Takvim yaprakları haziranı gösterdiğinde devlet aygıtı da tanıdık reflekslerini devreye sokuyor. LGBTİ+’lar için özel bir anlam taşıyan Onur Ayı, bir kez daha iktidarın yasakları, polis şiddetini, hedef göstermeyi ve ahlaki paniği devreye soktuğu; toplumu hizaya soktuğu ajandanın parçası haline getirilmek isteniyor.
Bu yazı, Onur Ayı’nda LGBTİ+’lara yönelen şiddeti yalnızca yasaklar, polis müdahalesi ya da nefret söylemi düzeyinde değil; Bourdieucu bir okumayla, devletin sembolik iktidarı ve makbul toplum üretme kapasitesi içinde ele almayı amaçladı. Çünkü devlet yalnızca zor kullanan bir aygıt değildir; aynı zamanda hangi bedenin makbul, hangisinin sapkın, hangisinin eksik, hangisinin tehdit sayılacağını belirleyen sınıflandırma gücüdür. Bu nedenle LGBTİ+ düşmanlığı, yalnızca ahlaki bir öfke değil; bedenleri, arzuları ve kimlikleri hiyerarşik biçimde yerleştiren sembolik şiddet düzeninin de parçasıdır.
Uzun süredir tekrar eden yasaklar, yalnızca fiziksel değil sembolik biçimlerde de işleyen şiddet, hedef gösterme siyaseti ve ahlaki panik dili karşısında nasıl bir sınıfsal direniş hattı kurulacağı sorusu, sosyalistlerin gündeminde de önemli bir yere oturuyor. Çünkü üzeri çizilmek istenen bu direniş, yalnızca devlet aygıtının gözden çıkardığı toplumun belli bir kesiminin direnişi değil; yaratılmak istenen makbul topluma uymadığı düşünülen herkesin direnişi, sınıfsal bir karşı koyuştur.
Bu yazı, LGBTİ+ hareketi adına konuşma iddiasıyla değil; bedeni nedeniyle devlet aygıtı tarafından bir başka norm dışı yurttaş olarak etiketlenen; ekonomik üretkenlik, verimlilik ve makbul yurttaşlık ölçütleriyle sık sık dışarıda bırakılmış, sakat sosyalist bir yazar-çizerin deneyimiyle yazılmıştır.
Yazının amacı, LGBTİ+ varoluşu savunmak ya da onun adına söz almak değil; bir ötekinin varoluşunu siyasal hedefe dönüştüren düzenin sınıfsal korkularını, sembolik şiddet mekanizmalarını ve karşı-devrimci aklını teşhir etmektir. Bu öteki kimi zaman bir sakat, kimi zaman bir lubunya, bir Kürt ya da kadın olabilir.
LGBTİ+’lar söz konusu olduğunda bu işaretleme çoğu zaman “aileye tehdit”, “çocuklara tehlike”, “ahlaka saldırı” ve “toplumsal bozulma” gibi imgelerle kurulur. Sakatlar söz konusu olduğunda ise aynı sembolik düzen başka bir dil kullanır: Tehdit yerine merhamet, sapma yerine eksiklik, kamusal hak yerine yardım, politik özne yerine bakım nesnesi. Bu fark, iktidarın ötekileri rastgele değil, her birine ayrı bir toplumsal işlev yükleyerek yönettiğini gösterir.
Tam da bu nedenle Onur Ayı’nda görünür hale gelen devlet şiddetini yalnızca polis barikatlarıyla, yasak kararlarıyla ya da gözaltılarla sınırlı okumak eksik kalıyor. Açık şiddet çoğu zaman önceden hazırlanmış sembolik bir zeminin üzerine oturuyor. Hedef alınan grubun önce toplumun gözünde “sorun”, “tehdit”, “sapma” ya da “bozulma” olarak kodlanması gerekiyor ki, ona yönelen baskı geniş kesimler tarafından olağan, anlaşılır ve gerekli görülebilsin.
Sembolik şiddet, şiddetin yalnızca copla, gözaltıyla, yasakla değil; kelimelerle, imgelerle, tekrarlarla, gündelik kabullerle ve toplumsal sezgilerle de işlediğini gösterir. Bir grubun önce dil içinde eksiye düşürülmesi, sonra kamusal alanda hedef haline getirilmesi, ardından da devlet şiddetine maruz bırakıldığında bunun “düzenin korunması” gibi sunulması bu mekanizmanın temel hattıdır.
Ahlaki panik de, bu sembolik zeminin en kullanışlı biçimlerinden biri. Toplumun geniş kesimlerinin yoksullukla, güvencesizlikle, barınma kriziyle, işsizlikle, emeklilik sefaletinin derinleşmesiyle ve kamusal hakların tasfiyesiyle boğuştuğu bir dönemde, iktidar LGBTİ+ varoluşu toplumsal çöküşün nedeni gibi göstermeye çalışılıyor. Böylece gerçek çelişki yukarıda, yani sermaye düzeninde, devlet politikalarında ve sınıfsal eşitsizliklerde aranmıyor da; yatay düzlemde, başka bir ezilenin varoluşuna yöneltiliyor.
Bu yön değiştirme tesadüf değil. Halkın öfkesi yukarıya yöneldiğinde politikleşirken; aşağıya ya da yana yöneldiğinde ise başka ezilenleri hedef alan bir nefret düzenine dönüşüyor. LGBTİ+ düşmanlığı bu nedenle yalnızca kültürel bir gerilim değil, sınıfsal öfkenin yönünü değiştiren siyasal bir teknik.
Ahlaki panik, maddi sorunları kültürel bir tehdide tercüme ediyor. Açlık, kira, işsizlik, emek sömürüsü, bakım yükü, eğitim ve sağlık hakkına erişememe gibi sınıfsal sorunlar geri çekiliyor; onların yerine aile, ahlak, namus, çocuk ve toplumun bekası gibi kavramlar öne sürülüyor. Böylece iktidar, kendi yarattığı krizin hesabını vermek yerine, toplumu başka bir bedenin, başka bir arzunun, başka bir yaşam biçiminin varlığı üzerinden hizaya sokmaya çalışıyor.
Devlet aygıtı yalnızca zor kullanmaz; kullandığı zorun haklı, gerekli ve meşru görülmesini de ister. Onur Ayı’nda yasaklanan yürüyüşler, polis barikatları, gözaltılar ve hedef göstermeler, önceden hazırlanmış sembolik zemin sayesinde toplumun bir bölümüne “kamu düzenini koruma” faaliyeti gibi gösterilir. Oysa burada korunan kamu düzeni değil, yaratılmak istenen makbul toplum düzenidir.
Makbul toplum düzeni, kadını aile içinde, erkeği belirli bir erkeklik kalıbında, heteroseksüel aileyi tek meşru yaşam biçimi olarak, sakat bedeni yardıma muhtaç ve eksik, Kürt kimliğini güvenlik sorunu, LGBTİ+ varoluşu ise ahlaki tehdit olarak kodlayarak kendisini doğal gösterir. Egemen düzen, kendi tarihsel ve siyasal tercihini toplumun doğal haliymiş gibi kabul ettirmeye uğraşır.
“Toplum buna hazır değil”, “aile yapımız bozuluyor”, “çocuklarımız etkilenir” gibi cümleler bu yüzden sıradan fikir beyanları değildir. Bunlar, egemen düzenin halkın diline yerleşmiş küçük karakollarıdır.
İktidarın başarısı da tam burada yatar: Kendi şiddetini toplumun bir kısmına devrettirir. LGBTİ+ düşmanlığı yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen bir devlet politikası olarak kalmaz; mahallede, aile sofrasında, okul koridorunda, iş yerinde, sosyal medyada ve gündelik konuşmalarda yeniden üretilir.
Habitus tam da burada, devletin ve toplumun tekrar eden şiddet dilinin gündelik sezgiye, alışkanlığa ve “normal” kabulüne dönüşmesinde devreye giriyor. Yasak kararı, daha önce kurulmuş ahlak diliyle birleşiyor. Polis barikatı, daha önce üretilmiş aile korkusuna yaslanıyor. Gözaltı, daha önce yaratılmış tehdit imgesiyle meşrulaştırılıyor. Hedef gösterme, daha önce toplumsal alana yayılmış nefret kodlarını harekete geçiriyor.
Makbul toplumun sınırları en çok aile, beden ve itaat üzerinden çizilir. Çünkü aile, yalnızca özel alana ait masum bir birliktelik biçimi değil; aynı zamanda toplumsal düzenin yeniden üretildiği temel kurumlardan biridir. LGBTİ+ varoluşun hedef alınması da bu nedenle yalnızca cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliği meselesi değildir. Daha derinde aileyi, cinsiyet rollerini, erkekliği, kadınlığı, doğurganlığı, mirası, itaati ve toplumsal yeniden üretimi ilgilendiren politik bir fay hattıdır.
Kapitalist düzen açısından beden yalnızca yaşayan bir varlık değildir; çalışacak, tüketecek, çoğalacak, aile içinde yeniden üretilecek ve gerektiğinde susacak bir toplumsal araçtır. Bu çerçevenin dışında kalan her beden ve her yaşam biçimi, iktidarın gözünde ya düzeltilmesi, ya gizlenmesi, ya acınması, ya korkulması ya da bastırılması gereken bir sorun haline getirilir.
LGBTİ+ düşmanlığı bu normatif düzenin sertleşmiş biçimlerinden biridir. Çünkü LGBTİ+ varoluş, bedenin ve arzunun devletin, ailenin, dinin, piyasanın ve patriyarkanın çizdiği sınırlara sığmak zorunda olmadığını gösterir. İktidarın öfkesi biraz da buradan kaynaklanır. Çünkü görünür olan her LGBTİ+ özne, “başka türlü yaşamak mümkündür” cümlesini yalnızca sözle değil, bedeniyle ve varlığıyla kurar.
Aile söylemi tam da bu nedenle sınıfsal bir işleve sahiptir. İktidar, aileyi koruduğunu söylerken çoğu zaman yoksulluğu aile içinde görünmez kılar. Bakım yükünü aileye devreder. Kadın emeğini aile içinde karşılıksızlaştırır. Sakatların bakımını kamusal hak olmaktan çıkarıp aile sorumluluğuna indirger. Çocukların geleceksizliğini aile fedakârlığıyla örter. LGBTİ+’ları ise bu aile ideolojisinin dış tehdidi olarak kodlar.
Bu noktada LGBTİ+ düşmanlığının neden sınıfsal bir mesele olduğu daha açık görünür. Mesele yalnızca kimin kimi sevdiği, kimin kendisini nasıl tanımladığı ya da kimin hangi kimlikle kamusal alanda yer aldığı değildir. Mesele, iktidarın hangi hayatları tanınabilir, hangi bedenleri yönetilebilir, hangi yurttaşları ise gerektiğinde gözden çıkarılabilir saydığıdır.
Şiddet; evde suskunluk, okulda dışlama, işyerinde mobbing, mahallede bakış, medyada hedef gösterme, sosyal medyada linç ve aile içinde baskı olarak işler. Burada asıl hedef yalnızca LGBTİ+’ların kamusal alandaki varlığı değildir. Asıl hedef, makbul toplum tasarımının dışında kalan herkesin kendi sınırını bilmesidir.
Tam da bu nedenle LGBTİ+ düşmanlığına karşı mücadele, sosyalist hareket açısından da mühimdir. Sermaye düzeni yalnızca iş yerinde sömürü ilişkileri kurmaz. Aynı zamanda hangi bedenlerin çalışabilir, hangi bedenlerin verimli, hangihayatların değerli, hangi ilişkilerin tanınabilir, hangi aile biçiminin meşru, hangi yurttaşın makbul sayılacağını da belirlemeye çalışır.
Bu nedenle sınıf mücadelesi yalnızca ücret, çalışma saati ve sendikal haklar alanında değil; bedenin ve yaşamın nasıl örgütlendiği alanında da sürer. Bir toplumda kimin makbul, kimin tehdit, kimin eksik, kimin yük, kimin sapma sayıldığı sınıf mücadelesinin dışında değil, tam merkezindedir.
Sosyalist bir bakış açısından LGBTİ+ görünürlüğü yalnızca kimlik beyanı değil; egemen düzenin doğalmış gibi sunduğu ilişkilerin tarihsel, siyasal ve değiştirilebilir olduğunu açığa çıkaran bir çatlak olarak görülmelidir. O çatlak, sadece LGBTİ+’lar için değil; sakatlar, kadınlar, işçiler, göçmenler, Kürtler, emekliler ve makbul toplum tasarımına uymadığı düşünülen herkes için politik bir imkân taşır.
Bu noktada sakatlık meselesi, aynı tahakküm rejiminin başka bir yüzüdür. LGBTİ+ varoluşu “ahlaki tehdit” olarak işaretleyen düzen, sakat bedeni çoğu zaman “eksik”, “yardıma muhtaç”, “bakım nesnesi”, “verimsiz” ya da “yük” olarak kodlar. Birini nefretle, diğerini merhametle kuşatır; fakat her iki durumda da bedenin kendi sözünü, politik öznesini ve kamusal hakkını bastırır.
Karşı-devrimci aklın gücü de burada yatar: Her ötekiye aynı dili değil, o ötekiyi en kolay yönetecek dili verir. LGBTİ+’lara karşı ahlaki panik, sakatlara karşı merhamet rejimi, kadınlara karşı aile ve namus disiplini, Kürtlere karşı güvenlikçi dil, göçmenlere karşı yük ve tehdit söylemi aynı makbul toplum tasarımının farklı araçlarıdır.
Bu yüzden Onur Ayı’nda ortaya çıkan çatışma yalnızca bir görünürlük mücadelesi, yalnızca bir hak talebi, yalnızca bir kimlik beyanı olarak okunamaz. Bu çatışma, egemen sınıfların kimin insan, kimin yurttaş, kimin beden, kimin sorun, kimin tehdit, kimin eksik sayılacağına dair kurduğu sembolik iktidara karşı verilmiş açık bir siyasal meydan okumadır.
Asıl soru şudur: Egemen düzen hangi yetkiyle kimin yaşayabilir, kimin görünür, kimin suskun, kimin makbul, kimin sapkın, kimin eksik, kimin yük, kimin tehdit sayılacağına karar vermektedir?
Hiçbir beden, hiçbir kimlik, hiçbir arzu, hiçbir yaşam biçimi; sermayenin, devletin, ailenin, dinin ve patriyarkanın ortaklaşa kurduğu makbul toplum terazisine teslim edilemez.
Onur Ayı’nın sınıfsal ve devrimci anlamı tam da buradadır: Karşı-devrimci düzenin “normal” dediği şeyin örgütlü bir tahakküm, “ahlak” dediği şeyin disiplin, “aile” dediği şeyin itaat, “kamu düzeni” dediği şeyin ise makbul olmayan herkese yöneltilmiş açık bir tehdit olduğunu teşhir etmesinde.
Çünkü normal dedikleri şey tahakkümdür; bizim savunduğumuz ise yalnızca başka türlü yaşama hakkı değil, başka türlü bir hayatın sınıfsal, politik ve devrimci zorunluluğudur.




