Uzun bir süre boyunca liberal paradigma, emperyalizm olgusunu piyasaların henüz tam anlamıyla özgürleşememesinden kaynaklanan geçici bir siyasi kusur ya da kolonyalizm döneminden kalma arkaik bir tarihsel tortu gibi sundu. Emperyalizmin yapısal özünü gizleyen bu anlatı, küreselleşme ve demokratikleşme vaatleriyle birlikte kitlelere emperyalizmin miadını doldurduğunu vazedip durdu. Ancak 2008 yılından bu yana küresel sistemin ürettiği kronik krizler ve gittikçe derinleşen eşitsizlikler, emperyalizmi sorgulanamaz bir gerçek haline getirmiştir. Özellikle son dönemde ABD ve İsrail ekseninde tanık olduğumuz sınır tanımaz saldırganlık, bu kavramı en şiddetli haliyle yeniden dünya gündemine taşımıştır[1]. Öyle ki bu şiddet sarmalı, emperyalizmi düne kadar tarih dışı bir kavram olarak gören çevreleri bile bugün aynı terminolojiyi kullanmaya mecbur bırakmıştır.
Bugün emperyalizm kavramının bu denli yaygın kullanılması, ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünebilir. Ancak bu yaygınlık, beraberinde kavramın içinin boşaltılması riskini de getiriyor. Günümüzde emperyalizm, her türlü ekonomik bağımlılığı veya siyasi baskıyı tarif etmek için kullanılan genel geçer bir terime dönüştü. Bu genişleme, terimi açıklayıcı bir analiz aracı olmaktan çıkarıp her yöne çekilebilen bir boş gösterene dönüştürme tehlikesi taşıyor. Böyle bir analiz zeminin yitirilmesi, emperyalizmle mücadele etmek için politik stratejiler geliştirilmesini de engelliyor.
Emperyalizm sadece güçlü olanın zayıfı ezdiği bir haksızlığa indirgendiğinde, kapitalizmle olan yapısal bağı koparılmakta ve mesele etik bir şikâyete indirgenmektedir. Emperyalizmi doğru kavramak için, her şeyden önce onun üzerinde yükseldiği zemini, yani kapitalist birikim rejiminin temel işleyiş yasalarını merkeze koymak zorundayız. Kapitalist sistem, doğası gereği derin çelişkiler barındırır ve kaçınılmaz olarak krizler üretir. Emperyalizm, tam da bu krizlerin ve kapitalizmin ulaştığı tekelci aşamanın bir dışavurumu olarak belirir. Sermaye, hem birikimi genişletmek hem de kendi içsel krizlerini aşabilmek ve bu sayede varlığını sürdürebilmek için mekânsal olarak genişlemek zorundadır. Bu genişleme ise ancak emperyalist tahakküm mekanizmalarıyla mümkün kılınabilir.
Klasik-Marksist kuramlar, tam da bu vurguları nedeniyle günümüz dünyasını anlamak açısından hala en güçlü analitik araçlar olmayı sürdürmektedir. Bu kuramların gücü büyük devrimci düşünürlerin savunduğu fikirlerin otoritesinden ya da bu kuramların ilgili dönemdeki emperyalizm olgusunu her detayıyla kusursuzca kavramış olmalarından kaynaklanmıyor. Elbette ki bu teorilerin hem o günkü hem de bugünkü çıkarımlarında ciddi eksikler ve güncellenmesi gereken alanlar mevcuttur. Bu kuramların emperyalizmi kavrayış biçimi ve ona karşı kurmaya çalıştığı politik mücadele hattına yönelik bir değerlendirme yapmak, hem günümüz emperyalizmin yeni görünümlerini anlamak hem de emperyalizmle mücadelede politik bir yol haritası çizebilmek açısından oldukça önemli.
Bu yazıda, öncelikle Klasik-Marksist emperyalizm kuramlarının kısa bir tarihçesini sunacağım; devamında ise İkinci Dünya Savaşı sonrası yükselen İkinci Dalga ve 1990 sonrası şekillenen Üçüncü Dalga emperyalizm kuramlarında kapitalizm ve emperyalizm arasındaki bağın teorik düzeyde ön planda olmamasının liberallere nasıl geniş bir manipülasyon alanı açtığını tartışacağım.
Klasik Marksist Kuramların Gelişimi ve Lenin-Kautsky Tartışması
Emperyalizm kuramlarının ortaya çıktığı on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başı insanlık tarihinin hem ekonomik hem de siyasi açıdan önemli çalkantılara tanık olduğu bir dönemdi. 1873 yılında başlayan küresel ekonomik durgunluk Marx’ın öngördüğü gibi, kapitalizmin tekelci bir yapıya evrilmesine ve beraberinde bir aşırı birikim sorununun ortaya çıkmasına neden olmuştu. Gelişmiş kapitalist ülkeler, içinde bulundukları karlılık krizini aşmak için az gelişmiş ülkelere doğrudan sermaye ihraç etmeye başladılar. Berlin Konferansı ile ivme kazanan sömürgeci genişleme dalgası, Afrika kıtasının neredeyse tamamının emperyalist güçler arasında paylaşılması ile sonuçlandı. On dokuzuncu yüzyılın sonunda hızla sanayileşen ABD ve Almanya gibi ülkelerin bu paylaşımdan pay alma çabası emperyalistler arasında yeni bir paylaşım mücadelesini, diğer bir deyişle Birinci Dünya Savaşı koşullarını doğurdu.
Söz konusu tarihsel koşullar altında, emperyalistler arasındaki paylaşım mücadelesine açıklama getirecek çeşitli kuramlar geliştirildi. Bu kuramlardan önce emperyalizm kavramı, kapitalist üretim biçiminin yapısal bir zorunluluğu olarak değil, egemen devletlerin siyasi ve askeri tercihlerini ifade etmek için kullanılıyordu[2]. John A. Hobson (1858-1940), 1902 tarihli “Emperyalizm: Bir İnceleme” adlı öncü çalışması ile emperyalizmin her ne kadar milliyetçilik, militarizm ve dini yayılmacılık gibi ideolojik kılıflar ardına gizlense de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında gözlemlenen sermayenin merkezileşme eğiliminin bir sonucu olduğunu vurguluyor; böylece kapitalizm ve emperyalizm arasındaki bağı ilk kez kuruyordu.
Hobson’un liberal reformist bir çizgide başlattığı bu analiz, Klasik Marksist emperyalizm kuramlarına ilham kaynağı olmuştur. Rosa Luxemburg (1871-1919), Rudolf Hilferding (1877-1941), Nikolay Buharin (1988-1938) ve Vladimir Lenin (1870-1924) gibi Marksist düşünürler Hobson’dan on yıl kadar sonra Marx’ın Kapital’de formüle ettiği “sermayenin merkezileşme ve yoğunlaşma eğilimi” ve “kar oranlarının düşme eğilimi” yasalarını yirminci yüzyılın koşullarına uyarlayarak, emperyalizmi daha önceki sömürgeci genişleme anlamının ötesinde sermaye birikim sürecindeki tıkanıkların bir sonucu olarak ortaya çıkan kaçınılmaz bir eğilim olarak kavramsallaştırdılar.
Klasik-Marksist gelenek içinde emperyalizmin dinamiklerine dair vurgular birbirinden oldukça farklı idi. Luxemburg, emperyalizmi kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için her zaman kapitalist olmayan bir çevreye ihtiyaç duyduğu argümanı üzerinden açıklarken[3]; Hilferding geliştirdiği finans kapital kavramıyla, emperyalizmi sanayi sermayesi ile bankacılık sermayesinin iç içe geçtiği yeni bir aşama olarak tanımlamaktaydı[4]. Buharin de Hilferding’in bu analizini bir adım daha ileri taşıyarak, bu yeni aşamada finans kapital ile ulus devlet aygıtının birbiriyle bütünleştiğini ileri sürüyordu[5].
Klasik dönemin öncü Marksist düşünürlerinin ortaya koyduğu bu analizleri sentezleyerek güçlü bir siyasi doktrine dönüştüren kişi ise Lenin olmuştur. Lenin, 1916 yılında yayımlanan “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” başlıklı broşürde sanayideki muazzam büyümeyi ve üretimin tekelci firmalarda yoğunlaşmasını dönemin en ayırt edici özelliği olarak saptamış; bu süreçte bankaların giderek sanayi sermayesine fon tedarik eden aracılar olmaktan çıkıp gerek ulusal düzeyde gerekse uluslararası düzeyde üretimi kontrol eden büyük küresel tekellere dönüştüğünü vurgulamıştı. Lenin’e göre, finans sermayesinin endüstriyel sermaye üzerinde kurduğu bu kontrol, kapitalist gelişmenin önceki dönemlerinden radikal bir biçimde ayrılan en yüksek ve en ayırt edici aşamasıydı[6].
Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdığı bu broşür, emperyalizme dair soyut bir kuramsal çerçeve çizmekten ziyade somut tarihsel gerçekliğin somut bir analizini yapan devrimci bir eylem rehberi niteliğinde bir metindi. Ayrıca, dönemin Marksist saflarında yaşanan büyük bir ideolojik hesaplaşmayı da yansıtmaktaydı. O yıllarda, II. Enternasyonal içinde en güçlü sosyalist parti konumunda olan Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin başlıca temsilcisi olan Karl Kautsky (1854-1938) emperyalist devletler arasındaki rekabetin yerini zamanla barışçıl bir sömürü ortaklığına bırakacağını iddia eden “Ultra Emperyalizm” tezini savunuyordu. Kautsky’e göre, büyük sermaye grupları ve devletler, kendi aralarındaki savaşların devasa maliyetine katlanmak yerine, dünyayı barışçıl ve ortaklaşa sömürecekleri küresel bir kartel kurabilirlerdi[7].
Lenin, Kautsky’nin bu barışçıl emperyalizm fikrine şiddetle itiraz etti. Lenin için emperyalizm, kapitalizmin can çekişen ve çürüyen en yüksek aşamasıydı. Lenin’e göre, bu aşamada sistem artık ilerici vasfını tamamen yitirmiş, sermaye sahipleri üretimden koparak asalak bir rantiye sınıfına dönüşmüştü. Kautsky’nin aksine Lenin, dünyanın artık nihai olarak paylaşılmış olması nedeniyle emperyalist güçler arasındaki dengenin statik kalamayacağını savunuyordu. Sermayenin genişleme zorunluluğu veri iken bir gücün büyümesi ancak bir başkasının payına saldırarak mümkündü. Dolayısıyla, emperyalist savaşlar kaçınılmazdı. Sistemin yarattığı derin çürüme ve toplumsal gerilim örgütlü bir işçi sınıfı mücadelesi ile birleştiğinde kapitalizmin sonunu hazırlayacaktı. Bu anlamda, Lenin’in emperyalizm teorisi devrimci hedefin teorik bir zeminini oluşturuyordu.
Teorik Kırılmalar: İkinci ve Üçüncü Dalga Kuramlar’da Sınıf Analizinin Aşınması
Klasik-Marksist kuramlar, kendi dönemlerinin devrimci kılavuzları olsalar da İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen yeni dünyayı açıklamakta bazı yapısal zorluklarla karşılaştılar. Burada iki temel tıkanıklık noktası vardı: Birincisi, klasiklerin meseleye neredeyse tamamen gelişmiş kapitalist ülkeler ekseninden bakmalarıydı. Odak noktaları merkezdeki sermaye birikimi olduğu için, az gelişmişlik olgusunun kendine has dinamiklerini ve bu coğrafyalardaki yapısal tıkanıklıkları açıklamakta yetersiz kaldılar. İkinci olarak, savaş sonrası dönemde sermayenin uluslararasılaşması olgusu, bir süre hız kesmiş ve sermaye daha ziyade ulusal sınırlar içinde tahkim edilmeye başlanmıştı.
Klasik-Marksist kuramların yaşanan gelişmeleri açıklamakta yetersiz kaldığı bu dönemde, İkinci Dalga emperyalizm kuramları ortaya çıktı. 1960 ve 1970’lerde yükselen Bağımlılık Okulu[8], meseleyi merkez ülkelerin dinamikleri üzerinden değil, bizzat çevre ülkelerin kronik az gelişmişlik problemi üzerinden ele alıyordu. Onlara göre, gelişmiş merkez kapitalist ülkeler, az gelişmiş çevre ülkelerin kaynaklarını kontrol ederek oradaki az gelişmişliği sürekli hale getiriyordu. Bağımlılık Okulu’nun bu yaklaşımı, vurguyu kapitalist ile işçi arasındaki yapısal sömürü ilişkilerinden, zengin merkez ülkeler ile yoksul çevre ülkeler arasındaki uluslararası güç eşitsizliklerine kaydırdı. Emperyalizmle mücadele de büyük ölçüde sınıfsal bir devrimden ziyade, ulusal kurtuluş ve milli kalkınma hedefleri ile sınırlandırıldı.
Emperyalizm kavramının kapitalizmden asıl köklü kopuşu, 1990 sonrası dönemde filizlenen Üçüncü Dalga kuramlarla gerçekleşti. Francis Fukuyama, bürokratik işçi devletlerinin çöküşünün ertesinde “tarihin sonu” tezi ile kapitalizmin zaferini ilan etmişti[9]. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla hız kazanan küreselleşme dalgası esnasında, Hardt ve Negri gibi yazarlar, artık bir ulus-devletin diğerine hükmettiği klasik emperyalizm çağının kapandığını ilan ettiler. Hardt ve Negri’ye göre, artık karşımızda merkezi olmayan, her yeri kuşatan ve sınır tanımayan hayali bir “İmparatorluk” vardı. Güç, adresi belli olmayan küresel bir ağ yapısına devredilmişti[10]. Bu bakış açısında emperyalizm, sermaye birikiminin somut bir stratejisi olmaktan çıkıp soyut bir tahakküm biçimine indirgeniyordu.
Ancak, 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında ABD’nin önce Afganistan (2001) sonra da Irak (2003) işgali emperyalizm kavramını tekrar dünya gündemine taşımıştır. David Harvey[11], Leo Panitch ve Sam Gindin[12] gibi yazarlar “yeni emperyalizm” kavramı üzerinden bir yandan Hardt ve Negri’nin “merkezsizlik” iddiasına karşı çıkarak emperyalizmin somut devletlerle ve sermaye birikim süreciyle olan ilişkisini hatırlatırken, diğer yandan Lenin’in ve diğer Klasik-Marksist kuramcıların çizdiği hattan önemli ölçüde uzaklaştılar.
Bu bağlamda Harvey, 2003 yılında yayınlanan “Yeni Emperyalizm” kitabında “mülksüzleştirme yolu ile birikim” kavramı üzerinden geliştirdiği yeni emperyalizm teorisi ile emperyalizmi kapitalizmin içsel bir unsuru değil de dışsal bir sapma olarak ele alıyor; gelirin daha adil bölüşülmesi ve mali sermayeyi sınırlandıran reformların hayata geçirilmesi yoluyla daha barışçıl ve anti emperyalist bir kapitalizmin mümkün olduğu sonucuna ulaşıyordu[13]. Günümüzde çok popüler olan “mülksüzleştirme yolu ile birikim” tezinin, Marx’ın sözünü ettiği “ilkel birikim”in bugün hala devam eden bir süreç olduğunu göstermesi bakımından önemi elbette yadsınamaz. Ancak bu analiz, odağı üretim sürecindeki artı değer sömürüsünden bölüşüm sürecine yani el koymaya kaydırmıştır. Bu ise, işçi sınıfını emperyalist mücadelenin temel öznesi olmaktan giderek uzaklaştırırken, meseleyi özelleştirme karşıtlığına indirgeme riskini de beraberinde getirmiştir.
Panitch ve Gindin ise 2004 yılında yayımladıkları “Küresel Sermaye ve Amerikan İmparatorluğu” başlıklı makalelerinde kapitalizmin ekonomik temelinden hareketle yapılan bir emperyalizm analizine itiraz ediyor ve emperyalizmin somut tarihsel gelişmeler ışığında devlet teorisinin bir uzantısı olarak ele alınması gerektiğini ileri sürüyordu. Bu bağlamda, makalede ABD hegemonyası altında Dünya kapitalist sisteminin sağlam kapitalist temeller üzerinde yükseldiği ileri sürülüyor; her ne kadar birtakım çelişkiler var olsa da dünyanın emperyalist güçler arasındaki siyasi ve askeri rekabetin gerilimleri altında bulunmadığına dikkat çekerek, Lenin’in emperyalizm teorisine güçlü bir itiraz dile getiriyordu[14].
Üçüncü Dalga kuramlar, emperyalizmin finansallaşma, mülksüzleştirme ve küresel yönetim mekanizmaları üzerinden nasıl işlediğini başarılı bir şekilde ortaya koymakla birlikte; odağı üretim ilişkilerinden alıp devletlerin jeopolitik güç mücadelelerine ve ABD hegemonyasına kaydırdı. Bu yaklaşım, devletler arası güç mücadelesini ön plana yerleştirerek emek-sermaye çatışmasını ikinci plana itti. Ayrıca bu kuramlar, devleti kendi başına bir küresel düzenleyici olarak konumlandırarak, devletin sermayenin bir aygıtı olma vurgusunu zayıflattılar. Devletin, birikim sürecinin yapısal bir parçası değil de piyasayı dışarıdan düzenleyen bağımsız bir aktör gibi sunulması, emperyalizmin gerçek ekonomi politik köklerini görünmez kıldı.
Sonuç Yerine
Gerek İkinci Dalga gerekse Üçüncü Dalga emperyalizm kuramlarında sınıf vurgusunun teorik alandan geri çekilmesi, emperyalizmin bir sömürü ilişkisi olmaktan ziyade daha çok bir tahakküm ilişkisi olarak anlaşılmasına sebep oldu. Bu durum, anti-emperyalist mücadelenin anti-kapitalist niteliğini aşındırarak, onu büyük ölçüde dış düşmanlara karşı verilen bir egemenlik mücadelesine indirgedi. Teorik düzeyde sınıf çatışmasına yapılan vurgunun zayıflaması, küresel sosyalist siyasetin gerilemesiyle birleşince emperyalizmin ardındaki sınıfsal karakteri görünmez kıldı. Sınıf analizinin bu şekilde kuramdan tasfiye edilmesi, liberallerin kapitalizmi hararetle savunmasını kolaylaştırırken, emperyalist sömürünün sistem ile olan bağını görünmez kılmayı amaçlayan ideolojik manipülasyonlar için de uygun bir zemin sağladı.
Bugün liberal paradigmalar emperyalizmi, liderlerin kişisel hırsları, hatalı dış politikalar veya salt askeri işgaller üzerinden istisnai bir olgu olarak sunuyor. Sınıfsal temeli olmayan bir emperyalizm anlatısı, bir yandan meseleyi sadece ulus devletler arasındaki rekabete indirgerken, diğer yandan da halkın haklı öfkesinin sömürü ilişkilerine değil, öznesi belirsiz “dış düşmanlara” veya göçmenler gibi dezavantajlı gruplara yönlendirilmesine neden oluyor. Böyle bir anlatı aynı zamanda, liberallerin kapitalizmin genel olarak kurallarla yönetilen barışçıl bir düzen olduğu; şiddet ve savaşların ise istisna olduğu yolundaki söylemini de güçlendiriyor. Oysa şiddet, savaş ve onun ideolojik ifadesi olan emperyalizm bir istisna değil kapitalizmin mantıksal işleyişinin zorunlu bir sonucudur. Bu nedenle, emperyalizmi devletlerin iradi bir politika tercihi değil de kapitalist birikim mantığının kaçınılmaz bir sonucu olarak gören Klasik-Marksist kuramlar yirmi birinci yüzyıl dünyasını anlamak için hala önemli bir rehber olmayı sürdürüyor.
Klasik Marksist kuramcılar, analizlerini açık bir politik erek doğrultusunda devrimci bir perspektiften ortaya koymuşlardı. Amaçları sadece emperyalizm olgusunu açıklamak değil, aynı zamanda onunla mücadele edebilecek bir politik iradeyi de mümkün kılmaktı. Marx’ın 11. Tezi’nde dile getirdiği “filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar; oysa aslolan onu değiştirmektir” yolundaki sözünde “praksis”e yaptığı vurgu bugün slogan olmanın çok ötesinde günümüz dünyasını anlamak ve dönüştürmek adına tarihsel bir sorumluluğa işaret etmektedir. Dünyayı kökten değiştirecek radikal bir politik hattın inşası ise emperyalizmin güncel görünümlerini ekonomik, politik ve ideolojik bir bütünlük içinde kavrayan güçlü bir kuramsal zemin ile mümkündür. Söz konusu bütünsel kavrayış, liberal manipülasyonları boşa çıkarmak ve anti-kapitalist sınıf siyasetini küresel çapta yeniden canlandırmak açısından oldukça kritiktir.
Özgür ve sömürüden arındırılmış bir dünya ancak emperyalizmi kapitalizmin içsel bir mantığı olarak kavrayan ve bu kavrayışı devrimci bir politik ufukla bütünleştiren radikal bir perspektifle mümkündür. Klasik-Marksist kuramcıların ortaya koyduğu zengin birikimi bugünün gerçekliğiyle güncelleyerek yorumlamak ve böylece emperyalizm ve kapitalizm arasındaki bağı politik mücadelenin merkezine yeniden yerleştirmek liberal anlatılara karşı anti kapitalist cepheyi tahkim etmek açısından büyük önem arz etmektedir.
[1] Kaymak, M. Katman Portal’da 18 Mayıs 2026 tarihinde yayınlanan “Emperyalizm Hakkında Konuşmalıyız” başlıklı yazısında “liberal çevrelerin Trump’ın politikalarını geçici ve kişisel bir sapma olarak kodlamak için dahi olsa yoğun bir emperyalizm retoriğine başvururken, solda anti-emperyalist duyarlılığın neden modern tarihin en geri noktasında olduğunu” tartışıyor. [2] Latince "hükmetmek" anlamına gelen “imperium” kelimesine dayanan emperyalizm kavramı, tarihsel süreç içerisinde ciddi bir anlamsal dönüşüm geçirmiştir. 1830’larda Fransa’da otoriter Bonapartizm destekçilerini tanımlamak amacıyla dar bir siyasi çerçevede kullanılırken, 1870'lere gelindiğinde İngiltere’de sömürgeci genişleme politikalarına yönelik somut bir eleştiri olarak modern siyasi literatüre giriş yapmıştır. [3] Rosa Luxemburg emperyalizm analizini 1913’te yayınlanan Sermaye Birikimi eserinde geliştirmiştir. Esere yöneltilen eleştirilere yanıt olarak kaleme aldığı ve kısaca Anti-Kritik olarak bilinen bir başka çalışmayı 1915’te yayınlamıştır. [4] Hilferding’in emperyalizm üzerine en önemli çalışması 1910 yılında yayınlanan Finance Capital başlıklı çalışmasıdır. [5] Buharin, N. (2009). Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, çev. Uğur Selçuk Akalın, İstanbul Kalkedon Yayınları. [6] Lenin, V.I. (1992). Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev. Cemal Süreya, Ankara: Sol Yayınları. [7] Kautsky, K. (2004). Ultra Emperyalizm, Çev. Münevver Çelik, Conatus, (2): 161-165. [8] Baran, P.A; P.M. Sweezy, P.M., A.G. Frank, H.Magdoff ve S.Amin gibi iktisatçılar bu yaklaşımın önde gelen temsilcileridir. [9] Fukuyama, F. (2023). Tarihin Sonu ve Son İnsan, İstanbul: Panama Yayıncılık. [10] Hardt, M. Ve A. Negri (2001). İmparatorluk, Çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. [11]Harvey, D. (2008). Yeni Emperyalizm, Hür Güldü, İstanbul: Everest Yayınları. [12] Panitch, L. Ve Gindin, S. (2004). “Global Capitalism and American Empire”, Socialist Register, s. 1-42. [13] Kaymak, M. (18 Haziran 2026), “David Harvey’in Yeni Emperyalist Ekonomizmi”, Katman Portal, link: https://katmanportal.com/david-harveyin-yeni-emperyalist-ekonomizmi/#post-5556-footnote-6 [14] Bu konuda detaylı bir tartışma için bkz. Savran, S. (2006). “Lenin mi, Kautsky mi? “Yeni” emperyalizm teorilerinin Lenin Reddiyesi Üzerine”, Devrimci Marksizm, sayı 1: 59-110.




