.
Bu beklenti ne yazık ki çoğu zaman karşılanmıyor. Bu karşılanmama durumunda rastlanan örnek ise soyutlamanın eksik veya yanlış yapılması; bu sebeple yeniden üretilen somutun da ölü doğmasıdır. Örneğin, 19 Mart ve 1 Mayıs’a dair Türkiye sosyalist hareketinin birçok tahlili bu döngüye hapsolmuş; ölü doğan yeniden üretilmiş somutluklar içerisinde somuttan da uzaklaşmıştır [1].
Bu söylediğimizi açmak şart. 19 Mart örneğinden başlayacak olursak, dönem açısından somut olan gençlik ve üniversitelerdeki harekettir. Bunu sınıf mücadelesi kuramı içerisinde soyutlamak, genelde siyasi müdahaleyi ve gençlik-sınıf-toplum ilişkisini çözümlemeyi sağlar. Bu çözümleme doğrultusunda gençliği ve mücadelesini yeniden tanımlayarak ona bir eşik atlatmak adına gerekli müdahale yolları çıkarılır ve bu üretilen teori, pratikte yeniden test edilir. Türkiye sosyalist hareketinin büyük bir kısmı, yazılardan anladığımız kadarıyla, somuttaki hareketi sınıf mücadelesi düzeyinde soyutlamayı başaramamıştır[2][3]. Gençlik hareketin üzerine yapılan tahliller aşağıdaki üç başlıkta toplanmıştır:
- Öz örgütlenme araçlarının kurulması ve mücadelenin politik bir hat ile bütünleştirilmesi
- Kitlenin Taksim İradesi’ne pasifistlerin müdahalesi
- Pasifistlere karşı mücadele çağrısı
İlk maddeye katılmakla beraber; ne kitlenin ne de mücadelenin tanımı yapılmadan “kitle iradesi”nden bahsedilmesi, tanımlanmayan kitle ve mücadelesine birtakım pasifistlerin müdahalesi ve hemen ardından bu pasifistlere karşı mücadele çağrısı yapılması, bu yöntemde bir boşluk olduğunu gösterir. Bu boşluk, 19 Mart hareketinin sınıf mücadelesi kuramı içerisinde soyutlanamaması olarak ele alınmalıdır.
Kimi gençlik örgütlerinin tahlillerini değerlendirmeye geçmeden önce, bahsettiğimiz soyutlama düzeyinin daha rahat anlaşılabilmesi açısından 2025 yılında yaptığımız tahlilleri kabaca özetlemek yararlı olur:
- Gençlik, barikatı yıkmasıyla halka umut olmuştur. Bu durum, gençliğe kendisinden başkalarını da harekete geçirme potansiyeli yüklemiştir.
- 19 Mart hareketinin kitlesi ağırlıklı olarak 25 yaş altı ve 65 yaş üstünden oluşmaktadır. Bu sebeple orta yaşlı ve genellikle kentlerde yaşayan beyaz yakalı kitlenin mücadeleye dahil edilmesi gençliğin sorumluluğudur.
- Gençlik; kendi hareketi açısından, mücadelesinin siyasallaşması, kalıcı mevzilerin elde edilmesi ve örgütlü bir halkın yaratılması adına öz örgütlenme araçlarına yönlendirilmelidir. Mücadeleye güç katabilecek ve kazanım elde edilebilecek kampüs/üniversite talepleri göz ardı edilmemelidir.
- Gençliğin en örgütsüz döneminde karşımıza çıkan bu hareketlilik, gençliğin siyasete kısa zamanda hızlı bir müdahalesinin örneğidir. Bu zamanlarda yaşanan hatalardan ders çıkarılmalı; tasfiyecilik yerine içerme, aşma ve dönüştürme yoluna gidilmelidir.
- Gençliğin hareket içerisinde sosyalizmle tanışabileceği kanallar yaratılmalı; dövüşürken bir yandan da düşündürülmelidir [4].
Bu tahlillerden ilki, 2025 1 Mayıs’ında gençliğin TİP’li Öğrenciler kortejinde buluşmasında somutlanmıştır. 3000 kişilik öğrenci korteji; gençliğin sınıfıyla ve partisiyle kol kola yürüdüğü, halka umut olduğu bir görüntüyü Türkiye sınıf mücadelesi tarihine kazandırmıştır. Üçüncü madde ise bugün adı konabilen öz örgütlenme araçlarıyla kendisini somutlamakta, güçlendirilmesi gereken önemli bir deneme olarak karşımızda durmaktadır. Son iki madde ise hegemonya ve süreklilik konusudur. Solda “doğrucu davutçuluk” oynayanlara karşı tasfiyeciliği tasfiye edebilmek; ucuz numaralar ve yüzeysel argümanlarla saldırılar yerine dönüştürücü polemiklerle tartışan bir kültür yaratmak, bugün görüldüğü üzere bizim eksiğimiz ve sorumluluğumuzdur.
Şimdi bu tahliller yapılmadan somuta tekrar dönülmesinin devrimcileri somuta nasıl hapsettiğinden bahsetmek gerekiyor. Somuta hapsolmuşluğun elimizdeki verisi; teorik soyutlamanın yetersizliğiyle maluldür. Bu durumun en somut tezahürleri ise; direniş hattının Saraçhane barikatlarına sıkıştırılması ve 1 Mayıs Taksim iradesinin yalnızca GSÜ forumu üzerinden örneklendirilebilmesidir.
19 Mart Direnişi’nde Saraçhane Barikatı bir simge hâline gelmiştir. Şunu kabul etmek gereklidir, devrimciler olarak bizler İstanbul’daki 19 Mart eylemselliklerini Saraçhane Barikatı ve Saraçhane Mitingleri’nin dışına çıkartmayı başaramadık. 21 Mart günü “Büyük Üniversite Mitingi” ile öğrencilerin kendi mitingi düzenlenmiş olsa da devamı getirilememiştir. Bunda elbette ki devrimci kadroların devlet baskısı ile alandan uzaklaştırılmasının payı büyüktür. Ancak ne Saraçhane Barikatı tek ilerici eğilimdir ne de Saraçhane Mitingleri tek çaredir. Aynı ortamdaki iki uca sıkışmış bir hareket, devrimcileri de bu iki uç arasına sıkıştırmıştır. Sorumluluğumuz, gelecek eylemselliklerde bu konudan ders çıkartmaktır.
19 Mart dönemine dair ilericilik-gericilik tartışmasının bir yılı aşkın süredir yalnızca buradan ele alınıyor olması bir hapsoluştur. 19 Mart Direnişi yalnızca İstanbul’da değil, Türkiye’nin onlarca kentinde yaşanmıştır ve kapsamlı bir değerlendirme yapabilmek bir barikattan fazlasını görebilmeyi gerektirir. Bu yöntemdeki yanlış, artık soyutlamadaki yanlışlığın sonucu olarak somuta hapsolan; kendi kampüs duvarlarının dışarısını göremeyen bir devrimci hareket yaratmıştır. Somuta hapsolmak, 19 Mart özelinde, kendiliğindenciliğe hapsolmak ve öğrenci hareketinin tarihsel sürekliliğinden kopuştur.
İlk olarak 19 Mart’ın kendiliğindenliğiyle başlamak gereklidir. Sınıf mücadeleleri tarihinde, hatta dünya tarihinde herhangi bir olayın kendiliğinden var olduğunu iddia etmek; olayın öznelerinin çevrelerinin dolayımı olmaksızın bu olayın yaşandığını ileri sürmek, herhâlde Marx’ın kemiklerini sızlatırdı.
19 Mart siyasi bir patlamadır. Bu patlamaları yakalayabilmek, doğru anda doğru müdahaleleri gerçekleştirebilmek, hareketin içerisinde nabzın yüksek olduğu zamanları kullanarak nabzın düştüğü durgunluk zamanlarına kalıcı mevziler yaratabilmek önemlidir; sorumluluğumuzdur. Ancak hiçbir siyasal patlama, durgunluk döneminde kendisine katılanlardan bağımsız gerçekleşmez. Bunun bir patlama niteliği kazanabilmesi, durgunluk döneminde kendisine katılan deneyimler, siyasetler ve kitleler sayesinde mümkündür [5].
Barınamıyoruz eylemlerinde edinilen deneyimlerden Hatay’daki çocuklar için örülen örgülere; Ayşenur ve İkbal’in katledilmesinin ardından kampüslerde yürüyen on binlerce öğrenciden Boğaziçi ve Hacettepe’de yaşanan kafe işgallerine kadar tüm siyasal pratikler; sınıfın bilinçlenmesi, örgütlenmesi ve devrimcilerin teorilerini pratikle sınayarak öz örgütlenme deneyimleri elde etmesi açısından büyük öneme sahiptir. 19 Mart Direnişi de bu pratiklerin birikimiyle ortaya çıkmış, bu pratiklerin cesaretiyle Beyazıt Barikatı yıkılmıştır. 19 Mart Direnişi, yaprak kımıldamadığı zamanlarda elde edilen deneyimler, sınanan teoriler ve mücadeleye katılan kitlelerle ilmek ilmek örülmüştür. Bugün 19 Mart’ın tamamıyla kendiliğinden olduğunu, bizim hiçbir rolümüz olmadığını hâlâ inatla iddia edenler varsa şimdiden devrim için dua etmeye başlayabilirler; biz devrim yaptığımızda kendilerine haber veririz.
Somuta hapis durumu, 19 Mart sonrası siyasal gündemlerin tahlil edilmesini de etkilemiştir. 2025 Taksim iradesi, bulanık bir “kitle iradesi” söyleminin arkasında örgütlenmiş; 19 Mart’ın birinci yılında bile bizleri bu iradenin gerisinde kalmakla suçlayarak yeniden üretilmeye çalışılmıştır. Örneğin; 2025 Taksim 1 Mayıs’ında, büyük “kitle iradeleri”ne ve “sınıf hainlerinin saldırıları”na rağmen neden Kadıköy’de on binlerin olduğu, TİP’li Öğrenciler kortejinde binlerin bulunduğu, Taksim’de ise yalnızca 400 kişinin yer aldığı; “kitle iradesi”nin nereye kaybolduğu ve “gerçek devrimci örgütler”in kitleyle nasıl bir kopuş yaşadığı soruları cevaplanmamıştır. Bu soruların cevaplanması gereken yerde, somut durum kendi teorilerini doğrulayacak şekilde yorumlanmıştır. Yani soyuttaki tahliller zaten hatalıyken, bu teorilerin somuttaki pratikle sınanması ise kendilerini mutlu edecek, örgütlerini konsolide edecek bir oyun hamuruna dönüştürülmüştür.
Bu durumun ilk örneğini 2025 1 Mayıs sonrası tahlillerde gördük. Bir diğer örnek ise 2026 1 Mayıs’ında karşımıza çıkmaktadır. 2026 Mart ayından itibaren Taksim çağrısı yapan Türkiye İşçi Partisi’nin; yine kimi “çok devrimci” kurumlara göre, ya kendilerinin zorlamasıyla ya da tabanındaki eleştirilerden kaçınmak adına bu çağrıyı yaptığı söylenmiştir [6][7].
1 Mayıs sınfıın kendi taleplerini haykırdığı, bayramı olarak kutladığı bir gün. Her sene kendi gündemini yaratır, o yılın koşullarına göre kendini sözünü ve doğalında kendi önemini yeniden üretir. 2026 1 Mayıs’ına ise emekçilerin haklarına sürekli saldırıldığı, korku ikliminin büyütüldüğü, ana muhalefet cephesinin felç edilmeye çalışıldığı, “kara düzenin” kendisini gizlemeye bile uğraşmadığı bir dönemde girdik.
Tüm bu saldırılar karşısında nasıl ki 19 Mart’ta barikatları yıkıp bir halka umut olabildiysek, aynısını yine yapabileceğimizi göstermek adına Mart ayından başlayan bir 1 Mayıs Taksim örgütlenmesi süreci yaşadık. Kara düzenin yarattığı karanlıkta kimsenin yalnız olmadığını, yalnız yürümeyeceğini, devrimcilerin yolu aydınlatabilecek bir fener olduğunu ve ancak bir araya geldiğimizde başaracağımızı kanıtlamak adına örgütlenen 2026 1 Mayıs’ı, içerisine Doruk Madencileri’nin zaferini de katarak kazanımla girilen bir 1 Mayıs olarak 19 Mart sonrası girilen siyasi sıkışıklığı aşma amacını gerçekleştirmiştir.
Daha önce söylediğimiz gibi Türkiye İşçi Partisi’nin 1 Mayıs Taksim çağrısına dair herhangi bir tahlilden yoksun birtakım iddialarda bulunulmaktadır. Buna benzer şekilde yazılarda Türkiye İşçi Partisi’ne karşı sıkça kullanılan reformist ve pasifist ithamları da bulunmaktadır. İsterdik ki bu ithamların bir temellendirmesi bulunsun, ancak Türkiye’de yaşanan bir eylemselliğe dair kitle iradesini tek bir okulun forum kararından ele alarak yola çıkılan, hava karardığı zaman gelişen eylemselliği bir bütün olarak barikata sıkıştırarak değerlendirenlerden gelen pasifist yakıştırması yahut bunun kadar bir temeli bile bulunmayarak yola çıkılan reformist yakıştırması, kısmen bir dedikodu, kısmense yanlış bir soyutlamanın somuta hapsetmesidir.
Somuta ulaşırken yapılan yanlıştan bahsettik, ancak bizim için bir diğer üzücü kısım dedikodu alışkalığıdır. Açık konuşalım, kişilerin kendi hayal dünyaları bizi ilgilendirmez; ancak kendilerine devrimci diyenlerin bu dedikodu alışkanlığına nasıl düştüğü bizi oldukça ilgilendirir.
Başarısızlığı örten başarı hülyalarına kapılmak oldukça konforlu bir alandır. Keza başarısızlığı ve yanlışı kabul etmek de büyük bir sorumluluktur. Hele ki kendimize yüklenen misyon sınıfın öncü partisi olmaksa, bu sorumluluktan kaçılması doğrudan sınıfa ihanettir. İşte Türkiye sosyalist hareketinin tabi tutulduğu bu test; gündemlere yalnızca devrimcilerin değil, sınıfın da gözünden bakabilme yetisini; sınıfı nasıl yetiştirip dönüştüreceğini; sınıfın partisi mi yoksa bir grup aydın ekibi mi olduğunu test etmektedir [8]. Temennimiz, en yüksek sayıda devrimcinin bu testi geçmesi ve Türkiye sınıf mücadelesini güçlendirecek kadroların sayısının artmasıdır.
Sonuç Yerine: Süslü Cümleler ve Ciddiyet
Taksim, devrim ve sosyalizm yolu siyasetle örülmektedir. Durgunluk zamanlarında dahi harekete bir şeyler katabilen, kopuşları ve eşikleri yaratmayı hedefleyen; bu kopuş ve eşiklerden yeni hatlar çizebilen bir siyaset bu yolu örecektir. Bu siyasetin birçok farklı formu ve stratejisi olabilir. Örneğin kimi yerlerde bu “meclis” örgütlenmesiyle gerçekleşirken kimi yerlerde “ÖTK” ile olabilir. Buralarda elde edilen deneyimlerin paylaşılması ve değerlendirilmesi kritiktir.
Ancak bu yolun nasıl örülmeyeceği açıktır. Bu yol; yazılardaki süslü cümlelerle, altı boş slogan ve ithamlarla, sosyal medyadaki kişisel hırslar ve beğenilme sevdasıyla yapılan paylaşımlarla örülmemektedir. Hataların kabul edilmesi, doğruların paylaşılması ve pratiğin teoriyi doğrulayacak şekilde yorumlanmasından vazgeçilmesi; devrimcilerin sınıfa karşı sorumluluklarındaki ciddiyeti de kanıtlayacaktır. Keza devrimcilik ciddiyet işidir; sorumluluk gerektirir.
Kaynakça [1] Metin Çulhaoğlu – “Doğruda Durmanın Felsefesi”, Ayrım.org [2] Jana Güneş – “19 Mart’ın Devrimci Muhasebesi”, Sendika.org [3] Ceren Kumaş – “1 Mayıs’a giderken 19 Mart’ı anımsamak: Aştıklarımız, ayrıştıklarımız, aşacaklarımız…”, Sendika.org [4] Selin Erhan – “Gençliğin Ülkesine Doğru İlk Adım: Başlıyoruz”, Ayrım.org [5] Metin Çulhaoğlu, Tarih Türkiye Sosyalizm: Bir Mirasın Güncelliği, Yordam Kitap, s. 62. [6] “1 Mayıs 2026’daki Saflaşmanın Anlamı”, Devrimci Proleterya [7] Eren Cihanoğlu – “1 Mayıs Geldi ve Geçti”, E-Komite [8] Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı, çev. Muzaffer Kabagil, Eriş Yayınları, s. 46-47.




