Onur; Nefrete ve Sömürüye Karşı Bir Meydan Okuma

Tuğçe Serin5 Haziran 2026

Türkiye’yi derin bir yoksulluk sarmalına ve demokratik bir enkaza çeviren iktidar, uzun süredir belirgin bir hegemonya krizi içinde olsa da bu sarsıntıyı kendi lehine çevirecek manevra alanlarını ve krizi yönetme kapasitesini henüz yitirmiş değil. İktidar bu yönetim stratejisini, yarattığı tahribatın hesabını vermekten kaçmak ve kendi hegemonyasını kalıcı kılmak için stratejik bir nefret rejimi inşa ederek kuruyor. Bu nefret rejimi, iktidarın kendi bekasını korumak adına devletin tüm aygıtlarını, yani yargıyı, medyayı ve bürokrasiyi kullanarak makbul olmayanları düşmanlaştırdığı ve toplumsal kutuplaşmayı sistematikleştirdiği bir tahakküm biçimidir. “Aileyi Koruma” kılıfıyla masaya sürülen vizyon belgeleri, bir yanıyla çöken ekonominin ve gasbedilen emeğin üzerini örtmek için tasarlanmış birer kriz yönetimi aracı iken, diğer yanıyla iktidarın ideolojik varoluşunu dayatmasıdır. Zira LGBTİfobi’yi yalnızca ekonomik kriz derinleştiğinde iktidarın sarıldığı yedek bir tahakküm aygıtı olarak görmek fazlasıyla eksik bir değerlendirme olacaktır. Çünkü bu düşmanlık, ataerkinin ve muhafazakâr düzenin temel direklerinden biri olarak başlı başına ideolojik bir baskı mekanizması işlevi görmektedir. Milyonları açlık sınırında tutanlar, kitlelerin öfkesini manipüle etmek amacıyla LGBTİ+’ları hedef tahtasına koyarken, aynı zamanda bu yapısal şiddetle sömürü çarklarını da güvence altına almaktadır.

LGBTİ+ varoluşuna yönelik bu sistematik inkarın kökleri yeni atılmıyor. 2015’ten bu yana İstanbul Onur Yürüyüşü’ne uygulanan sistematik yasaklar, on binlerin İstiklal Caddesi’nde yarattığı o muazzam güce duyulan derin korkunun en somut kanıtıdır. Bizi sokaktan, meydandan, kamusal alandaki görünürlüğümüzden silip atmayı hedeflediler. Ancak 2015’ten bugüne kurulan tüm barikatlara rağmen sokağa çıkmaktan vazgeçmemek, kendi başına güçlü bir politik meydan okumadır. Onur mücadelesi, geçmişi anan durağan bir tören ritüelini çoktan paramparça etti. Bu eylem, yasaklanan caddeleri ve gasp edilen meydanları bedel ödeyerek inatla geri isteme iradesidir. O yüzbinler bugün de her sokak arasında, her barikatta kendi direnişini örmeye devam ediyor.

İktidarın bu mekânsal kuşatması, nefret suçlarına karşı yargı eliyle tahkim edilen devasa bir cezasızlık zırhıyla korunuyor. Devlet aygıtı LGBTİ+’lara yönelik şiddeti cezalandırmak bir yana, yandaş medyanın ürettiği dezenformasyon, Diyanet hutbeleriyle aşılanan düşmanlık ve kolluk kuvvetlerinin orantısız baskısıyla bizzat meşrulaştırıyor. Mahkeme salonları, bu kurumsal şiddetin resmi onay mercilerine dönüştü. Örneğin 2008’de namus cinayeti kisvesi altında babası tarafından katledilen Ahmet Yıldız’ın davası bilerek çözümsüzlüğe terk edildi ve failinin kaçmasına göz yumuldu. 2016’da yakılarak öldürülen trans kadın aktivist Hande Kader cinayetinde adalet yıllarca kasıtlı olarak sürüncemede bırakıldı. 2021’de hayatını kaybeden trans kadın Eylül Cansın dosyası, yargı mekanizmasının bu şiddeti ne denli sistematik biçimde görmezden geldiğini bir kez daha kanıtladı. Bu cezasızlık politikasının hukuki bir boşluk veya idari bir aksaklıktan ibaret olmadığını bilmeli, karşımızdaki tablonun yaşam hakkımıza yöneltilmiş örgütlü bir devlet saldırısı olduğunu net biçimde kavramalıyız.

Bu topyekûn saldırı dalgasının en stratejik cephelerinden biri de gençler ve üniversite öğrencileri üzerinden kuruluyor. ÜniKuir ve Genç LGBTİ+ gibi derneklerin hedef alınması, kapatılma süreçleri ve kampüslerdeki örgütlenme yasakları, iktidarın geleceği zapt etme telaşının sonucudur. Boğaziçi direnişi sırasında gözaltına alınan LGBTİ+ öğrenciler, sadece varoluşlarını savunmakla kalmayıp kayyum rektörlere, antidemokratik uygulamalara ve üniversitenin şirketleşmesine karşı da topyekûn bir hak mücadelesi vererek, bu kuşağın yalnızca cinsel kimliği değil politik özneliği nedeniyle de hedef alındığını açıkça ortaya koydu. Kampüsleri kışlaya çeviren bu baskı rejimi, karşısında yepyeni, tavizsiz ve itaat etmeyen bir kuşak buluyor.

Tabi kuşatma sadece fiziksel mekanlar ve kampüslerle sınırlı kalmıyor; doğrudan sınıf dinamiklerine ve emek sömürüsüne uzanıyor. Fahiş kiralar, barınma krizindeki devlet eylemsizliği ve ev sahiplerinin LGBTİ+ olduğumuz için uyguladığı denetimsiz, ayrımcı pratikler barınma hakkını gasp edip bizleri kentin çeperlerine itiyor. Sınıf içinde LGBTİ+ deneyimi tam da bu noktada derin bir güvencesizlikle farklılaşıyor. Açık kimliğiyle çalışmanın getirdiği işten atılma tehdidi, kayıt dışı çalışmaya zorlanma, “pembe yakalı” gettolara hapsedilme ve merdiven altı atölyelerin vahşi sömürüsüne terk edilme, bu şiddetin en somut sınıfsal yüzüdür. Bu yurtsuzlaştırma politikası dijital alanda, kültürel üretimde ve bedensel haklarda da üstümüze çöküyor. Uygulamalara, film seçkilerine ve LGBTİ+ içeriklerine “genel ahlak” adı altında getirilen engellemeler sıradan bir sansür pratiği değil. Amaç, LGBTİ+’ları kamusal alandan, kültür sanat mecralarından ve sosyalleşme ağlarından tamamen silmek. Bu yönüyle atılan her adım, laikliğe ve anayasal haklara yapılmış doğrudan bir saldırı niteliği taşıyor.

Ne var ki bu çok boyutlu kuşatmayla sadece Türkiye’de karşılaşmıyoruz. Macaristan’da Orban’ın “illiberal demokrasi” retoriğiyle LGBTİ+ karşıtlığını anayasaya yerleştirmesi ve İtalya’da Meloni’nin “geleneksel aile” adı altında yürüttüğü muhafazakâr politikalar, Türkiye’deki nefret rejimiyle yapısal bir ortaklık taşıyor. Tüm bu pratikler, neoliberal düzenin basit bir kriz yönetimi taktiği olmanın çok ötesinde, yükselen ulusötesi aşırı sağın temel ideolojik harcı olarak işlev görüyor. Çöken refah devletlerinin ve derinleşen eşitsizliklerin faturası aşırı sağın bu ortak diliyle LGBTİ+’lara kesilirken, yürüttüğümüz mücadele de doğal olarak ulusal sınırların ötesine taşıyor.

Ulusötesi otoriterliğin bu ortak diline karşı, biz de bulunduğumuz yerden sesimizi yükseltiyor ve kendi yurdumuzda yabancılaştırılmayı kesin bir dille reddediyoruz. Kimsenin bize nasıl direneceğimizi, hangi sınırlarda siyaset yapacağımızı dikte etmesine izin vermiyoruz. Onur Ayı, var olduğumuzu hatırlattığımız o dar sınırları parçalayarak; gasp edilen sokakları, hayatları ve hakları kendi ellerimizle geri aldığımız bir kavga zeminidir. İktidar, çöken hegemonyasının ve yarattığı ekonomik enkazın altına gömeceği bedenleri arıyor. Biz ise o enkazı faillerinin başına yıkmak, bu yurdu; sermayenin değil emeğin, nefretin değil dayanışmanın üzerine inşa etmek için buradayız. Düzeni değiştirmek, kendi kaderini eline almak ve eşit bir yaşam inşa etmek isteyen LGBTİ+’lar için mücadelenin asıl yeri, sınıf mücadelesinin tam içidir. Eşit yurttaşlık ve insanca yaşama ancak emeğin ve onurun kavgasını büyüterek ulaşabiliriz. Bu da sol-sosyalist yapılarla omuz omuza, örgütlü ve siyasal bir mücadele yürütmekle mümkün olacaktır.

Onur; Nefrete ve Sömürüye Karşı Bir Meydan Okuma
0:00 / 0:00