İstibdat ve İdeoloji: Deniz Göktaş Olayının Düşündürdükleri

Ege Aydın25 Temmuz 2026

Dürüst ve makul bir gözlemci, Türkiye’nin 2026 yılındaki siyasal atmosferini tasvir ederken “baskı” kelimesinin somut bir gerçeğe karşılık geleceğini inkar edemez. Kurumsal muhalefetin yargı yoluyla dizayn ve tasfiye edildiği, toplumsal muhalefetin adeta kafasına vura vura “terbiye” edilmeye çalışıldığı bir otoriter tahkimat döneminden geçtiğimiz olgusu ispata muhtaç değil. Yaygın olarak gözlemlendiği üzere, siyasal iklimde ağırlığı giderek daha hissedilir olan baskı, bir hegemonya krizinin tezahürü olarak bu kadar yüksek dozlarda seyrediyor. Hegemonyaya ilişkin yaygın olarak kullanılan “rıza + zor” formülünü (biraz şabloncu olmak pahasına) aklımızda tutarsak, bunun iktidarın rıza üretme kapasitesindeki aşınmayı zor kullanımı yoluyla telafi etme çabası olduğunu söyleyebiliriz.  

Rıza üretimi bir boşluğun ortasında gerçekleşmez. Nitekim sermaye birikiminin koşulları, rızanın üretim olanaklarının sınırlarını çizer. Gökhan Atılgan’ın sözleriyle: “Büyüme dönemlerinde egemen blok ekonomik tavizler ve refah vaatleriyle geniş toplumsal kesimlerin rızasını devşirebilir. Ancak birikim krize girdiğinde bu zemin çöker. Rıza üretiminin maddî koşulları ortadan kalktığında devlet zora yaslanmaya başlar.”[1] 

Türkiye’de sermaye birikim sürecinin içkin çelişkilerinin keskinleştiği ve bunun siyasal alana iktidarın rıza üretme kapasitesindeki aşınma olarak yansıdığı açık. Hayat pahalılığı, yüksek enflasyon, geniş tanımlı işsizliğin yaygınlaşması, iş güvencesinin ve çalışma koşullarının kötüleşmesi, temel ücret dahil işçilik alacaklarının sistematik gaspı gibi halkın yaşam koşullarını doğrudan etkileyen marazlar, Türkiye kapitalizminin kalıcı birer özelliği haline geldi. Bu da iktidarın rıza üretim kapasitesinde belirgin bir düşüş getirdi. Seçimler gibi kritik dönemeçlerde dönemsel müdahalelerle (asgari ücret ve emekli maaşı zamları, doğalgaz kullanımının ücretsiz yapılması, KYK borçlarının silinmesi vb.) bu yaranın kapatılmaya çalışıldığını görebiliyoruz. Öte yandan örneğin 2024 yerel seçimlerinde iktidarın “seçim ekonomisi” uygulamalarına başvurmadı ve bunun iktidarın yaşadığı seçim yenilgisinde yadsınamaz bir rolü oldu. Dolayısıyla iktidarın yargı ve kolluk kartlarını giderek daha fazla çektiği, baskının dozunu artırmanın iktidarda kalma stratejilerinde giderek daha fazla yer işgal ettiği bir faza girmiş olmasında şaşırılacak bir şey yok.  

Fakat baskının dozunun ve hegemonik rolünün arttığı durumlarda bile hegemonya çıplak bir güç tatbikine yaslanmaz. Baskı, bu durumda bile “milli güvenlik” ya da “devletin bekası” gibi söylemler yoluyla belli bir rıza kılıfının içerisinde yumuşatılmış olarak karşımıza çıkar.[2] 

Yakınlarda ülke gündemine birinci sıradan oturan bir başlık olan “Deniz Göktaş olayına” bu çerçeveden bakmak, Türkiye’de siyasal iktidarın kendi devamlılığını sağlamak için izlediği yöntemlere ilişkin önemli içgörüler sunabilir. Bu satırlar yazıldığı esnada Deniz Göktaş gayrı resmi olarak “kuyu tipi” ismiyle anılan yüksek güvenlikli bir cezaevinde tutuklu bulunuyor. Öncesinde sosyal medya trolleri, trolleşmiş eski siyasetçiler ve havuz medyası yoluyla yoğun bir karalama kampanyası yürütülerek Deniz Göktaş hedef gösterilmişti. Göktaş’ın tutukluluğunun hukuksuzluğu, gösterisindeki şakaların sertliğinin dünyadaki muadillerine kıyasla oldukça yumuşak olması gibi konular sıklıkla işlendi ve burada bunun üzerinde durmayacağım. Daha ziyade Deniz Göktaş vakasının, Türkiye’de siyasal alanın bu rıza ve zor diyalektiğini nasıl işlettiğine dair bize neler söyleyebileceğine odaklanacağım.  

Bunun için, sıklıkla yapıldığı üzere, Marksist filozof Louis Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” yaklaşımını işe koşacağım. Althusser; idari teşkilat, kolluk, yargı, hapishaneler gibi nihai olarak cebir kuvvetine dayanan aygıtları “devletin baskı aygıtları” olarak kategorize ederken; eğitim sistemi, medya, kültürel alan gibi aygıtları ise “devletin ideolojik aygıtları” olarak tarif eder.  

Burada Althusser’in de derhal dikkat çektiği bir soru belirir: Baskı aygıtları olarak tarif edilen şeyler neredeyse tamamen kamu alanına aitken, ideolojik aygıtlar olarak tabir edilenlerin ekseriyeti özel alanda yer almaktadır. O halde ideolojik aygıtlara nasıl devletin ideolojik aygıtları diyebiliriz ki? Althusser bunun cevabını Gramsci’ye atıfla gecikmeden verir: Kamu ile özel arasındaki ayrım, burjuva hukukuna içsel bir ayrımdır ve burjuva hukukunun otoritesini icra ettiği alanlarda geçerlidir. Althusser benzer bir şeyin devletin ideolojik aygıtları bakımından da söylenebileceğini belirtir. Aygıtların “kamusal” ya da “özel” alanda yer almasının bir ehemmiyeti yoktur, esas olan “nasıl işledikleridir”.[3] 

Althusser’in getirdiği işlev vurgusu, onun yapısalcılığını öne çıkararak onu atıf yaptığı Gramsci’den ayırır. Nicos Poulantzas, henüz daha katışıksız bir yapısalcı olduğu erken dönemlerinde devletin “işlev” üzerinden tanımlanışını şöyle izah eder: “Eğer devlet, bir toplumsal formasyonun bütünlüğünü devam ettiren ve sınıf egemenliğini koruyarak bir toplumsal sistemin üretim koşullarını yeniden üreten bir düzey olarak tanımlanıyorsa, söz konusu kurumların –devlet ideolojik aygıtlarının- bütünüyle bu işlevi yerine getirdiği açıktır.” [4] 

Burada çizilen yapısalcı çerçeveye pek çok Marksistin koyduğu çekinceleri paylaşıyorum. Fakat bu kayıtları düşmekle birlikte “devletin ideolojik aygıtları” yaklaşımının en azından günümüz bağlamında önem kazanan yanlarına odaklanılabileceği hususunda Metin Çulhaoğlu’nun yaptığı uyarının dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.[5] Türkiye (ve benzer siyasal atmosfere sahip ülkeler) özelinde bu ideolojik aygıtlara “devlet” mührünün vurulması için çok daha “öznel” bir sebep var: İktidar partisi (ve koalisyonu) ile devletin tamamı, devletle de medya, kültürel alan vb. aygıtların büyük bölümü doğrudan iç içe geçmiş durumda. Öyle ki siyasal iktidarın stratejik gayeleri doğrultusunda bunlar artık hiçbir tarafsızlık görüntüsü oluşturmaya tenezzül edilmeksizin seferber edilebiliyor. Medya örneğinden gidelim: Anayasal hükümlerle tarafsızlığı güvence altına alınmış olan TRT doğrudan iktidarın propaganda aparatı olarak çalıştırılıyor, ana akım medyanın da ezici çoğunluğu doğrudan çeşitli iktidar içi kliklerin hakimiyetine sokulmuş durumda. Bunun dışında kalabilmeyi başarabilen tek tük medya organları ise RTÜK sopası ve yargı tacizi ile kulvar dışı bırakılmaya ya da “hizaya çekilmeye” çalışılıyor.  

Bir kişi veya kurum hedef tahtasına koyulduğunda yargı ve emniyetten konvansiyonel medya ve sosyal medyaya pek çok farklı aktörün birbirine koşut hareket etmesi de buradan kaynaklanıyor. Troller hedef gösteriyor, havuz medyası köpürtüyor ve nihayetinde sahneye kelepçeler ve cezaevleri çıkıyor.  

Deniz Göktaş olayında gördüğümüz şey de epey benzer. Bu bakımdan Deniz Göktaş olayı, içinden geçtiğimiz dönemin medya ve yargı pratiğinin ders kitabı niteliğinde bir örneği. Fakat burada AKP-MHP iktidarının geleneksel tabanından rıza devşirme yöntemlerinden bir tanesinin iyice berraklaştığını görmek de mümkün. Neyi kast ettiğimi daha da açmadan önce bir kez daha Althusser’e döneceğim. Althusser’in belirttiği gibi, saf bir ideolojik aygıt yahut saf bir baskı aygıtı yoktur. Baskı aygıtlarının temel karakteristiği birincil olarak şiddet ve cebir yoluyla işlemeleridir, ideolojik aygıtlar ise temelde “ideoloji yoluyla” işler. Fakat baskı aygıtları işlemek için belli bir dereceye kadar ideolojiye yaslanır, aynı şekilde ideolojik aygıtlar da bir ölçüde cebir ve şiddete yaslanmadan işleyemez. Her bir aygıt hem baskı hem de ideoloji özelliklerini beraber barındırmakla birlikte, bunlardan hangisinin birincil işleyiş tarzı olduğu o aygıtın karakterini belirler. Bu çerçevede Althusser, örneğin hukuku hem bir ideolojik aygıt hem de bir baskı aygıtı olarak konumlandırır.[6] 

Bu tespite şunu da eklemek faydalı olabilir: Bir toplumda tek bir siyasal ve ideolojik “mahalle” yoktur, dolayısıyla bir aygıtın işe koşulmasından toplumun farklı kesimleri farklı etkilenebilir. Bir hamle, siyasal eğilim ve kültürel kamplaşma bakımından farklı yerlerde konumlanan toplum kesimleri nezdinde “baskı” yönünü ya da “ideoloji” yönünü daha baskın biçimde hissettirebilir. Özellikle de bu kamplaşmalardan doğan toplumsal fay hatlarını araçsallaştırmakta ustalaşmış bir siyasal aktörün elinde bu ayrım iyice belirginleşir.  

AKP iktidarının siyasal alanı “mütedeyyinlere karşı sekülerler” ayrım çizgisi üzerinden ilerleyen bir “mahalle kavgası” olarak kurgulama ve bu kurguyu toplumun geniş kesimlerinin zihnine nakşetme konusundaki maharetini yadsıyamayız. Bu durum, aynı hamlenin farklı “mahalleler” tarafından farklı şekilde algılanmasını sağlayacak şekilde tasarlanmasına olanak tanıyor. 

Deniz Göktaş’ın emniyet binasında ters kelepçe ile arkadan çekilip basına servis edilen videosunu anımsayalım. Daha sonradan öğrendiğimiz üzere defalarca kez çekilip mükemmelleştirilen, önden çekilen versiyonlarında Göktaş kameraya gülümsediği için arkadan çekmekte karar kılınan bir video bu. Bunun kılçıksız bir baskı pratiği olduğu açık ve tümüyle kanunsuz biçimde videoya alınıp dolaşıma sokulması da özellikle muhalif kesimlere yönelik sert bir gözdağı niteliği taşıyor.  

Öbür taraftan bu baskı pratiğinin, iktidarın kendi “mahallesi” için aynı zamanda bir rıza üretme pratiği olduğu, bu bakımdan kolluğun, yargının ve hapishanelerin burada birer ideolojik aygıt olarak ortaya çıktıkları da gözden kaçmamalı. Nitekim Deniz Göktaş toplumun belli bir kesimi nezdinde itibar suikastları ile bir nefret objesine çevrildikten sonra ona reva görülen şiddet belli kesimler nezdinde bir tatmin duygusu da yaratıyor. Bu tatmin duygusu, iktidarla destekçi kitlesinin belli bir bölümü arasındaki bağı zayıflatmak şöyle dursun onu güçlendirme işlevini görüyor. “Devletimiz terbiyesiz komedyene haddini bildirdi” duygusu güçlü bir ideolojik tutkal işlevi üstlenebiliyor. 

Biraz yakından baktığımızda bunun AKP’nin rıza üretme pratiğinde yerleşik hale geldiğini görebiliyoruz. Örneğin sistematik ve yapısal sorunların hegemonik kriz üretmeye meylettiği yerlerde de bu tarz “devlet masaya yumruğunu vurdu” müdahaleleriyle imaj düzeltilmeye çalışılıyor. Enflasyon ve hayat pahalılığı kontrol altına alınamayınca ve bölüşüm şokunun yükü bütün ağırlığıyla emekçi kitlelerin sırtına bindiğinde, marketlere kesilen fiyat cezalarıyla “devletimiz gereksiz yere fiyat yükseltip enflasyonu yaratan marketlere haddini bildiriyor” söylemi üretilmeye çalışılıyor. Elbette son dönemde iktisatçılar arasında yükselen “greedflation” tartışmalarının da gösterdiği üzere, şirketlerin enflasyonist ortamdan yararlandıkları ve bu şekilde gerekli olanın ötesinde fiyat artışlarına giderek “fırsatçılık” yaptıkları bir vaka. Fakat bu tür müdahaleler, “greedflation”ı da mümkün kılan sosyo-ekonomik atmosferi yaratan siyasal aktörlerin sorumluluğunu maskeleyip yapısal sorunları gözden uzaklaştırıyor. Onun yerine bir “haddini aşan terbiyesizler ve onlara haddini bildiren ali devlet” hikayesini yerleştiriyor. 

Örnekleri çoğaltmak mümkün fakat bu yazının amaçları bakımından gereksiz. “Masaya yumruğunu vuran devlet” imgesinin AKP’nin rıza üretiminde belirgin bir yer işgal ettiği görülüyor. Üstelik iktidar, sosyo-kültürel kamplaşmalardan yararlanarak toplumun bir kesimine yöneltilen baskı hamlesini diğer bir kesimine yönelik ideoloji üretimine çevirebiliyor. Zor ve rızanın, baskı ve ideolojinin yalnızca bir arada değil aynı zamanda iç içe bulunduğu, üstelik toplum içindeki farklılaşmalar dolayısıyla bir toplumsal kesime “baskı” olanın bir diğerine “ideoloji” olabileceği gerçeğini ülke siyaseti her geçen gün yüzümüze çarpıyor. “Hegemonya krizi” tartışmalarına bakarken sanırım biraz da buradan yaklaşmak gerekiyor. 

 

[1] Gökhan Atılgan: Kırık Rızanın Diyalektiği -I- Hegemonik Blokun Kuruluşu ve Krizi, Ayrım https://www.ayrim.org/guncel/kirik-rizanin-diyalektigi-i-hegemonik-blokun-kurulusu-ve-krizi/ (Erişim tarihi: 12.07.2026) 
[2] Gökhan Atılgan: agy.  
[3] Louis Althusser: Louis Althusser, Ideology and Ideological State Apparatuses (Notes towards an Investigation) https://www.marxists.org/reference/archive/althusser/1970/ideology.htm(Erişim tarihi: 14.07.2026) 
[4] Nicos Poulantzas: Kapitalist Devlet Sorunu, syf. 327, İçinde: Çağdaş Marksizm Seçkisi: Yüzyıla Damga Vuran Metinler, Hazırlayanlar: Bertell Ollman-Kevin B. Anderson, İngilizceden Çeviren: Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, Birinci Basım: Mayıs 2019 
[5] Metin Çulhaoğlu: İdeolojiler Alanı ve Türkiye Örneği, Öteki Yayınevi, İkinci Basım: Nisan 1999, syf. 42
[6] Louis Althusser: agy.  
İstibdat ve İdeoloji: Deniz Göktaş Olayının Düşündürdükleri
0:00 / 0:00