20 Haziran Dünya Mülteciler Günü sadece bir anma günü değil, küresel kapitalizmin ve emperyalist savaşların yarattığı en büyük insanlık trajedilerinden birini, mülteci meselesini sınıf pusulasıyla yeniden okuma günüdür. Bu yazı, göçü sadece tel örgüler, geçilmeyen sınırlar veya soğuk istatistikler üzerinden değil; o sınırları asıl zihnimizde inşa eden, toplumsal algımızı şekillendiren ve egemenlerin elinde bir silah gibi kullanılan “söylem” üzerinden okumaktadır.
Göç, yalnızca insanların fiziksel bir hareketi değildir; aynı zamanda devasa bir anlatı mücadelesidir. Bir toplumu mültecilere karşı nefretle dolduran ya da dayanışmaya yönelten şey çıplak gerçeklikten ziyade, o gerçekliğin medya ve siyaset eliyle nasıl ambalajlanıp sunulduğudur. Söylem, dünyayı nasıl gördüğümüzü, kimin “biz”, kimin “öteki” olduğunu; kime hak tanıyıp kime tanımayacağımızı belirleyen bir iktidar ve egemenlik meselesidir. Bir insanı daha tanımadan nasıl adlandırıyorsak, ona nasıl davranılacağını da o adlandırmayla baştan belirlemiş oluruz.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin yayımladığı Global Trends 2024 raporuna göre, dünya üzerinde 120 milyondan fazla insan savaş, çatışma, yoksulluk, otoriter rejimler ya da iklim krizi nedeniyle yerinden edilmiş durumdadır. Ancak can alıcı nokta şudur: İnsanlar çoğu zaman mültecilerin kendisiyle değil, onlar hakkında üretilen hikâyelerle, sosyal medya dezenformasyonlarıyla ve siyasi polemiklerle karşılaşmaktadırlar. Mülteci figürü, etten kemikten bir insandan önce zihnimizde bir söylem duvarı olarak inşa edilmektedir. Bu bağlamda, şu tespiti bu yazının kalbine koymak isterim: “Mülteciler henüz fiziki sınırları geçmeden önce, onlar hakkındaki söylemler toplumun zihnine girer”.
Kapitalizmin Küresel Çelişkisi ve Emperyalist Yıkım
Meseleye sosyalist, enternasyonalist ve sınıf odaklı bir perspektifle baktığımızda, göçü kapitalizmden ve emperyalist savaşlardan bağımsız düşünemeyiz. Ana akım medya söylemi göçü bir “doğal afet” veya “tarihin bir cilvesi” gibi sunarken; biz biliyoruz ki göç, sermayenin sınırsız kâr hırsının, emperyalist paylaşım savaşlarının ve neoliberal yıkım politikalarının yapısal ve kaçınılmaz bir sonucudur.
Bugün dünyada çok çarpıcı bir küresel çelişki yaşanmaktadır: Sermaye, paralar, şirketler ve mallar sınırlardan ıslık çalarak hiçbir pasaporta ihtiyaç duymadan geçerken, o malları üreten emekçiler sınırlarda duvarlara, tel örgülere, sahil güvenlik botlarına ve beton bariyerlere çarpmaktadır. Kapitalizm, mülkiyeti kutsayıp sermayenin küreselleşmesini alkışlarken; o sermayenin yerinden ettiği insanın hareketliliğini bir “güvenlik tehdidi” veya “istila” olarak kodlamaktadır.
Dünyaya bir bakalım: Gazze’de evleri başlarına yıkılan anneler, Sudan’da iç savaştan kaçan milyonlar, Ukrayna’da bombardımanlardan kaçan aileler ve Suriye’de 15 yıldır süren emperyalist yıkımın mağdurları. Bu insanların hiçbiri bir sabah uyandığında kendisini mülteci olarak tanımlamıyordu; onlar öğretmendi, işçiydi, arkadaştı, komşuydu. Savaşları çıkaranlar, silah ticaretinden kâr sağlayanlar, enerji koridorları için kan dökenler mülteciler değildir; ancak faturayı en ağır ödeyen ve üstelik suçlanan hep yerinden edilen emekçiler olmaktadır.
Küresel ölçekte yükselen sağ popülizm; ABD’de Trump, Fransa’da Le Pen, İtalya’da Meloni, Macaristan’da Orbán ve Almanya’da AfD gibi aşırı sağ aktörler, göçmenleri ekonomik krizlerin ve kültürel çöküşün yegâne nedeni ilan ederek sınıf öfkesini yanlış yöne kanalize etmektedir. Bu aktörler mülteciyi bir “insan” değil, yönetilmesi gereken bir “istatistik” veya korku üretmek için kullanılan bir “yük” olarak kurgulamaktadır.
Güvenlikleştirme: Savaş Mağdurundan “Beka Tehdidi”ne
Söylemin en zehirli hâli, göçün bir insan hakları meselesi olmaktan çıkarılıp bir “güvenlik sorunu” veya “beka tehdidi” olarak sunulmasıdır. Akademik literatürde “güvenlikleştirme” (securitization) dediğimiz bu süreçte mülteci, bir savaş mağduru değil, kontrol edilmesi ve denetlenmesi gereken bir “tehdit nesnesi” hâline getirilmektedir. Bir olguyu güvenlik sorunu olarak tanımladığınız anda, ona karşı alınan her türlü anti-demokratik tedbiri, hak ihlalini ve tel örgüyü de meşrulaştırmış olursunuz.
Medya bu algıyı oluştururken metaforlar (1) kullanmaktadır. Haber başlıklarını hatırlayalım: “Mülteci akını”, “Göçmen seli”, “Yeni göç dalgası”, “Sınırda göçmen istilası”. Neden insanlar için “sel” veya “taşkın” gibi sıvı metaforları kullanılmaktadır? Çünkü suyu şekilsiz kılan bu dil, mülteciyi anonimleştirir, bireysel hikâyesini siler ve onu sadece durdurulması gereken yıkıcı bir doğal afet kütlesi olarak kodlar. Bir insanı “sel” olarak gördüğünüzde, o artık bir anne, bir işçi veya bir öğrenci değildir; sadece bir güvenlik zafiyetidir.
Daha da ileri gidilerek mülteciler için kullanılan “asalak”, “haşere” veya bir yerel gazete manşetinde olduğu gibi “Suriyeli mikrobu” gibi ifadeler, nefreti biyolojik bir düzleme taşımaktadır. Bu dil, mülteciyi sadece toplumsal bir sorun olarak değil, temizlenmesi gereken biyolojik bir tehdit olarak sunarak nefret suçlarını ve şiddeti “temizlik” adı altında meşrulaştırmaktadır. Tarih bize göstermiştir ki bir grubu “mikrop” olarak tanımlayan söylemler, o gruba yönelik dışlama, ayrımcılık ve şiddeti meşrulaştıran insandışılaştırma (dehumanization) süreçlerinin önemli bir parçasıdır.
Türkiye Siyaseti: “Ensar” İdeolojisinden “Simsar” Pratiğine
Türkiye’deki siyasal söylemde uzun süre dini referanslı “ensar-muhacir” söylemi kullanılmıştır. Ancak bu söylem, aslında devasa bir sömürü pratiğinin üzerini örten ideolojik bir perdedir. “Misafirperverlik” dili, mülteciyi hak temelli bir özneden koparıp onu hayırseverliğin, merhametin ve ev sahibinin insafının bir nesnesi haline getirmektedir. Misafir, ev sahibiyle eşit değildir; misafir geçicidir, ev sahibi kuralları koyar ve misafir her zaman minnettar kalıp sessiz olmak zorundadır. (2) Nitekim ekonomik kriz derinleştiğinde bu “hoşgörü” dili yerini kolayca “Misafirlik uzadı.”, “Esad gitti, misafirlik bitti.” veya “Dönsünler artık!” gibi tepkisel ve düşmanlaştırıcı bir söyleme bırakmıştır.
Aslında, Ayhan Kaya’nın da dikkat çektiği gibi, bu ideolojik “ensar” perdesinin arkasında bir “simsar” pratiği yatmaktadır. Mülteciler, Türkiye’deki enformel piyasada en düşük ücretle, güvencesiz, sigortasız ve sendikasız çalıştırılan bir “ucuz işgücü deposu” olarak kurgulanmıştır. Sermaye sahipleri ve iktidar çevreleri mültecileri yerli işçiye karşı bir tehdit, bir “yedek işsizler ordusu” olarak kullanırken; söylem düzeyinde ise onları “din kardeşlerimiz” diyerek hak talebinden ve sınıf bilincinden uzaklaştırmaya çalışmıştır. İktidar, mültecileri AB ile yapılan pazarlık masalarında bir koz, patronlar ise sömürü çarklarında bir dişli olarak kullanırken; muhalefetin bir kısmı ise mülteciyi asıl sorumlu olan sermaye düzeni yerine doğrudan hedef tahtasına koymuştur.
Ekonomik “Günah Keçisi” ve Dezenformasyonun Gücü
Söylem mücadelesinin en sertleştiği ve kitleleri mobilize ettiği anlar ekonomik kriz dönemleridir. (3) Kapitalizmin yapısal krizlerinin, yüksek enflasyonun, artan işsizliğin ve konut krizinin faturası, asıl sorumlu olan sermaye sınıfına ve yanlış politikalara değil; toplumun en savunmasız grubu olan mültecilere kesilmektedir. Burada devreye sistemli bir dezenformasyon yani yanlış bilgi üretim süreci girer. Sosyal medyada birer şehir efsanesi gibi yayılan şu yalanları ve medya manşetlerini düşünelim:
- “Suriyeliler devletten maaş alıyor, bizden kesip onlara veriyorlar.”
- “Sınavsız üniversiteye giriyorlar, bizim çocuklarımız dışarıda kalıyor.”
- “Hastanelerde biz sıra beklerken onlar önceliğe sahip.”
- “TOKİ evleri onlara bedava verilecek.”
- “Her 10 Suriyeli 6 Türk’ü işsiz bıraktı.”
Bu iddiaların büyük kısmı resmi verilerle defalarca yalanlanmış olmasına rağmen neden bu kadar hızlı yayılmaktadır? Çünkü mülteci karşıtı söylem, halkın yaşadığı derin yoksulluğun ve haklı öfkesinin yönünü yukarıya yani sisteme değil, aşağıya yani kendi sınıf kardeşine yönlendiren muazzam bir günah keçisi işlevi görür.
Gelin gerçekleri konuşalım: Kiraları artıran, savaştan kaçıp harabe bir eve sığınmaya çalışan sığınmacı işçi mi, yoksa konutu barınma hakkı yerine yatırım aracına ve ranta dönüştüren mülkiyet düzeni mi? İşinizi mülteci mi çaldı, yoksa daha fazla kâr etmek için mülteciyi sigortasız ve açlık sınırının altında çalıştırmayı tercih eden patron mu? Hrant Dink Vakfı’nın nefret söylemi izleme çalışmaları (4), medyanın mültecileri çoğu zaman “ekmek çalan düşman” olarak resmederek yoksulları birbirine kırdıran bir söylem ürettiğini göstermektedir.
“İyi Mülteci” İdeali ve İnsanlıktan Çıkarma Tuzağı
Sadece olumsuz değil, “olumlu” gibi görünen söylemlerin de bir tuzağı vardır. Medyada bir mültecinin “insan” sayılabilmesi veya hak sahibi görülmesi genellikle belirli şartlara bağlanır. Burak Özçetin’in çalışmasında (5) vurguladığı gibi, üç tip “iyi mülteci” kurgusuyla karşılaşmaktayız:
- Mutlak Mağdur (Kırılgan Kadın ve Çocuk): Alan Kurdi gibi trajik fotoğraflar üzerinden sadece “acınacak nesne” haline getirilenler.
- Kahraman: Örneğin Elazığ depreminde enkazdan depremde bir aileyi kurtaran Suriyeli Mahmud gibi “bizden birini kurtardığı” için kahraman ilan edilenler.
- Üstün Başarılı: Sınav birincisi olan, ödül alan sanatçı veya milli sporcu olanlar.
Peki ya sabahın köründe servise binen, inşaatta iskeleden düşen, tekstil atölyesinde parmakları kopan o milyonlarca sıradan mülteci? Onlar söylemde yoktur, onlar sadece “yük” olarak görülen sayılardır. Oysa bir insanın hak sahibi olması için kahraman olmasına, dahi olmasına ya da mutlak mağdur olmasına gerek yoktur; insan olması yeterlidir. Söylem, bu insan hikâyelerini görünmez kılıp mülteciyi sadece bir etiket haline getirmektedir.
Bu temsil meselesini yalnızca teorik olarak söylemiyoruz. Yakın zamanda Gülnaz Cengiz ile birlikte Suriyelilerin geri dönüş haberleri üzerine yaptığımız çalışmada da benzer bir tabloyla karşılaştık. Ana akım medya, geri dönüşleri daha çok sayılar, devlet politikaları ve resmi açıklamalar üzerinden aktarmaktadır. Kaç kişi döndü? Kaç kişi kayıt yaptırdı? Hangi sınır kapısından geçildi? Buna karşılık alternatif medya, insanların kaygılarına, belirsizliklerine ve gelecek endişelerine daha fazla yer vermektedir.
Yani aynı olaya bakılmakta ama iki farklı gerçeklik kurulmaktadır. Birinde insanlar rakamlara dönüşmekte, diğerinde ise hikâyeleri, korkuları ve deneyimleri olan özneler olarak görünür hâle gelmektedir. Bu da bize şunu göstermektedir: Söylem yalnızca olup biteni anlatmaz. Neyin görünür olacağına ve neyin görünmez kalacağına da karar verir.
Gündelik Dil ve Çocukluktan Başlayan Ötekileştirme
Söylem sadece gazete manşetlerinde veya meclis kürsülerinde üretilmez; söylem mutfaktadır, işyerindedir, çocuk odasındadır. Irkçılık ve ayrımcılık bazen en masum bulduğumuz çocuk tekerlemeleriyle bilincimize sızmaktadır. Hepimizin bildiği o şarkıyı hatırlayalım: “Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor…”. Bu tekerleme “Arap” olanı daha çocukluktan dışarıda kalan, içerideki hayata sadece camdan bakan bir “öteki” olarak kodlamaktadır.
Günlük dilimizdeki “Anladıysam Arap olayım” veya “Arap saçına dönmek” gibi deyimler, bir kimliği doğrudan kirlilik, karmaşa veya güvenilmezlikle özdeşleştirerek ırkçılığı dilin içinde normalleştirmektedir. Bir de o çok tehlikeli sokak sloganına değinelim: “Mehmetçik orada savaşıyor, Suriyeli burada plajda eğleniyor/sevişiyor”. Bu cinsiyetçi ve milliyetçi söylem, mülteciyi ancak acı çekerken “kabul edilebilir” bulmakta; onun normal bir insan gibi nefes alma, denize girme hakkını elinden almakta ve savaşı başlatanın mülteciler olduğu yanılsamasını yaratmaktadır.
Sınıf Pusulası: Enternasyonalist Dayanışma
Sonuç olarak göç ve söylem meselesi özünde bir sınıf meselesidir. Türkiye’de tarımda, inşaatta, sanayide ve kayıt dışı en ağır sektörlerde, en güvencesiz koşullarda çalışanlar bizim sınıf kardeşlerimizdir. Sermaye mülteciyi yerli işçiye karşı bir tehdit olarak kullanırken; egemen söylem de onları “etnik tehdit” veya “kültürel yabancı” olarak sunarak işçi sınıfının tarihsel birleşmesini engellemeyi amaçlamaktadır.
Suriyeli işçi ile Türk işçinin ortak düşmanı birbirleri değil; onları aynı sömürü çarkında ezen patronlar ve bu sömürüyü yaratan kapitalist-emperyalist sistemdir. Bizim görevimiz, bu “ekmek kavgası” masalını bozmak ve sorunun kaynağını doğru işaret etmektir: “Suriyeliler ekmeğimizi çalıyor” değil, “Suriyeliler düşük ücretle sömürülüyor” ve “Sermaye hepimizin emeğini çalıyor” demeliyiz.
Eğer daha adil bir dünya ve daha demokratik bir Türkiye istiyorsak, kullandığımız dili kökten değiştirmek zorundayız. Eğitimde “Ali topu Veli’ye at” yerine “Ali topu Mohammed’e at” diyebilmeli; Jale’ye sadece camiyi değil; kiliseyi, sinagogu ve cemevini de anlatmalıyız ki toplumsal barış kelimelerle atılsın. Mültecileri birer “nesne” veya “sorun” olarak konuşmaktan vazgeçip onların da özne olabildiği, kendi hikâyelerini kendi sesleriyle anlatabildikleri kamusal alanlar açmalıyız.
Bitirirken Dünya Mülteciler Günü’nde sosyalistlerin o tarihsel sloganını hep birlikte tekrar edelim: “Hiç kimse illegal değildir!” (No One Is Illegal).
Mülteciler henüz fiziki sınırları geçmeden önce zihinlerimize giren o söylem duvarlarını, o nefret barikatlarını bilincimizle ve dayanışmamızla yıkmadıkça, özgür ve sınırsız bir dünyayı inşa edemeyiz. Unutmayalım; dil sadece gerçekliği anlatmaz, gerçekliği bizzat kurar.
-
Ayrıntılı bilgi için bkz. Çakır, C., & Köseliören, M. (2022). Medyada metaforik temsil: Göçmenler üzerine bir çalışma. Sosyal Mucit Academic Review, 3(2), 237–262. https://doi.org/10.54733/smar.1166676
-
Kaya, A. (2026). Misafirlik ve prekaryalık: Türkiye'deki Suriyeliler. İçinde Y. G. İnceoğlu & S. Çoban (Ed.), Yersiz yurtsuz sınıfsız (ss. 210–238). Ayrıntı Yayınları.
-
Ayrıntılı bilgi için bkz. Göngen, M. A. (2022). Nefret söyleminin medyada inşası: Suriyeli göçmenler üzerinden Sözcü Gazetesi örneği. Intermedia International E-Journal, 9(17), 341–356. https://doi.org/10.56133/intermedia.1170746
-
Hrant Dink Vakfı. (t.y.). Medyada nefret söyleminin izlenmesi. https://hrantdink.org/tr/asulis/faaliyetler/projeler/medyada-nefret-soylemi
-
Özçetin, B. (2026). The “good refugee” ideal in Turkey: Analyzing media representations of refugees in the Turkish press (2011–2020). New Perspectives on Turkey, 1–18. https://doi.org/10.1017/npt.2026.10089




