Devrim Hâlâ Bir İhtimal mi?

Murat Uyurkulak, Tol’u şöyle açar: “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi.” 12 Eylül’ü yaşamış bir şair ile bir gencin yollarını kesiştiren hikâyenin başlangıcıdır bu. Bu cümleyi okuyunca neden iç geçiriyoruz? Neden devrim kelimesini duyduğumuzda geleceği değil geçmişi düşünüyoruz? Neden devrim bir olasılıktan çok bir hatıra gibi geliyor?

Bu soruları yeniden düşünmeme neden olan kişi ironik biçimde Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu oldu. Acemoğlu geçtiğimiz günlerde Fortune dergisine verdiği röportajda yapay zekâ kaynaklı kitlesel işsizliği değerlendirirken yeni üniversite mezunlarının yüzde 30-40’ının iş bulamaması halinde, “Tarihte böyle olduğu her yerde devrimler yaşandı. Bunun demokrasi ve sosyal barış üzerindeki etkileri ne olur?” dedi. Devrimlerin doğası gereği öngörülemez olduğunu, baskı, servetin yeniden dağılımı ve bir kuşağın ortamdan etkilenen eylemleri gibi bir dizi parametrenin bir araya gelmesiyle şekillendiğini de sözlerine ekledi. Yani Acemoğlu, dünyanın en büyük sermayesini temsil eden bir okuyucu kitlesine şunu hatırlattı: Milyonlarca insanın ekonomik olarak gereksizleştiği, toplumsal hareketliliğin durduğu, refahın giderek daha küçük bir azınlıkta toplandığı bir düzen kurarsanız, bunun bazı bedelleri olur. Mesela devrim…[i]

Bir liberalin ağzından “devrim” kelimesinin bu kadar doğal çıkması, salt bireysel bir kaygı değil; liberal düşüncenin tarihsel belleğinin ve korkusunun yüzeye vurması aslında. Bu korku, liberalizmin bünyesel bir refleksi; mülkiyet ilişkilerinin bozulmasına yönelik sınıfsal bir kaygının dile gelişi. Bu refleksin nereden geldiğini anlamadan, bugün devrimin neden bu kadar uzak göründüğünü de anlayamayız.

Liberal siyaset felsefesinin kurucu metinlerine bakıldığında, özgürlük vurgusunun altında çoğu zaman başka bir kaygı da yatar: istikrar. Locke’ta mülkiyetin korunması, Burke’te kurumların sürekliliği farklı siyasal sonuçlara ulaşsa da her ikisi de toplumsal düzenin ani kırılmalarına karşı güçlü bir hassasiyet taşır. Çünkü sermaye öngörülebilirlik ister; yatırımlar güvence, piyasalar ise istikrar arar. Devrim ise tanımı gereği öngörülemezdir; kimin kazanacağını, hangi mülkiyet ilişkilerinin süreceğini, hangi kurumların ayakta kalacağını kimse bilemez.

Burke’ün Fransız Devrimi karşısında kurduğu argümanı hatırlayalım. Burke’e göre sorun, devrimcilerin kuşaklar boyunca birikmiş kurumları soyut akıl adına bir çırpıda yıkmasıydı. Değişim mümkündür ama evrimsel, kontrollü, yavaş olmalıdır. Bu argüman iki yüz elli yıldır liberalizmin temel silahı olmayı sürdürüyor. Acemoğlu’nun “Devrimler doğası gereği öngörülemez” vurgusu, içerikleri farklı olsa da Burke’ten bugüne uzanan liberal kaygının tanıdık bir versiyonunu hatırlatıyor.

Devrimleri tarihsel süreçlerin ürünü olarak değil, düzeni bozan istisnai “olaylar” olarak kavrayınca bu korkunun ortaya çıkması elbette normal. Bu kavrayış biçimi sınıfsal bir temsil işlevi de görüyor. Evrensel değerler kisvesi altında sunulan şey, aslında kimin mülkiyetinin, kimin kurumlarının, kimin istikrarının korunduğu sorusunu askıda bırakıyor.

Peki bugün devrim gerçekten bir ihtimal mi? Yoksa geçmişe ait bir hayalden mi söz ediyoruz? Bu soruyu yanıtlamak için önce bir kavramsal ayrım yapmak gerekiyor: nesnel koşullar ile öznel koşullar. Lenin, devrimci durumu üç temel koşulla tanımlar: Yönetici sınıfın eski biçimde iktidarını sürdürememesi, alt sınıfların eskisi gibi yönetilmek istememesi ve buna bağlı olarak kitlelerin olağan dönemlerin ötesine geçen siyasal hareketliliğinin ortaya çıkması. Ama Lenin’in asıl vurgusu şuradadır: Devrimci durum kendi kendine devrime dönüşmez. Devrimci durumu devrime çevirecek örgütlü siyasi güç yani öznel koşullar hazır değilse, tarihsel fırsat kapanır. Devrimci durumlar tarihte sık sık ortaya çıkmıştır; öznel koşul ise nadiren.

Gramsci ise bu çerçeveyi hegemonya kavramı aracılığıyla inceltir. Hegemonya salt baskıya dayanmaz; rıza üretimiyle birlikte işler. Yönetici sınıf, yönetilenlerin dünya görüşüne kendi değerlerini ve çıkarlarını “evrensel” ve “doğal” olarak kabul ettirdiğinde egemenliğini pekiştirir. Bu hegemonya kırılmaya başladığında, Gramsci’nin “organik kriz” dediği süreç açılır. Egemen sınıf yönetmeye devam eder ama artık kitleleri ikna edemez. Ve Gramsci bu ara dönemleri bir formülle tanımlar: Eski ölen, yeni henüz doğmayan.

Bugün dünyanın birçok yerinde ciddi bir kriz birikimi olduğu tartışmasız. Eşitsizlik artıyor. Kuşaklar boyunca işleyen toplumsal yükselme mekanizmaları tıkanıyor. Beyaz yaka dediğimiz kesim için güvencesizlik ve işsizlik yaygınlaşıyor. İnsanlar mevcut düzenin adil olduğuna giderek daha az inanıyor. Trump’tan Le Pen’e, Meloni’den pek çok sağ popülist harekete uzanan tabloyu yalnızca kültürel çatışmalar üzerinden okumak mümkün değil; bunlar aynı zamanda bir meşruiyet krizinin belirtileri. Yani nesnel koşullar açısından, Gramsci’nin organik kriz tablosu bugün güçlü biçimde tanınabilir. Tam da burada Lenin’in öznel koşullar vurgusu yeniden önem kazanıyor.

Neoliberal dönemin en büyük başarısı ekonomik eşitsizliği derinleştirmek değildi. Asıl başarısı, bu eşitsizliği bireysel bir deneyime dönüştürmekti. Sendikalar zayıfladı. Toplu mücadele deneyimleri geriledi. Güvencesizlik yaygınlaştı ama örgütlü bir kolektif zemin üretmek yerine atomize bireyleri birbirine rakip haline getirdi. Bugün pek çok insan işsizliği kendi hatası, yoksulluğu kendi başarısızlığı, tükenmişliği kendi eksikliği olarak yaşıyor. Yapısal sorunlar bireysel deneyimlere dönüştüğünde, öfke ortak bir siyasi projeye değil ya içe ya da yanlış hedeflere yöneliyor. Oluşan bu kocaman boşluk ise maalesef sistem içi ya da otoriter alternatiflerle dolduruluyor.

Üstelik mesele yalnızca örgütlülüğün azalması da değil. İşçi sınıfının gündelik deneyimi de parçalandı. Güvencesiz çalışma biçimleri ve dağınık emek rejimleri nedeniyle insanlar benzer sorunları yaşasalar bile bunları ortak bir sınıfsal deneyimin parçası olarak kavramakta zorlanıyor. Bu nedenle nesnel koşullar ağırlaşırken, bu koşulları siyasal bir özneye dönüştürecek kolektif kapasite aynı ölçüde büyümüyor.

Liberal düşüncenin devrim korkusu bu bağlamda okunduğunda ne anlama geliyor? Acemoğlu, mülkiyet ilişkilerini sürdürmenin koşullarının giderek daha kırılgan hale geldiğini görüyor. Bu bir ahlaki kaygı değil, sınıfsal bir refleks. Ve bu refleksin şimdi görünür biçimde yüzeye çıkması, başlı başına bir şeyi gösteriyor: Bir şeyler kırılıyor. Yine kendisinin belirttiği “Sosyal barış ne olur?” sorusunun cevabı ise sosyal barışın zaten herkese eşit dağılmadığını bilmekten geçiyor. Ve bu soruyu yanıtlamak için Nobel ödülüne ihtiyaç yok. Yaşamlarımız zaten bu sorunun en güçlü yanıtı.

Bugün sormamız gereken soru, devrimin hâlâ mümkün olup olmadığı değil; herkes için sömürüsüz, adil ve eşit bir dünyanın neden imkânsız görüldüğü ve bize bunun nasıl kabul ettirildiğidir. Bunca işsizliğin, sömürünün, yoksulluğun ve ayrımcılığın hüküm sürdüğü bir düzen mümkün olabiliyorsa; bir avuç insan başkalarının emeğinden servetine servet katarken milyonlar geleceğinden vazgeçmek zorunda bırakılıyorsa; başımızı sokacak bir eve sahip olmak bile lükse dönüşmüşse, asıl tuhaf olan başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmamaktır. Devrim, korkulacak ya da olağanüstü bir kırılma değil; insanların eşitlik, özgürlük ve sömürüsüz bir yaşam talebinin siyasal adıdır. Bundan korkması gerekenler biz değiliz, mevcut düzenin ayrıcalıklarından beslenenler. Geri kalan herkes içinse bu, hayalci değil son derece gerçekçi ve insani bir talep. Kitabın ilk sayfasını yeniden yazmanın zamanı gelmiştir belki de: Devrim her zaman bir ihtimal. Ve “vaktiyle ihtimal” denen devrimi gerçeğe dönüştürecek olan şey, başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancın yeniden kolektif bir güce dönüşmesidir.

[i] https://fortune.com/2026/06/21/nobel-laureate-daron-acemoglu-ai-productivity-capitalism-democracy/
Devrim Hâlâ Bir İhtimal mi?
0:00 / 0:00