Yeni yıla girmeden yasalaşacağı “müjdelenen” 11. Yargı Paketi, taslak hâlinin kamuoyuyla paylaşılmasından bu yana ciddi tartışmalar yarattı. Kamuoyunda oluşan yoğun tepkiler sonucunda kimi düzenlemeler taslak metinden çıkarıldı. Bu haliyle metin Meclis Adalet Komisyonu’ndan geçti ve önümüzdeki günlerde TBMM Genel Kurulu’na gelmesi bekleniyor. Bu sırada, Adalet Bakanı 12. Yargı Paketi’ne ilişkin hazırlıkların da tamamlamış olduğunu duyurmuş oldu.
Yargı paketlerinin ilki 24 Ekim 2019 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmişti. O zamandan bu zamana yasalaşmış on yargı paketi var. Bu paketler, Adalet Bakanlığı’nın 2009 yılında hazırlamış olduğu Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’nde dile getirilen hedefleri gerçekleştirmek üzere “yargıda reform” adına çıkarılan yasa metinleri esasında. İktidar cephesinde bugüne değin çıkarılan yargı paketleriyle yargıda yapılan reform özetle “hukuk devletinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, etkin ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin oluşturulması yönünde önemli mesafeler kaydedildiği” şeklinde yorumlanıyor.
Peki bizim hakikatimiz ne? Elimizde, yargının Saray rejiminin aparatı haline getirildiği ve muhalefeti baskılamak için kullanıldığı gerçekliği var. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları ilk derece mahkemeleri tarafından dahi uygulanmıyor. Şafak baskınları, gözaltı, adli kontrol ve yurtdışı çıkış yasaklarının normalleştirilmesi, tutuklamanın istisna halinden çıkarılıp kural haline getirilmesi arzulanıyor. Siyasi saiklerle binlerce yurttaş hapishanelerde tutsak.
Hak ve özgürlükler alanı iktidar eliyle sistematik biçimde daraltılıyor. İşçiler patronlar tarafından kayıt dışı ve düşük ücretlerle hiçbir güvencesi olmaksızın çalıştırılıyor, bu düzene boyun eğmediğinde karşısına devletin polisi dikiliyor. Yasalar uygulanmadığı, uygulamayanlar da denetlenmediği için kadınlar sokak ortasında öldürülüyor; şiddet cezasız kalıyor. LGBTİ+’lar açıkça hedef gösteriliyor, nefret söylemi bilinçli şekilde köpürtülüyor. Çocuklar MESEM’lerde katlediliyor; patronlar yargılanmazken bu sömürü düzenini ve sorumlularını faş eden 16 genç tutuklanıyor. Onurlu, eşit, insana yaraşır bir yaşam hakkının tesisi devletin asli sorumluluğuyken, mevcut iktidar bu sorumluluğun hesabını vermek bir yana açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ettiği emeklilere “maaşlar, uzun yaşadığınız için düşük” diyebilme cüretini gösteriyor. İşte size “kaydedilen önemli mesafe”.
Şu hâlde, başındaki numarayı saymazsak ilerleme namına hiçbir özelliği bulunmayan yargı paketlerinin, iktidarın inşa etmeye çalıştığı siyasal ve toplumsal düzenin oldukça işlevsel araçlarından biri olduğu aşikâr. Fikrimce bu işlevselliğin beslendiği kaynaklardan biri de bu paketlerin yani yasaların yapılış biçimi.
Paket kanun dediğimiz, aynı temada olması şartıyla birden fazla kanunda yani birden fazla konuda aynı anda değişiklik öngören/yapan yasa metinleri. Yasa metinleri/yasalar nasıl yapılır diye bakacak olur ve kabaca tarifine girişirsek; yasa yapma süreci, merkezine halkın iradesini ve yararını alan kolektif bir karar süreci olmalıdır. Bir grubun ihtiyacına ya da kısa vadeli hesaplara yönelik çözümler üretmek için değil halkın ihtiyaçlarını gidermeye dönük çözümler üretmeyi amaçlamalıdır. Yasa olacak metin kapalı kapılar ardında hazırlanmamalı, bu metinler, ilgili toplumsal kesimlerin, sendikanın yahut meslek odalarının yahut sivil toplum örgütlerinin katılımıyla şekillenen, üzerine tartışılan, geriye dönüp bakıldığında sorgulanabilirliği baki olan süreçlerin çıktısı olmalıdır. Bu çıktılar, halkın iradesini temsil eden Meclis çatısı altında, tartışma ve müzakere zemininde, muhalefetin sözünün karşılık bulabildiği bir yasama süreciyle nihayetlendirilmelidir.
Saray Rejimi, bu süreci her yönüyle baltalamış durumda. En başta, bu paketlerden her şey ama her şey çıkabiliyor zira adı paket ama baştan sona torba kanun yöntemiyle oluşturuluyor. Ne farkı var? Paket kanun için az evvel bir tema birliği şartından söz etmiştik ya, işte torba kanunda o da yok. Memlekete dair ne varsa sermayeye peşkeş çekmeye, toplumsal muhalefet üzerinde baskı yaratmaya, hak ve özgürlük alanını daraltmaya yasal zemin oluşturacak düzenlemeler atılıyor bu torbalara, paketlere.
Öte yandan, metinler, iktidar cenahının kendi ihtiyaçları ya da yandaşlarının talepleri doğrultusunda şekilleniyor, yurttaşlar ise yasa yapma sürecinin dışına itiliyor. Bu pratiğin ağır sonuçlarını 11. Yargı Paketi’yle yaşıyoruz örneğin. Malum paketin içinde bir 27. madde var ki…Adına infaz düzenlemesi dense de bildiğimiz af niteliğinde bir düzenleme ve 6 Şubat Depreminde yaşamını yitiren insanların ölümünden sorumlu olan failler için cezasızlık sonucunu doğuruyor. Bu değişikliğin kıyısına köşesine dahil edilmemiş olan ve depremde yakınlarını kaybeden yurttaşlar soruyor; “Biz affetmedik, siz hangi hakla affediyorsunuz?” Sahi hangi hakla? Ya da biz “hangi saikle?” diye soralım…
Bu noktada, iktidarın inşaat sermayesiyle kurduğu ilişkiye odaklanmamız gerek. Depremden etkilenen bölgelerin yeniden inşa süreci, halkın barınma hakkını, sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkını merkeze alan bir anlayışla değil, yandaş müteahhitler için sermaye birikim alanı tesis etme amacıyla yürütülüyor. İktidar, bu süreci depremden etkilenen ve muhalif bölgelerde yaşayan halkı kentin çeperlerine itme yönündeki müdahalelerin aracı olarak görüyor bir yandan da. İşte, iktidarın bu siyasi tercihleri ile sermayenin her durum ve şart altında bedelin halka ödetildiği bir sorumsuzluk ve cezasızlık teminatı talebi birleştiğinde, ortaya çıkan da 27. Madde oluyor.
Kapalı kapılar ardında hazırlanan yargı paketlerinin taslak hâllerinin kamuoyuna sızdırılması meselesi var bir de. Sızdırılan bu taslaklarda, farklı toplumsal kesimlere yönelen müdahalelere, bu kesimleri yok saymaya/hedef göstermeye dönük düzenlemelerle muhakkak ki karşılaşıyoruz. Alışılagelmiş bu uygulamanın siyasi bir hedefi var elbet; yarattığı tartışma başlıkları ile toplumsal muhalefetin politik gücünün bölünmesine ve cılızlaştırılmasına neden olmak…En nihayetinde bu paketler, halkın iradesiyle seçilmiş milletvekillerinin tutsak edildiği bir Meclis gerçekliğinde, “kabul edenler” ve “etmeyenler” ikiliğine sıkıştırılmış yasama faaliyetiyle yasa vasfını almış sayılıyor ki geriye de iktidarın halka karşı elde ettikleri zaferin pozları!
Ezcümle, mevcut yasa yapma biçimi, işçileri, gençleri, kadınları, LGBTİ+’ları ve çocukları kendi yaşamlarını doğrudan etkileyen yasa yapma süreçlerinin dışına itmiş; halkın, doğanın ve hayvanların geleceğini sermayenin ve iktidarın siyasal çıkarlarına teslim etmiştir. “Yargı reformu” adı altında çıkarılacak her yeni paket, yargıyı iktidarın aparatı haline getiren bu düzeni sürdürmekten ve dahi kalıcılaştırmaktan ibarettir.
Bugün toplumsal muhalefetin ortak mücadele alanlarından biri de yargı alanını ve siyasal-toplumsal yaşamın tamamını paketler siyasetiyle yeniden dizayn etmeye yönelen bu bütünlüklü saldırıya karşı olmalıdır.




