ABD ve İsrail’in İran’a yönelik emperyalist saldırılarıyla, Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan enerji hatları bir kez daha emperyalist çıkar çatışmalarının sahnesine dönüştü. İran’ın bu saldırılara Hürmüz Boğazı’nı kapatarak verdiği yanıt, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolunun ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle birlikte tüm dünya yeniden enerji güvenliği tartışmalarına kilitlendi. Buna karşılık Türkiye’de, herhalde gündemde yaklaşan bir seçim olmadığından, uzun zamandır petrol veya doğal gaz bulunma “müjde”si duyamadık. Peki ya kazayla petrol zengini olsaydık neler olurdu?
Müjde, Petrol Bulduk!
Öncelikle petrol zengini derken neden bahsettiğimizi rakamlarla açıklayalım. 2023 verilerine göre Türkiye’nin yıllık petrol üretimi 25 milyon varilken, tüketimi 245 milyon varil. Yani petrol ihtiyacımızın yaklaşık %10’unu kendimiz karşılayabiliyoruz. Basit bir kıyaslama yapmak istersek, aynı yılda dünyanın en büyük üreticileri olan ABD 8.2 milyar, Rusya 5.4 milyar, Suudi Arabistan 5.3 milyar, Kanada da yaklaşık 2.8 milyar varil petrol çıkarmış.[1] Doğal kaynak zenginliği açısından diğer bir önemli gösterge de ülkelerin toplam petrol rezervleri. Buna göre de dünyanın en büyük kanıtlanmış rezervleri 303 milyar varil ile Venezuela’da bulunuyor. Onu takip eden Suudi Arabistan’da 267 milyar, Kanada’da 168 milyar, İran’da 157 milyar ve Irak’ta da 145 milyar varil petrol rezervi olduğu biliniyor. Yine kıyaslama yapabilmek adına, Türkiye yaklaşık 0.4 milyar (400 milyon) varil toplam rezerviyle bu listenin 52. sırasında bulunuyor.
Petrol zenginliğinin yanı sıra, ekonominin doğal kaynaklara genel bağımlılığına da bakmak gerek. Doğal kaynak gelirleri ekonominin yüzde kaçını oluşturuyor? Gayrisafi milli hasılanın yüzde kaçına denk geliyor? Petrol ekonomilerinde bu oran genellikle gayrisafi milli hasılanın %15–30’u civarında. Tabii ki bu konuda Türkiye rakamlarına bakmak bile gereksiz. Şu anki hacmiyle, Türk ekonomisinin petrole bağımlı olması için, yılda yaklaşık 150–200 milyar dolarlık (2–3 milyar varil) petrol bulmamız, çıkarmamız ve satmamız gerekirdi. Bu da bugünkü üretimin neredeyse 100 katı anlamına geliyor.
Peki bir ülkenin topraklarında petrol bulunması gerçekten bir müjde mi? İlk bakışta, petrol ve diğer doğal kaynaklardan kısa vadede çok ciddi gelirler elde etmek mümkün. Fakat gelirlerin büyüklüğü, aynı zamanda diktatörün ve hakimsınıfların etrafında devlet aygıtının denetimsiz şekilde büyüyebilmesi anlamına da geliyor. Örnek olarak, 2001-2009 yılları arasında Azerbaycan’ın kamu harcamalarının yüzde 600 oranında büyüdüğü tahmin ediliyor. [2] Bu büyümenin hangi kanallar üzerinden gerçekleştiğine baktığımızda ise, kamu harcamalarının genişlemesinin eşitsizliği azaltmak yerine yeniden ürettiğini görüyoruz. Khalilov ve Huseyn’in bu konudaki çalışması [3], aynı dönemde Azerbaycan’da petrol gelirleriyle yapılan kamu harcamalarında yüksek gelir gruplarının payının belirgin biçimde arttığını gösteriyor. Bu çalışmaya göre en yüksek gelir artışı %10’luk en üst dilimde gerçekleşmiş; bu grubun ortalama yıllık gelir artış oranı %19,5 olmuş ve toplam gelir artışının %57’si bu kesim tarafından elde edilmiş. Ayrıca, en üst dilimdeki artışın büyük ölçüde %1’lik en zengin kesimden kaynaklanırken, bu grubun kamu harcamalarındaki payının 2003’te %23,9’dan 2017’de %41,5’e yükseldiği görülüyor. Yani pasta büyüse de pastanın nasıl bölüşüldüğü meselesi ortadan kalkmıyor, aksine daha da derinleşiyor.
Aman Petrol, Canım Petrol…
Mesele sadece ekonomi yönetimiyle sınırlı kalmıyor. Dünyanın önde gelen petrol üreticilerinin demokrasi ve insan hakları karnesine bakınca, ortaya çıkan tablo genellikle iç karartıcı. Literatürde “petrol laneti” (oil curse) diye adlandırılan bu durum elbette tesadüfi değil. Petrol gelirleri, diğer kamu gelirlerinde olmayan bazı özellikler taşır ve bu özellikler siyasal dengeleri doğrudan etkiler. Michael Ross’a göre, petrol gelirlerini diğerlerinden ayıran ve tehlikeli hale getiren dört temel unsur vardır: Gelirin boyutu, kaynağı, sürekliliği, ve gizliliği. [4] Bu unsurların toplamı, petrol zengini ülkelerde iktidarın ve hakim sınıfların lehine ve halkın aleyhine bozulması güç bir denge yaratır.
Üzerinde durulması gereken ilk iki unsur kamu gelirlerinin boyutu ve kaynağı. Kaynak ekonomilerinde devletin mali kapasitesi halktan topladığı vergilere değil, doğrudan petrol satışından elde ettiği rantlara dayanır. Bu durum, devlet ile vatandaş arasındaki klasik “vergi–temsil” ilişkisinin zayıflaması anlamına gelir. Bir yandan vergiler düşük tutulurken, diğer yandan petrol gelirlerinin bir kısmı toplumsal rızayı üretmek ve sınıfsal gerilimleri bastırmak için çeşitli yardımlar yoluyla dağıtılır. İlk bakışta bu durum toplum lehine bir refah artışı gibi görünebilir, ancak uzun vadede işçi sınıfının elini zayıflatan bir mekanizmadır. Devletin vergi ihtiyacı azaldıkça, halk yavaş yavaş kamu harcamaları üzerinde söz sahibi olma ve hesap sorma gücünü yitirir. Sonuç olarak kamu harcamaları, toplumsal ihtiyaçlara göre şekillenen bir politika aracı olmaktan çıkıp, siyasi sadakat üretmenin ve rejimi ayakta tutmanın araçlarına dönüşür. Ranttan beslenen sınırlı sayıdaki “saray zengini” ile güvencesiz ve yardıma bağımlı geniş toplumsal kesimler arasında keskin bir ayrışma yaratır. Hepimizin yakından bildiği gibi, petrol gelirinin olmadığı rejimlerde de bu yapı kendiliğinden ortadan kalkmaz, sadece biçim değiştirir. Doğal kaynak yoksa rant bu kez devlet eliyle, ihalelerle, imar kararlarıyla, kanuni ayrıcalıklarla yaratılır. Ancak petrol, rant dağıtımını büyük ölçüde kolaylaştırır ve hızlandırır. İktidarın eline doğrudan, yüksek getirili ve denetimi zor bir kaynak akışı verir. Böylece rant üretimi, sistemin kurucu mantığı haline gelir.
Kaynak ekonomilerinde gelir dağılımı adaletsizliği sadece devletin nasıl harcama yaptığıyla ilgili değildir. Üretim yapısının kendisi de eşitsizlik üretir. Petrol gelirlerinin yarattığı döviz bolluğu, özellikle fiyatların ve küresel enerji talebinin yüksek olduğu dönemlerde, yerel para birimini aşırı değerli hale getirir ve imalat ile ihracat sektörlerinin rekabet gücünü zayıflatır. “Hollanda hastalığı” (Dutch disease) olarak bilinen bu süreç, ekonominin çeşitlenmesini engeller ve üretken sektörleri sistematik olarak tasfiye eder. Tekstil, hazır giyim ya da gıda işleme gibi emek-yoğun sektörler gerilerken, petrol çıkarımıyla bunlara bağlı finans, inşaat ve büyük ölçekli altyapı projeleri gibi yüksek rant üreten dar alanlar ekonomiye hakimhale gelir. Sonuç olarak geniş ve örgütlü bir ücretli emek tabanı oluşamaz. Petrol gelirlerinde sürekliliğin olmayışı ve gelir akışının dışa bağımlılığı da kırılganlığı arttırır. Enerji fiyatlarının düştüğü dönemlerde, ekonomi bu kez sert bir daralma ile karşı karşıya kalır. Gelirler hızla azalır, kamu harcamaları kısılır ve krizin maliyeti doğrudan halka yüklenir.
Emekçi kadınların bu ekonomik düzendeki yeriyse genellikle dile pek getirilmeyen önemli meselelerden biridir. Yapısı itibariyle kaynak ekonomisi kadınların emek piyasasına katılımını sınırlar. Bunun temel sebeplerinden biri hidrokarbon sektörünün yüksek sermaye ve teknoloji yoğunluklu, fakat düşük emek gereksinimli olmasıdır. Enerji fiyatlarının yüksek seyrettiği dönemlerde bile, diğer imalat sektörlerine göre kısıtlı istihdam olanağı yaratır. Kadın emeğinin yoğunlaştığı tekstil, hizmetler ve hafif sanayi gibi alanlar ise Hollanda hastalığının etkisiyle geriler. Böylece kadınların ücretli iş gücüne katılabileceği alanlar daralır. Aynı zamanda rant gelirlerine dayalı kamu harcamaları ve koşullu yardımlar, hane içi bağımlılık ilişkilerini güçlendirir. Geçim, üretimden ziyade devletin dağıttığı kaynaklara bağlandıkça kadınların ekonomik özerklik kazanma imkanı zayıflar. Sonuç olarak kadın emeği hane içi ve çoğu zaman ücretsiz üretimle sınırlanır.
Başkanın Adamları
Rıza üretimi ve rejimin devamlılığı açısından gelirlerin gizliliği de en az büyüklüğü kadar belirleyicidir. Petrol gelirleri sadece halka zaman zaman dağıtılan bir sus payı değil, aynı zamanda iktidarın kendi toplumsal koalisyonunu ayakta tutmasının temel aracıdır. Bunlar çoğu zaman bütçe dışında tutulur, farklı fonlar üzerinden yönetilir ya da sistematik olarak eksik raporlanır. Özellikle petrol şirketlerinin devlet kontrolünde olduğu durumlarda, ne kadar gelir elde edildiğini ve nasıl kullanıldığını şeffaf biçimde izlemek neredeyse imkansızdır. Bu da siyasal iktidarın denetlenemeyen bir mali güç biriktirmesi anlamına gelir. Kamuoyunun ve hatta çoğu zaman devletin kendi kurumlarının bile erişemediği bu kaynak, iktidarın elinde sürekli erişilebilir bir tür “örtülü ödenek” yaratır ve keyfi tasarruf alanını genişletir. Bu kaynaklar rejimin devamını sağlayan çekirdek aktörlere aktarılır. Bürokrasi, iş çevreleri ve diğer iktidara yakın aktörler, bu dağıtım mekanizmasının başlıca alıcıları haline gelir. Ekonomik kaynaklara erişimin hiyerarşisi, siyasi sadakat üzerinden belirlenir.
Ancak özellikle petrol fiyatlarının düştüğü ekonomik daralma dönemlerinde, küçülen rantın nasıl paylaşılacağı meselesi yalnızca sadakat ilişkileriyle yönetilemez hale gelir. Toplumsal rızanın üretilemediği bu koşullarda, siyasal iktidar baskı aygıtlarına daha yoğun biçimde başvuracaktır. Doğrudan devletin kasasına giren petrol gelirleri sayesinde iktidar, kendi sadık ordusunu, güvenlik güçlerini ve paramiliter yapılarını besleyebilir. Çok bilinen bir örnek olarak, Rusya’nın bugün yaklaşık 900 bin kişilik bir polis teşkilatına yılda yaklaşık 40 milyar dolar harcadığı tahmin ediliyor. Bu da her 100 bin kişiye yaklaşık 630 polis düştüğü anlamına geliyor. Basit bir kıyaslama yapmak gerekirse, 100 bin kişiye düşen polis sayısı ABD’de yaklaşık 250, Avrupa Birliği ortalamasında 330, İran’da 300 ve Türkiye’de (jandarma hariç) 400 civarında. Aynı zamanda savunma harcamalarına da bakmak bir fikir verebilir. Mesela, Suudi Arabistan’ın 2024’te yalnızca askerî harcamalar yaklaşık 80 milyar dolar seviyesindeyken, iç güvenlik ve kolluk harcamaları birlikte düşünüldüğünde bu rakam 100 milyar doların üzerine çıkmaktadır. [5]
Özet olarak petrol rejimleri, rızaya dayanan bir meşruiyet üretmek yerine, rant dağıtımı ve zor kullanımı arasında kurdukları dengeyle varlıklarını sürdürür. Bu düzende toplumsal muhalefetin örgütlenmesi ve siyasal değişim taleplerini dile getirmesi çok daha zor ve maliyetli hale gelir. Peki bu otoriterleşme ve rant düzeni sarmalından kaçış mümkün mü? Tarihsel deneyim bize bu konuda ne anlatıyor?
Otoriterleştiremediklerimizden miydiniz?
1920’lerden 1960’ların sonuna kadar küresel petrol piyasası büyük ölçüde “Seven Sisters” olarak bilinen kartelin hakimiyeti altındaydı. Bu dönemde çoğunluğu sömürgeler olmak üzere birçok ülkenin petrol gelirleri büyük çok uluslu şirketler tarafından kontrol ediliyordu. Ancak sömürgeciliğin çözülmesiyle birlikte bağımsızlığını kazanan ülkeler, 1960’ların sonu ve özellikle 1970’lerde petrol kaynakları üzerindeki egemenliği geri almak ve ekonomik bağımsızlığı tesis etmek amacıyla kapsamlı devletleştirme süreçlerine yöneldi. Ne var ki bu süreç, halklar için gerçek bir ekonomik özgürleşme yaratmadı. Birçok durumda bağımlılık ilişkileri ortadan kalkmak yerine sadece biçim değiştirdi. Uluslararası şirketlere olan bağımlılık, yerini siyasal iktidara olan bağımlılığa bıraktı. Petrol gelirlerinin devletin elinde toplanması, otoriter rejimlerin kurulmasını ve mevcut olanların güçlenmesini kolaylaştırdı. Orta Doğu ve Afrika’daki pek çok ülkede, petrol gelirleri iktidarın mali ve askeri gücünü arttıran bir araç haline geldi. Libya’da Kaddafi, Irak’ta Baas rejimi, İran’da Şah yönetimi ve Suudi Arabistan’da monarşi, farklı siyasal diller kullansalar da aynı kaynağa yaslandılar ve benzer rejimler inşa ettiler.
Petrol zenginliği şans mı lanet mi tartışmasında Norveç sıklıkla istisna olarak öne sürülür. Norveç’te ilk petrol kaynakları görece geç bir tarihte, 1969’da keşfedilmiş ve üretim 1971 yılında başlamıştı. 1972 yılında kurulan devlet petrol şirketi Statoil (bugünkü adıyla Equinor), hala Norveç petrol ve doğal gaz sektöründeki en büyük ve en etkili aktör konumunda. Bu süreçte devletin petrol gelirleri görece daha şeffaf biçimde yönetildi ve bu gelirlerin önemli bir kısmı kısa vadeli siyasi hesapların dışında tutuldu. Ancak Norveç örneği, çoğu zaman tarihsel bağlamından koparılarak anlatılır. Norveç, petrol keşfedildiğinde zaten sanayileşmiş ve dünya ekonomisinin merkezinde yer alan zengin bir Avrupa ülkesiydi. Güçlü sendikalar, yerleşik parlamenter gelenek ve oturmuş bir vergi sistemi petrol gelirlerinden önce de vardı. Üstelik Norveç, petrol gelirlerini küresel kapitalist sistemin sunduğu avantajlardan bağımsız biçimde biriktirmedi. Avrupa merkezli ekonomik ve siyasal düzenin sunduğu istikrar, ticaret ağları ve sermaye birikimi imkanları da bu sürecin önemli bir parçasıydı. Norveç aynı zamanda NATO ve genel olarak Batı güvenlik sisteminin içinde yer aldığı için, Orta Doğu’daki birçok petrol ülkesi gibi sürekli askeri tehditler, darbeler ya da bölgesel çatışmalarla yüzleşmek zorunda kalmadı. Yani petrol zayıf bir devleti dönüştürmedi, zaten güçlü olan bir yapının üzerine eklendi.
Sonuç olarak dünyadaki örnekler bize ana hatlarıyla şunu gösteriyor: Petrol zenginliği, çoğu zaman hayal edildiği gibi bir refah kapısı değil, devlet-toplum ilişkisinde bir kırılma noktasıdır. Bu durumda Türkiye için asıl soru “petrolümüz olsaydı zengin olur muyduk?” değil, “mevcut siyasi sistem ile petrol gelirleri birleşseydi nasıl bir ülkede yaşardık?” sorusudur. Halihazırda, içinde bulunduğumuz rant düzeninde servet gitgide dar bir zümrenin elinde toplanırken, emekçi sınıflar gün geçtikçe daha düşük ücretlere, daha ağır çalışma koşullarına ve derinleşen bir yoksullaşmaya mahkum oluyor. Böyle bir düzende petrol varlığının mevcut eşitsizlikleri siyasal iktidarın ve hakim sınıfların lehine daha da derinleştireceğini öngörmek zor değil. İşçi sınıfının üretimden gelen temsil gücünün zayıflaması, muhalefetin tamamen boğulması, mutlak bir polis devletinin teşekkülü ve mevcut otoriter rejimin daha da derinleşmesi ilk akla gelen sonuçlar.
Bunların yanı sıra, Irak ve Suriye’den sonra Venezuela ve İran’da yaşananlar da petrolün hiçbir zaman yalnızca bir iç politika meselesi olmadığını bize bir kez daha hatırlatıyor. Kaynak zenginliğinin iç savaşla ve küresel emperyalist saldırılarla ilişkisini ise bir sonraki yazıda tartışalım.
[1] The Energy Institute, Statistical Review of World Energy 2024. [2] Michael L. Ross. The oil curse: How petroleum wealth shapes the development of nations. Princeton University Press, 2013. Sayfa 5 [3] Hamza Khalilov ve Ramil Huseyn. "Impact of oil revenue spending on income distribution: The case of Azerbaijan". Economic Alternatives 4 (2021): 622-639. [4] Ross 2013, sayfa 5-6. [5] Saudi Ministry of Finance, Budget Statement FY 2024.




