Maliyet Değil Can: Yaşam Hakkı, Türcülük ve Sermaye Düzeni

Yeliz Yiğit9 Haziran 2026

“Yaşama saygı, hayatta emin olduğumuz tek şeyin yaşadığımız ve yaşamımızı sürdürme isteğimiz olduğunu söyler. Bu, kendimizden başka tüm canlılarla paylaştığımız bir şeydir. Öyleyse tüm canlıların kardeşleriyiz ve kendimize gösterilmesini istediğimiz ilgi ve saygıyı onlara göstermek zorundayız.”[1]

Albert Schweitzer’in “yaşama saygı” felsefesi, insanın dünyayla kurduğu ilişkiye basit ama sarsıcı bir yerden bakar: Yaşayan her varlık yaşamını sürdürmek ister. İnsan kendi yaşamını değerli bulurken, başka canlıların yaşama isteğini yok sayamaz. Çünkü yaşam, yalnızca insana ait bir ayrıcalık değil; insanın da içinde olduğu ortak varoluş alanıdır. Schweitzer’in “Ben yaşamak isteyen bir yaşamım; yaşamak isteyen yaşamların ortasındayım” düşüncesi de tam olarak bu etik zemine işaret eder. Bu etik zemin, bizi hayvanlarla kurduğumuz ilişkinin en temel sorusuna götürür: Hangi yaşamları değerli, hangilerini değersiz sayıyoruz? Hangi canlıların acısını görünür, hangilerinin ölümünü olağan kabul ediyoruz? Hayvanların yaşamı neden insanın çıkarına, konforuna, mülkiyetine ya da güvenlik algısına göre tartışılabilir hale geliyor?

Türcülük, bu ayrımın ideolojik adıdır. İnsan türüne ait olmayı üstünlük nedeni sayan, diğer canlıların çıkarlarını, acılarını ve yaşam iradelerini ikincilleştiren bu bakış; hayvanlara yönelen şiddeti yalnızca mümkün kılmaz, aynı zamanda sıradanlaştırır. Peter Singer’ın[2] türcülük eleştirisi, insan dışı hayvanların çıkarlarının sırf insan olmadıkları için yok sayılamayacağını vurgular; Tom Regan[3] ise hayvanların yalnızca insan amaçları için kullanılacak kaynaklar değil, kendi yaşamlarının öznesi olan varlıklar olduğunu savunur. Tam da bu nedenle yaşam hakkı, merhametle ya da insan tarafından hayvana bahşedilecek bir lütufla açıklanamayacak kadar temel bir haktır. Bir canlıyı “sevdiğimiz” ya da ona “acıdığımız” için değil, onun yaşamı kendisi için değerli olduğu için savunuruz. Bir köpeğin, bir kedinin, bir atın, bir ineğin, bir kuşun ya da sokakta adı bile bilinmeden öldürülen herhangi bir canlının yaşamı; insanın ona verdiği ekonomik, duygusal, hukuki ya da idari değerle ölçülemez.

Katliam Yasası ve İhlal Rejiminin Derinleşmesi

Bugün Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddeti ve katliam yasası sonrası derinleşen ihlal rejimini tam da buradan okumak gerekir. Mesele yalnızca tekil faillerin işlediği suçlar değil; yaşamı değersizleştiren, hayvanları “risk”, “yük”, “maliyet”, “şikâyet konusu”, “toplanacak unsur” ya da “barınak kapasitesi” olarak gören mevcut düzenin kendisidir.

30 Temmuz 2024’te kabul edilen ve 2 Ağustos 2024’te Resmî Gazete’de yayımlanan 7527 sayılı yasa değişikliği, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda köklü değişiklikler yaptı. Bu değişiklik “koruma” diliyle sunuldu; ancak sahada yaşam hakkı savunucuları açısından sokaklardan, kampüslerden, parklardan ve kamusal alanlardan toplama, kapatma ve öldürme ihtimalini büyüten bir eşik anlamına geldi. Anayasa Mahkemesi’nin bu düzenlemeye ilişkin iptal taleplerini reddetmesi ise yaşam hakkı mücadelesinin önündeki hukuki ve politik zemini daha da ağırlaştırdı.

Burada altı çizilmesi gereken şey şudur: Yasa, hayvanlara yönelik şiddeti sıfırdan yaratmadı. Bu ülkede hayvanlar yasadan önce de zehirleniyor, vuruluyor, işkence görüyor, cinsel şiddete maruz bırakılıyor, barınaklarda ölüme terk ediliyor, belediye araçlarıyla kaybediliyor; failler çoğu zaman cezasız bırakılıyordu. Ancak yasa, zaten var olan türcü şiddete yeni bir idari zemin, yeni bir meşruiyet ve yeni bir hız kazandırdı.

Yasa sonrasında sahada değişen şey yalnızca hukuki çerçeve olmadı. Belediyelerin toplama uygulamaları hızlandı; sokaktan barınağa taşınan hayvan sayısı arttı, ancak barınak kapasitesi, veteriner kadrosu ve bakım altyapısı bu artışa eşlik etmedi. Kampüslerden, parklardan ve mahallelerden koparılan hayvanlar; “koruma” diliyle meşrulaştırılan ama pratikte kapatma, kaybetme ve belirsizleştirme anlamına gelen idari uygulamaların konusu haline getirildi.

Kayıt Tutmak: Görünmezleştirilen Şiddete Karşı Politik Hafıza

Bu koşullarda kayıt tutmak, yalnızca veri toplamak değil; görünmezleştirilen şiddete tanıklık etmek anlamına gelir. Yaşadıkları mahallelerde söz konusu yasa değişikliğinden sonra örgütlenen İstanbul Kadıköy Osmanağa Gönüllüleri ile Haydarpaşa-Rasimpaşa Gönüllüleri, 2026 Şubat ayından itibaren medyaya yansıyan yaşam hakkı ihlallerini aylık raporlarla kayıt altına almaya başladı. Katliam yasasından sonra giderek artan ihlalleri görünür kılmak ve medyanın bu alandaki rolünü tartışmaya açmak amacıyla hazırlanan bu raporlar; bireysel şiddet vakalarının yanı sıra, devletin farklı kurumları eliyle sistematikleşen kitlesel yaşam hakkı ihlallerinin görünmezleştirilmesine ve olağanlaştırılmasına karşı politik hafıza oluşturuyor.

Bu raporlar, sistemin “münferit” diyerek görünmez kıldığı ihlallerin izini sürüyor; her ölümün, her toplamanın, her zehirlemenin, her barınak ihmalinin, hayvanları üretim ve ticaret nesnesine çeviren her sömürü biçiminin ve her cezasızlık pratiğinin arkasındaki politik düzeni görünür kılıyor.

Şubat, Mart ve Nisan 2026’yı kapsayan üç aylık kesit birlikte değerlendirildiğinde, katliam yasası sonrası derinleşen ihlal rejiminin yalnızca tekil şiddet vakalarından ibaret olmadığı açıkça görülüyor. Şubat ayında basına yansıyan 25 yaşam hakkı ihlali 14 farklı şehirde kayda geçerken; Mart ayında medyaya ve sosyal medyaya yansıyan toplam ihlal sayısı 37’ye, Nisan ayında ise 42’ye yükseliyor. Böylece yalnızca üç aylık dönemde en az 104 görünür yaşam hakkı ihlali kaydı ortaya çıkıyor.[4]

Bu dönemin en çarpıcı eğilimlerinden biri de barınak bağlantılı ihlallerin görünürleşmeye başlamasıdır. Şubat ve Mart aylarında barınaklarda yaşanan ihlallerin yalnızca küçük bir kısmı medyaya yansırken, Nisan ayında 11 barınak bağlantılı kayıt tespit edildi. Rize Fındıklı’dan İzmir Menderes’e, Yalova’dan İstanbul Esenyurt’a, Konya Ilgın’dan Bolu’ya uzanan bu kayıtlarda aynı başlıklar tekrar ediyor: açlık, hijyen sorunu, kapasite yetersizliği, toplu ölüm ve hayvanların akıbetinin belirsiz kalması. Bu tablo, sorunun tekil belediye ihmalleriyle açıklanamayacağını; barınakların sokaktan toplama politikasının son durağı, hayvanların görünmez kılındığı kapalı alanlar ve ölüm riskinin yoğunlaştığı mekânlar olarak işlediğini gösteriyor. Ana akım medyada çoğu zaman yer bulamayan bu ihlaller, gönüllülerin, mahalle sakinlerinin ve yaşam hakkı savunucularının ısrarlı takibi olmasa büyük ölçüde kayda geçmeyecekti.[4]

Üstelik bu sayı, hayvanlara yönelik şiddetin tamamını değil; yalnızca medyaya, sosyal medyaya ya da kamuoyuna yansıyabilen kısmını gösteriyor. Barınaklar, kapalı bakım alanları, belediye araçları, kırsal bölgeler, üretim ve ticaret zincirleri, süt, yumurta ve et endüstrisinin kapalı işletmeleri gibi denetimin sınırlı olduğu alanlarda yaşanan birçok ihlal görünmez kalmaya devam ediyor. Dahası, bu alanlarda şiddet çoğu zaman “ihlal” olarak bile adlandırılmıyor; üretim, verimlilik, gıda, ticaret ve piyasa dili içinde olağanlaştırılıyor.

Bu üç aylık tabloda doğrudan öldürme, zehirleme, işkence, cinsel şiddet, araçla ezme, ateşli silah kullanımı, kesici aletle öldürme, avcılık, hayvan ticareti, kaçakçılık, barınakta ihmal ve cezasızlık aynı şiddet rejiminin parçaları olarak karşımıza çıkıyor. Bu çeşitlilik, hayvanlara yönelik şiddetin yalnızca bireysel saldırılarla sınırlı olmadığını; ekonomik çıkar ilişkileri, medya dili, belediye pratikleri, hukuki boşluklar, türcü kültür ve cezasızlıkla iç içe geçmiş yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor.

Cezasızlık ise bu tablonun tamamlayıcı halkasıdır. Üç aylık dönemde kayıtlara geçen vakalarda örüntü değişmiyor: Tutuksuz yargılama, para cezasıyla geçiştirme, yetersiz yaptırım ya da sürecin soruşturma aşamasında bırakılması. Ağır şiddet içeren dosyalarda dahi caydırıcı kararların sınırlı kalması, yalnızca tek tek vakalarda adaletin sağlanamaması anlamına gelmez; aynı zamanda yeni ihlaller için cesaretlendirici bir zemin yaratır. Cezasızlık, şiddeti durdurmayan değil, yeniden üreten bir mekanizmadır.

Üç aylık kesitin en çarpıcı yanlarından biri de hedef gösterme kayıtlarının sürekliliğidir. Şubat ayında 8, Mart ayında 19, Nisan ayında 15 hedef gösterme kaydı tespit edilmesi; hayvanlara yönelik şiddetin yalnızca fiziksel eylemlerle değil, söylemle de üretildiğini ortaya koyuyor. Sokakta yaşayan hayvanları “tehdit”, “sorun”, “risk” ya da “asayiş meselesi” olarak kodlayan dil; toplama, kapatma ve öldürme politikalarının toplumsal zeminini hazırlıyor. Önce dil öldürür; ardından yasa, uygulama ve cezasızlık gelir.

Medya bu süreçte yalnızca pasif bir aktarım aracı değil, aktif bir taraf olarak işlev görüyor. Üç ay boyunca kayıtlara geçen hedef gösterme haberleri, hayvanları “tehlike”, “sorun”, “saldırı”, “başıboş” ve “asayiş meselesi” olarak kodladı. Bu dil, toplama ve kapatma politikalarının toplumsal zeminini hazırlarken; belediyeler üzerindeki kamuoyu baskısını yaşam hakkı lehine değil, hayvanların ortadan kaldırılması yönünde kuruyor. Aynı dönemde barınaklardaki açlık, hijyen sorunları, toplu ölümler ve kayıplar ise büyük ölçüde görmezden gelindi; bu vakalar çoğu zaman ancak sosyal medya baskısı oluştuktan sonra haber olabildi. Medyanın neyi görünür kıldığı, neyi sıradan saydığı tesadüf değildir.

Bu seçici görünürlük, kapitalist düzenin yaşama biçtiği değerle de örtüşür. Resmî açıklamayla, operasyon fotoğrafıyla ve güvenlik diliyle dolaşıma sokulan haber kolayca yayılır; barınaktaki açlık ise görünür bir “başarı”, piyasa değeri ya da kurumsal zafer üretmediği için sessizleştirilir. Sokaktaki köpek “risk” olarak haberleştirildiğinde de barınaktaki köpek “kapasite” içinde kaybolduğunda da aynı şey olur: can, kendi yaşamı için değil; yönetilecek sorun, gider kalemi ya da sessiz fazlalık olarak görülür.

Canın Maliyete Çevrildiği Düzen

Bu tablo yalnızca hayvanlara yönelik şiddetin arttığını göstermiyor; aynı zamanda yaşamın hangi koşullarda görünür, hangi koşullarda değersiz, hangi koşullarda yönetilebilir bir fazlalık sayıldığını da gösteriyor. Tam da bu noktada Marx’ın kapitalizm eleştirisi, yaşam hakkı ihlallerini merhamet ya da bireysel kötülük sınırından çıkarıp düzenin merkezine yerleştirir. Çünkü kapitalist akıl için can, yaşadığı, hissettiği, acı çektiği için değil; üretilebildiği, satılabildiği, kapatılabildiği, yönetilebildiği ya da maliyet hesabına sokulabildiği ölçüde hesaba katılır. Canın kendisi değil; ondan çıkarılacak kâr, ona biçilecek maliyet ve ona yüklenen risk görünür olur.

Marx, Kapital’de[5] bugünkü anlamıyla bir hayvan hakları kuramı kurmaz; bunu ona söyletmeye çalışmak hem teorik olarak zayıf hem de politik olarak gereksiz olur. Fakat Kapital bize kapitalist düzenin yaşamla kurduğu ilişkiyi anlamak için çok güçlü bir zemin sunar. Marx, kapitalist toplumda nesnelerin, emeğin, doğanın, zamanın ve bedenlerin nasıl değer ilişkileri içine çekildiğini gösterir. Meta, kullanım-değeri, değişim-değeri, artı-değer, sermaye, kâr ve rant gibi kavramlar; yalnızca ekonomiyi değil, hangi yaşamların değerli, verimli, işe yarar ya da gözden çıkarılabilir sayıldığını da düşünmemizi sağlar.

Bu çerçeveden bakıldığında hayvanların kapitalist düzende konumlandırılışı tesadüf değildir. Çiftlikteki hayvan “ürün”, süt endüstrisindeki inek “verim”, mezbahaya götürülen koyun “et”, petshopta satılan hayvan “mal”, sokaktaki köpek “risk”, mahalledeki kedi “şikâyet konusu”, barınaktaki hayvan “kapasite yükü”, ormandaki canlı ise maden, inşaat ve enerji sermayesi açısından “engel” olarak kodlanır. Hepsinde ortak olan şey şudur: Yaşam, kendinde değer taşıdığı için değil; sermayeye, mülkiyete, verime, güvenliğe, tüketime ya da yönetime bağlanabildiği ölçüde görünür olur. Bu bağ kurulamadığında ise can “fazlalık”, “yük”, “risk”, “zararlı”, “başıboş”, “sahipsiz” ya da “maliyet” olarak işaretlenir.

İşte “maliyet değil can” derken itiraz ettiğimiz şey tam olarak budur. Biz, hayvanların belediye bütçesinde gider kalemi, barınak kayıtlarında sayı, medya dilinde tehdit, hukukta tali mesele, siyasette oy hesabı, piyasada ürün olarak görülmesine itiraz ediyoruz. Çünkü yaşam hakkı, maliyet hesabına tabi tutulduğu anda hak olmaktan çıkar. Bir canlının yaşayıp yaşamayacağı bütçeye, kapasiteye, verimliliğe, şikâyete, rant hesabına ya da piyasa değerine bağlandığında artık korumadan değil; yönetilen bir şiddet rejiminden söz ederiz.

Türcülük Meşrulaştırır, Kapitalizm Örgütler

Bu nedenle hayvanlara yönelik yaşam hakkı ihlallerini yalnızca “vicdansızlık” olarak adlandırmak meseleyi eksik bırakır. Elbette vicdansızlık vardır; ama daha derinde, canı değersizleştiren ve yaşamı yönetilebilir kategorilere bölen bir düzen aklı işler. Bu akıl bazı hayatları korunmaya değer, bazılarını öldürülebilir; bazılarını sahipli, bazılarını sahipsiz; bazılarını sevimli, bazılarını tehlikeli; bazılarını verimli, bazılarını yük ilan eder. Böylece şiddet, tekil bir kötülük olmaktan çıkar; idari, ekonomik ve kültürel olarak örgütlenmiş bir rejime dönüşür.

Türcülük, bu ayrımı ahlaki olarak meşrulaştırır. Kapitalizm ise bu ayrımı ekonomik ve idari olarak örgütler.

Bu yüzden yaşam hakkı mücadelesi, yalnızca hayvanseverlerin duygusal tepkisi değildir. Yaşam hakkı mücadelesi; canı mala, maliyete, üretim girdisine, güvenlik sorununa ve yönetilecek fazlalığa çeviren düzene karşı politik bir mücadeledir. Sosyalist bir yaşam hakkı politikası, hayvanları piyasanın insafına, belediyelerin bütçe hesabına, sermayenin kâr iştahına ve devletin güvenlikçi aklına terk etmeyi reddeder. Yaşamı kârın, mülkiyetin ve rantın karşısına; kamusal sorumluluğu, kolektif bakımı ve özgür ortak yaşamı merkeze alarak koyar.

Yaşama saygı, bu nedenle yalnızca bireysel bir ahlak çağrısı olarak kalamaz. Eğer yaşam hakkı gerçekten savunulacaksa, bu savunu hukukta, belediye politikalarında, kent planlamasında, barınak rejiminde, üretim ilişkilerinde, tarımda, gıda sisteminde ve örgütlü siyasal mücadelede karşılık bulmak zorundadır. Hayvanların yaşam hakkını savunmak, yalnızca hayvanları korumak değil; hangi hayatların değerli, hangilerinin gözden çıkarılabilir sayıldığına karar veren düzenle hesaplaşmaktır. Eğer sosyalist politika, sermayenin insan emeği üzerindeki sömürüsünü teşhir ederken aynı sermayenin hayvan bedenleri, doğa ve kent yaşamı üzerindeki tahakkümünü görmezden gelirse, özgürlük fikri eksik kalır.

Albert Schweitzer’in “yaşama saygı” felsefesiyle başladığımız yere buradan geri dönebiliriz: Yaşam yalnızca insana ait bir ayrıcalık değil, tüm canlıların ortak yaşama iradesidir. Bu iradeyi tanımayan her düzen, sonunda ölümü yönetmeye başlar. Bugün Türkiye’de katliam yasasıyla, barınak rejimiyle, hedef gösterici dille ve cezasızlıkla kurulan şey tam da budur: Yaşamı koruyan değil; yaşamı ayıran, sınıflandıran, kapatan ve gerektiğinde ortadan kaldıran bir düzen.

Bizim buna karşı sözümüz açıktır: Hayvanlar maliyet değildir. Kapasite sorunu değildir. Güvenlik başlığına sıkıştırılacak tehditler değildir. Belediye bütçesinde gider kalemi, medyada nefret nesnesi, piyasada mal, hukukta tali mesele değildir. Hayvanların yaşamı, insanın onlara biçtiği değerle ölçülemez. Her can, kendi varoluşu içinde değer taşır; acısı, korkusu, sevinci ve yaşama iradesiyle kendi hayatının öznesidir.

Yaşam hakkını savunmak, hayvanları sevmeye ya da onlara merhamet etmeye indirgenemez. Yaşam hakkını savunmak; öldürülebilir hayatlar üreten düzene, türcülüğün kurduğu hiyerarşiye, sermayenin canı mala çeviren aklına ve cezasızlığın failleri koruyan karanlığına karşı politik bir mücadeledir.

Maliyet değil can.

Merhamet değil hak.

Kapatma değil özgür yaşam. 

KAYNAKLAR
[1] Schweitzer, Albert. Civilization and Ethics: The Philosophy of Civilization, Part II. London: A. & C. Black, 1923. Ayrıca bkz. Schweitzer, Albert. Out of My Life and Thought: An Autobiography. Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1998. 
[2] Singer, Peter. Hayvan Özgürleşmesi. Çev. Hayrullah Doğan. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2005. 2. basım: 2018.
[3] Regan, Tom. Kafesler Boşalsın: Hayvan Haklarıyla Yüzleşmek. Çev. Serpil Çağlayan. İstanbul: İletişim Yayınları, 2017. 2. basım: 2022.
[4] Osmanağa Gönüllüleri ve Haydarpaşa-Rasimpaşa Gönüllüleri. Yaşam Hakkı İhlalleri Raporları: Şubat, Mart, Nisan 2026. Erişim: 
Şubat raporu: https://drive.google.com/file/d/19siLu3enfkvSJt9VRaINyOAxqmiPQtx7/view?usp=drive_link 
Mart raporu: https://drive.google.com/file/d/10JqJSHC0Mjl31KN1ccIP-3iKadjbvMmF/view?usp=drive_link 
Nisan raporu: https://drive.google.com/file/d/1vwutadbfKPzVTIwd3a2X5TRtR1RB9agj/view?usp=drive_link
[5] Marx, Karl. Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi. Cilt I-III. İstanbul: Yordam Kitap. 
Maliyet Değil Can: Yaşam Hakkı, Türcülük ve Sermaye Düzeni
0:00 / 0:00