Diğer Primatlar Sağa, İnsanlar Sola!

Ali Yalçın Göymen23 Haziran 2026

Burak Bilgehan Özpek, yakın zamanda sosyal medyaya düşen bir konuşmasında, solculuğun insan doğasıylaampirik olarak [ne demekse] uyumsuz olduğunu savunarak, insanın büyük idealler uğruna kendini feda etmeye veya kendi zararına ahlaki eylemlerde bulunmaya yatkın olmadığını ileri sürdü. Primatolojiden verdiği örneklerle, doğada zayıf olanın şiddete uğramamak için güçlünün yanında yer aldığını veya maruz kaldığı şiddeti (yükselen glikokortikoid seviyesini düşürmek için) kendinden daha zayıf olana aktardığını belirtip, bu durumun ‘ezilenlerin birleşip egemene başkaldıracağı yönündeki’ Marksist teorinin aksini kanıtladığını iddia etti. İnsanın binlerce yıldır değişmeyen, içgüdüsel ve “kusurlu” bir doğaya sahip olduğunu savunurken, hayatın ve siyasetin insanın “nasıl olması gerektiği” şeklindeki normatif idealler üzerinden değil, bu verili ve sabit insan gerçeği üzerinden okunması gerektiğini vurguladı.

Bu sözlerin gündeme oturmuş olmasının insan doğası ve solun güncel durumu hakkında tartışma açma fırsatı doğurmasının ötesinde pek değer verilecek bir yanı yok. Son 10 küsur yılda onca badireler atlatan toplumsal muhalefetin ve genel olarak Türkiye toplumunun demokratikleşme umutlarının katili olan 2 siyasi şahsiyetten birinin siyasi aklının insan doğası hakkındaki fikirleri ya da sola karşı düşmanca tavrı niçin kendimizi yormaya değsin ki? Üstelik edilen laflar sinizm sosuna bulanmış realist banalliğin ötesine gitmiyorken; özellikle de Marksizm’den anlaşılan şeyin sığlığı beyinleri yakıyorken. Hem okur hem de kendi açımdan sağ-liberal varoluşformlarını diğer primatlara bırakıp, evrimin başka bir fazına geçmeyi öneriyorum. Gelin solculuk kendini kendine zarar verecek şekilde feda etmek mi safsatasının yerine solculuğun insan türüne özgü hangi temel özelliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu ve bunun günümüzde devrimsel potansiyele sahip toplumsal bir hattı ifade etmeye devam edip etmediği sorusuna yoğunlaşalım.

İnsan Doğası: Toplumsal İlişkilerin Bir Bütünü 

Marksistler insan doğası, türsel varlık ve yabancılaşma kavramlarını, statik ve biyolojik birer tanımdan ziyade, tarihsel ve toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde sürekli yeniden kurulan dinamik yapılar olarak ele alırlar. Marksist gelenek bu kavramların birbirleri ile ilişkisine dair farklı yaklaşımlar geliştirmiştir. Ben kendi anladığım biçimiyle önceki cümlede bahsedilen dinamizmi açmaya çalışacağım. Kanımca Marksizmin temel ayırt edici yanı, insanı “nasıl olması gerektiği” üzerinden tanımlayan normatif bir özcülükten uzaklaşarak, onu toplumsal pratiğin ve üretim ilişkilerinin bir ürünü ve aynı zamanda kurucusu olarak konumlandırıyor olmasıdır. Dolayısıyla insanı ne kendiliğinden iyi ne de kötü, bencil ya da güç düşkünü olarak tanımlar.

İnsanı toplumsal pratiğin ve üretim ilişkilerinin hem ürünü hem de kurucusu kılan şey ise Marx’ın meşhur formülasyonunda ifadesini bulur: İnsan doğası, toplumsal ilişkilerin bir bütünüdür. Bu yaklaşım, somut bir bireyin toplum içinde var olmadan önce sahip olduğu, değişmez bir doğası olduğu fikrini reddeder. Ancak bu reddedişi insan doğasının var olmadığını ifade etmek için değil toplumsallığın insan doğasının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurgulamak amacıyla dile getirilmiştir. İnsan, dünyayı değiştirerek kendi ihtiyaçlarını karşılama sürecinde başkalarıyla kurduğu ilişkiler aracılığıyla kendini var eder ve bu ilişkiler aracılığıyla kendisini bir tür olarak doğal bütünlüğün içinde ayrıştırır.

Burada insan doğası tartışması dolayısıyla dile getirilen öz anlayışı, doğa dediğimiz şeyi bir türün diğer türlerle kendisine özgü biçimde geliştirdiği ilişkiler toplamı olarak kavrar. İnsan doğasının en ayırt edici özelliği ise bu anlamda “nesneleştirme kapasitesi”dir. İnsanlar, diğer canlılardan farklı olarak, özgür ve bilinçli bir faaliyet yürüterek kendi yaşamlarını ve çevrelerini şekillendirirler. Bu bilinçli faaliyet, sadece biyolojik hayatta kalma güdüsüyle sınırlı kalmaz; en temelinden başlayarak tatmin edilen ihtiyaçlar yenilerini doğurarak insanların kendi kapasitelerini tanıma, geleceği kolektif olarak hayal etme ve madden inşa etme yetilerini de geliştirir. Dolayısıyla insan doğasının iki temel belirleyeni olduğu iddia edilebilir: toplumsallık ve nesneleştirme kapasitesi. Bu ikisi insanı dinamik biçimde inşa eden ve herhangi bir değer yüklü bir tanımın dışına çıkaran özü oluştururlar. Onları diğer primatlardan ayıran da bu noktada belirir.

Türsel Varlık ve Özgür Faaliyet Olarak Emek

Marx’ın genç dönem eserlerinde sıkça kullandığı “türsel varlık” kavramı da insan doğası tartışması ile doğrudan ilintili kavramlardan birisidir. Kavram insan doğasını, insanın kendi yaşam faaliyetini bilincinin nesnesi yapabilme kapasitesi çerçevesinde tanımlar. Emek süreci, bu türsel varlığın gerçekleştirilme zeminidir; çünkü insan emek aracılığıyla sadece bir ürün ortaya koymaz, aynı zamanda kendi özünü -toplumsal olarak somutlaştırdığı nesneleştirme kapasitesini- de dışsallaştırır ve gerçekleştirir. Dolayısıyla emek her daim toplumsallık içinde kurulan, insanın maddeyi ve düşünceyi kendi iradesi doğrultusunda dönüştürmesini içeren özgür ve bilinçli bir faaliyeti tanımlar. Bir anlamda insan türünün kendisi ve dış doğa ile kendine özgü ilişki kurma biçimi anlamını taşır.

Marx’ın bu kavram dolayısıyla bir sosyopolitik ontoloji inşa ederek insan varlığının tarihsel çözümlemesine girişir. Bu çözümlemenin temel unsurları arasında kolektif üretim ve yaratıcılık; özyönetim ve geleceği icat etme ve dayanışma ve ilişkisellik bulunur. Bunlardan ilki insanların ihtiyaçlarını sadece bireysel olarak değil, toplumsal bir işbirliği içinde karşıladığını; bilgi, dil ve teknoloji gibi “genel zeka” ürünlerinin, türsel varlığın ortak birikimi olduğunu ifade eder. İkincisi insanın, yaşamı üzerinde söz sahibi olma ve “geleceği kolektif olarak icat etme” potansiyeline sahip olduğunu belirtir. Sonuncusu ise insanın esenliği, doğası gereği başkalarının esenliğiyle doğrudan bağlantılı olduğuna; türsel varlığın “ötekinden” kopuşla değil, ötekiyle kurulan karşılıklı tanıma ilişkisiyle tamamlandığı görüşünü dile getirir. Bir bütün olarak bakıldığında, Marx’ın insan anlayışı üzerine inşa ettiği ontolojinin aslında emeğin var ettiği imkanlar silsilesi olarak okunabileceğiniz söyleyebiliriz. Bu da emekten yana olanların, emeğin özgür gelişimini savunanların, bilin bakalım kimlerin, aslında insanlığın özgür gelişimini savunduğu anlamına gelir.

Yabancılaşma: İnsan Özünün Tersine Dönmesi

Peki yeryüzünde bolca emekçi ve hatırı sayılır sayıda solcu olmasına rağmen niçin böyle bir dünyada yaşıyoruz? Teknolojinin ve verimlilik artışının manuel emeğin değerini azaltmış olması Marksist ontolojiyi ya da solculuğu geçersiz mi kılıyor, yoksa toplumsal işleyişe dair, insan doğasının seyrine dair solun son dönemlerde karşılamakta zorlandığı bir sorunla mı karşı karşıyayız? Bu sorunların yanıtının merkezinde yabancılaşma yatıyor. Yabancılaşma teorisi insanın “gerçek özünden” kopması gibi romantik veya ahlaki bir düşüş olarak değil de bir “tersine dönme” mekanizması olarak tanımlandığında sorunun çözümüne önemli bir teorik katkı sunmaktadır. Basitçe tanımlamak gerekirse yabancılaşma, insanın kendi toplumsal güçlerinin ve nesneleştirme kapasitesinin, ona hükmeden yabancı bir güce (sermaye, devlet, piyasa) dönüşmesidir.

Yabancılaşma, insan doğası ile mevcut toplumsal ilişkiler arasındaki karşılıklı belirlenim ilişkisi çerçevesinde yaşanan bir başkalaşımdır. Bu başkalaşım, insanın sosyal doğasına rağmen değil, tam da bu doğa aracılığıyla gerçekleşir. İşbölümüne dayalı toplumsal ilişkiler çerçevesinde insanın nesneleştirme kapasitesinin diğer insanlara yönelmesi sonucu ortaya çıkar. Toplumsal sınıflar belirir ve sınıflar arasındaki mücadele içerisinde toplumun belirli bir kesimi, diğerini araçsallaştırdığı ölçüde yabancılaşma artar. Kapitalist toplumlarda insanın sosyalleşme, işbirliği yapma ve yaratma kapasiteleri, sermaye birikimi tarafından soğurulur ve bireyin kendi aleyhine işleyen bir tahakküm aracına dönüştürülür. Bu üretim biçiminin egemenliği altında ücretli emek ilişkisi temelinde emeğin yabancılaşması söz konusu olur. Bu yabancılaşma biçimi insanın ürettiği üründen, üretim faaliyetinden (emekten), kendi türsel varlığından ve diğer insanlardan kopmasını içerir. Kısaca özetlemek gerekirse kapitalist üretimde işçi, ürettiği nesne kendisine ait olmadığı ve bu nesnelerin nasıl üretileceği konusunu kendi denetiminde olmadığı için kendi emeğine de yabancılaşır; bu da onu toplumsal potansiyelinden mahrum bırakır. Kendi temel yaşam faaliyeti olan emeğine yabancılaşmış insan, onu insan yapan maddi ve zihinsel türsel zenginlikten de kopar. Bu zenginliğin üreticisi ama aynı zamanda kölesi haline gelir. Zaman içinde emeğin yabancılaşması, sadece fabrikadaki üretimle sınırlı olmaktan çıkarak tüketim alanını, dünya görüşünü de başkalaştırarak bireyin tüm kişiliğini, duygularını ve zamanını kuşatır. Yabancılaşma derinleştikçe emekçilerin varlığı ve toplumun/doğanın geneliyle kurduğu ilişkiler bir üretim zincirinin içerisindeki şeylerden birisine indirgenmiş olur.

Neoliberalizm ve “Otomatlaşma”

Neoliberal dönemde yabancılaşma daha da uç noktaya ulaşmış durumda. İşçiler kendi sömürülerini yöneten “kendi kendini yürüten bir nesne” haline gelmeye zorlanıyorlar. Bu dönemde yabancılaşma bireyi kendi sömürüsünü yöneten “kendi kendini yürüten bir nesneye” dönüştürerek otomatlaşmabiçimini aldı. Bu süreçte borçluluk ve güvencesizlik yoluyla bireyin geleceği adeta ipotek altına alınırken, insanın en temel özelliklerinden biri olan “yeni bir şey başlatma yetisi” yok ediliyor ve yaşam, artık kendi arzuları için değil, alacaklıları tatmin etmek amacıyla önceden programlanmış bir sürece dönüşüyor. Toplumsal tutunumun kriziyle birlikte yabancılaşmış bireyler birbirine karşı kayıtsızlaşarak toplumsal sorunları kişisel başarısızlıklar olarak görmeye başlıyorlar; bu durum rasyonel bir toplum algısının çökmesine neden olurken, kitlelerin “elektrikli testereli adam” gibi faşizan figürlere ve ideolojilere yönelmesine zemin hazırlıyor. Nihayetinde, bireyin kendisini özgür bir girişimci veya “insan sermayesi” olarak gördüğü illüzyonun altında, insanın özgür faaliyet kapasitesinin tamamen sermaye mantığına göre kodlanması ve bireyin finans piyasaları gibi kendi kontrollerinin dışındaki süreçler açısından basit bir “veriden” ibaret hale gelerek öznelliğini yitirmesi yatmakta.

Solculuk, Yabancılaşmanın Aşılması ve Özgürleşme

Her ne kadar sol hareketler son dönemlerde yukarıda kısaca değindiğim yeni yabancılaşma formları karşısında yeteri kadar çözüm üretmeyi başaramamış olsa da bu durum emeğin ebediyen yabancılaşmış kalmaya mahkum olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi yaşam faaliyetini ve toplumsal ilişkilerini yeniden geri kazandığı ölçüde kendisini bu boyunduruktan kurtarabilir. Emeğin yabancılaşması çağdaş toplumlar bünyesinde devam eden sınıflar mücadelesinin karakterini belirlediği gibi bu mücadelenin içeriğini de oluşturur. Bu nedenle sol; emekten yana olmaya devam ettikçe, geleneksel özgünlüğünün yanına güvencesizlik ile borçluluğa karşı mücadeleyi ve yeniden üretim alanında gerçekleşen sömürü biçimlerini karşısına alan stratejiler geliştirmeyi başardıkça insana dair tek gelecek umudu olmayı sürdürüyor. Ekolojik felaketin derinleşmesiyle birlikte sol ve ekososyalist dönüşüm gün geçtikçe etik bir tercih olmaktan çıkıp bir zorunluluk haline geliyor. Bu nedenle solculuk insanın ve doğanın varlığının önkoşulu haline geliyor.

Meselenin solculuğun insan doğası ile uyumsuz olmaması ile bir alakası olmadığı açık olduğundan, asıl yakıcı soruya gelebiliriz: Peki nasıl bir solculuk? Benim yanıtım, emeği çeşitli katmanlarda yabancılaştıran bu toplumsal düzen içinde emekçilere dokunmanın, onları özgür üreticilerin kolektif örgütlenmeleri etrafında bir araya getirmenin yöntemini yeniden keşfeden özgürleşmeci bir solculuktan yana. Bu açıdan bakıldığında da, özgür üreticilerin kolektif örgütlenmesi üzerine inşa edilen geleceğin komünist toplumunun hem mümkün hem de elzem olduğuna yönelik duygulanımı yaratmanın ve bunu somut bir hareket olarak örgütleme yönteminin solun öncelikli stratejik tartışma noktası olduğunu düşünüyorum. İşçi sınıfını, bir diğer deyişle en geniş biçimiyle emekçileri ve tech-bro’ların, Trump’ların düzeni sürsün diye madunlaştırılan tüm aidiyetleri özneleştiren; 1917’de, 1968’de ve 2010-13 arasında kapitalist düzeni sarsan bir güç haline getirecek örgütlenme biçimlerini hatırlama ve yeniden biçimlendirme bu açıdan kritik bir role sahip. İnsanın türsel varlığını yeniden inşa edeceği bir devrimci strateji; özel mülkiyetin ilga edildiği, emeğin yabancılaşmasının aşıldığı ve insanların “geleceği kolektif olarak icat etme” yetisini geri kazandığı “ikili iktidar” odakları yaratmadan ve bu odakları evrensel ölçekli bir harekete dönüştürmeden mümkün olmayacak.

Diğer Primatlar Sağa, İnsanlar Sola!
0:00 / 0:00