Emperyalizm, en sade tanımla, kapitalizmin çeşitli kapitalist devletler arasında kurulu hiyerarşik yapısını kuran ilişkiler bütünüdür. Bu hiyerarşi içindeki pozisyonlar sürekli değişmemekle birlikte ezeli ebedi de değil. Bu yapılanmayı ve değişim dinamiklerini her ülkedeki kapitalist sınıf içi ve sınıflararası mücadeleler; kapitalist sınıf aktörlerinin uluslararası ilişkileri ve uluslararası düzlemde kendi sermaye bloklarını temsil eden kapitalist devletlerarası jeopolitik ve jeoekonomik mücadeleler belirler. Alt emperyalist hamlelerle emperyalist sistem içindeki konumunu değiştirme veya güçlendirme arayışları ülke içindeki sınıf içi ve sınıflararası ilişkileri yönetebilmek açısından da kayda değer etkiler yaratır.
Alt emperyalizm ve Türkiye: Sermaye-Saray Rejimi
1991’de SSCB’nin dağılması sonrasında Türkiye’nin Ortadoğu, Orta Asya ve Balkanlar’da bölgesel güç olma stratejik yönelimi kesintisiz bir biçimde devam etmekle birlikte, 2001 krizi sonrası Türkiye kapitalizminin dinamikleri ve 2002’den beri süren AKP iktidarı altında alt emperyalist yönelim keskinleşti. Dış politikadaki yönelimler çoğu kez salt jeopolitik (başta Kürt meselesi olmak üzere bölgesel güvenlik kaygıları) ve/veya ideolojik yönelim (yeni Osmanlıcılık, İslamcılık) üzerinden anlamlandırılmaya meyledilse de bu arayış Türkiye kapitalizminin dinamikleri ve sınıfsal ilişkileri bağlamında okunmalı.
Bu doğrultuda, alt emperyalizm kavramsallaştırması Türkiye’nin, özellikle 21. yüzyılın ilk çeyreğinde izlediği jeopolitik ve jeoekonomik çizgiyi anlamlandırmak için faydalı bir çerçeve sunuyor. Kavramın tanımı üzerine çeşitli tartışmalar bulunmakla birlikte, alt emperyalizm şu temel unsurlara dayanır: ülkede sanayileşme dinamikleri sonucunda sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması akabinde ekonomik ve/veya politik güce sahip sermaye fraksiyonlarının başta meta ve hizmet ihracatı yoluyla uluslararasılaşması ve bölgesel nüfuz elde edecek bir kapasiteye erişmesi; böylesi bir programın kapitalist sınıf içi çelişkileri de yönetilebilir kılması (veya bu çelişkilerin de ihracı); ulusal sermaye ile güvenlik aygıtları bürokrasisi ve askeri-sınai kompleksin jeoekonomik ve jeopolitik yayılmacılığa dayalı bir programda birleşmesi; alt emperyalist projeye uygun ve çoğu kez dışa dönük militarizasyonu içeren bir devlet formu; bu uluslararasılaşmayı mümkün kılmak üzere küresel hegemonik gücü (ABD) kabullenmekle birlikte bazen çatışmaları da içeren bir işbirliği çerçevesinde bir dış politika. [1]
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye alt emperyalizmin bu unsurlarını çok güçlü biçimde sergilemektedir. Her ne kadar Türkiye üretken sermayesi, organik bileşimi görece zayıf (yani teknolojik üretkenliğe dayalı göreli artı değer üretim kapasitesi açısından zayıf) ve mutlak artı değer üretimine (yani ucuz emeğin aşırı sömürüsüne) dayansa da, mal ve hizmet üretimi ve sermaye birikimi açısından Türkiye kapitalist sınıfının önemli kesimlerinin uluslararasılaşma ihtiyacı Türkiye’yi alt emperyalist bir dış politikaya iten esas dinamiktir. Özellikle 2008 krizi sonrası tetiklenen ve 2013 ABD Merkez Bankası’nın (FED) parasal genişlemeyi azaltacağı açıklamasıyla belirginleşen küresel finansal girişlerin daralması sonrasında yeniden sanayileşme arayışları (ki dünyada da varolan bir eğilim), her ne kadar cari açık-döviz ihtiyacı gibi yapısal zayıflıklarla kesintiye (örneğin Şimşek programı) uğrasa da alt emperyalist yönelimin önemli bir dinamiğidir. , AKP’nin tarihsel ve güncel organik ilişkisinin bu sermaye fraksiyonuyla olması da önemli bir etkendir. Dolayısıyla, Türkiye’nin pazar, kaynak ve ucuz emek peşinde Ortadoğu ülkeleri ve özellikle Sahra-altı Afrika’daki ülkelerle geliştirdiği ticaret ve yatırım anlaşmaları (başta tekstil, konfeksiyon, inşaat, ulaştırma, demir-çelik, enerji, elektrik, beyaz eşya sektörleri), askeri güvenlik anlaşmaları ve askeri sanayi ihracatı, eğitim-kültür alanı üzerinden yürüttüğü ideolojik ilişkiler alt emperyalistleşmede muazzam bir sıçrama yaşatmıştır. Türkiye’de askeri sanayinin gelişimi ve Libya, Suriye ve Doğu Akdeniz başta olmak üzere dış politikanın militarizasyonu, bu militarizasyonun bir boyutu olarak çok sayıda Ortadoğu ve (başta Sahra-altı olmak üzere) Afrika ülkesiyle, bunun yanı sıra Azerbaycan, Türkmenistan, Pakistan, Malezya vb. ülkelerle yapılan askeri sanayi, askeri eğitim ve güvenlik işbirliği anlaşmaları içerideki sermaye blokunun alt emperyalist talepleriyle uyumludur.[2] Emperyalist sistem içinde rekabetin en yoğun olduğu küresel ticaret, lojistik ve enerji hatları Türkiye’nin de alt emperyalist hamlelerini yoğunlaştırdığı alanlardandır. Türkiye ve Irak arasında planlanan İngiltere finansmanlı Kalkınma Yolu, Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye-Türkiye arasındaki demiryolu projesi, NATO yakıt güvenliği için yer altı boru hatlarını birbirine bağlayacak 28 milyar dolarlık altyapı projesi ve demiryollarına yapılan yatırımlar bunların başında gelmekte. Her ne kadar sert sosyo-politik çatışmalarla ilerlese ve çelişkiler barındırsa da 2015 sonrasında süren yeni faşistleşme çizgisinde bir devlet formu inşası da böyle bir alt emperyalist politikanın jeopolitik taşıyıcısı ve aktörüdür.
Alt emperyalist stratejik yönelimi, aynı zamanda, 2013/2015 sonrası kapsayıcı hegemonik kapasitesi yitiren AKP’nin süregiden hegemonya ve devlet krizleri sarmalına yeni bir hegemonya projesi ve bloku inşa ederek cevap verme arayışlarının bir parçası olarak görmek gerekir. Sermaye-Saray rejiminin bu yöneliminin sacayaklarını dört başlıkta toparlayabiliriz.
– Devletçi- -Kalkınmacı-Korumacı Bir Sermaye Birikim Stratejisi ve İktidar Bloku Hedefi: güçlü askeri sanayiyi de içeren sanayi sermayesi liderliğinde, inşaat sermayesi, ekstraktivist (maden, enerji) sermaye ve ihracatçı tüccarları içeren, küresel ve ulusal finans sermayesini buraya eklemleyerek iktidar blokunun sermaye cephesini kuran ve otoriter (sendikasız, güvencesiz, düşük ücretli) bir emek rejimini kaçınılmaz gören bir birikim stratejisi.
– Yeni-Faşist Bir Siyasal Rejim ve Devlet İnşası, ki tüm siyasal alanın ve ana muhalefet partisi de başta olmak üzere Sermaye-Saray rejiminin kırmızı çizgilerini aşmayacak şekilde dizaynını da içerir.
– Sünni-İslami Milliyetçilik ve Ulus İnşası
– “Alt-Emperyalist” Askeri-Ticari Dış Politika
Bu yeni hegemonya projesi ve bloku inşası yönelimi her bir başlıkta çok sayıda çelişki ve çatışmayı içermekte olup, herhangi bir istikrara sahip değildir. Ancak düzen içi muhalefetin alternatif bir kapitalist hegemonya projesi hamlesinin veya düzen dışı muhalefetin anti-kapitalist bir karşı hegemonya projesi ve blokunun şimdilik görece zayıf kalması sebebiyle tökezleyerek de olsa ilerleyebilmiştir.
Trump Yönetimi ve Sermaye-Saray Rejimi
Bu serinin önceki iki yazısında ele aldığımız gibi kapitalist emperyalist sisteminin krizine ve kendi hegemonik gücünün gerileyişine bir cevap olarak emperyalist sistem içi hiyerarşiyi yeniden yapılandırmakla uğraşan ABD’nin Türkiye ile ilişkileri, 2024 sonunda Trump’ın yeniden başkan seçilmesiyle yeni bir evreye girdi. Türkiye’nin alt emperyalist açılım hamlelerinin, emperyalist sistemin hegemonik gücü ABD’nin göreli gerilediği bir dönemde gerçekleşmesi bir yandan Türkiye’nin çatışma manevrasını arttırmıştır. Ancak üretimin teknolojik bileşiminin görece zayıflığı, döviz üretemeyen ekonominin kronik cari açık sorunu, dolayısıyla sermaye girişi ve finansman ihtiyacı, askeri sanayinin açılımlarına rağmen ileri teknoloji bağımlılığı, dolayısıyla ulusal askeri güvenlik mimarisinin de bağımlılıkları gibi yapısal kısıtlar hegemonik güçle çatışmanın sınırlarını da sık sık hatırlatmış ve işbirliği dinamiklerini yeniden devreye sokmuştur. Trump ve Erdoğan ilişkisi üzerinden son 2 yılda bu işbirliği yeni bir döneme girmiştir.
Kuruluşu ABD’de yapılan görüşmelerde elde edilen onaya dayanan AKP’nin 2002-2013 arası döneminde, siyasal İslamcılığı küresel neoliberalizme eklemlemesi ve sermaye birikim dinamiğinin finansal sermaye girişlerine dayalı olmasının da etkisiyle aynı zamanda ABD ile uyumlu bir pozisyon üzerinden alt emperyalist güç olmayı hedefleyen bir dış politika hakimdi. AKP, ABD ve Batı bloku tarafından Ortadoğu’ya “ılımlı İslam” şeklinde rol model olarak sunuldu. Bu uyumlu ilişki AKP’ye, Türkiye’nin kendi çevresindeki coğrafyada bölgesel güç olma arayışında da ciddi bir alan açtı.
2013 sonrası dönemde ise, Türkiye’nin dış politikası daha “özerk” ama krizlerle ve zikzaklarla dolu hale geldi, askerileşti, sert güce olan bağımlılığı arttı. Arap Baharı sırasında hala Ortadoğu’ya rol model olarak sunulan Türkiye, özellikle, 2013 sonrasında ABD ile gerilimli ve daha çatışmalı bir dış politika çizgisinde oldu. Buna yol açan unsurlar, Mısır’da Müslüman Kardeşler iktidarına yönelik Sisi liderliğinde 2013’te gerçekleşen ABD destekli darbe sonrası, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler çizgisine hala bağlı kalması, Suriye’de iç savaş sürecinde çeşitli radikal İslamcı yapılarla bağımsız vekâlet ilişkisi geliştirmesi, ABD’nin IŞİD’e karşı Suriye sahasında Kürt hareketi (PYD, YPG) ile işbirliğini tercih etmesi idi. ABD ile kriz yaratan diğer unsurlar, 15 Temmuz 2016 Gülenci darbe girişiminde AKP iktidarının, ABD’nin bir şekilde en azından pasif varlığı değerlendirmesi yapması ve sonrasında Gülen’in iade edilmemesi; Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri alması, bunun ABD ve NATO ile yarattığı çatışma ve CAATSA yaptırımları çerçevesinde Türkiye’nin F-35 uçak programından çıkarılması; İran’a yönelik yaptırımların delinmesi çerçevesinde Halkbank davası; ABD’li Rahip Brunson’ın tutuklanması meselesi; İsveç’in NATO üyeliğine Türkiye’nin set çekmesi gibi çok sayıda krizi barındıran bir 10 yıl geçti. Daha önceki dönemlerde pek düşünülemeyecek kadar yoğun krizli bir 10 yılı mümkün kılan, ABD’nin gerileyen hegemonik kapasitesi, uluslararası sistemde başta Çin ve Rusya gibi güçlerin varlığıyla oluşan çok kutuplu hal ve Türkiye gibi orta boy güçlerin büyük güçler arası rekabetin yarattığı boşluklardan faydalanması oldu.
2024 sonunda Trump’ın seçimleri kazanmasıyla beraber, 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde çizilen çerçevede, Türkiye – ABD ilişkileri yeniden uyumlu bir hatta inşa oluyor. Bir yandan emperyalist sistem içi hiyerarşide hegemonik pozisyonunu tahkim etmek isteyen ABD/Trump yönetimi, diğer yanda bu hiyerarşi içinde alt emperyalist pozisyonunu geliştirmek, güçlendirmek isteyen Türkiye/Erdoğan yönetimi yeni bir uzlaşıda buluştu.
Öncelikle ABD ne elde etmek istiyor diye bakalım. Birincisi, Türkiye’nin, ABD Ortadoğu’dan çekilmeye çalışırken geride bölge istikrarını sağlayacak ve ABD-İsrail ile uyumlu bölgesel vekil güçlerden biri olması isteniyor. Tekrar edecek olursak jeopolitik ve askeri-siyasi sıklet merkezini Asya Pasifik’e ve Çin’i çevrelemeye kaydırmak isteyen ABD, Ortadoğu’dan askeri olarak geri çekilmeyi stratejik olarak önüne Trump yönetiminden çok önce koymuştu. 2025 strateji belgesinde de bunun altı çiziliyor. ABD bölgede istikrarsızlık yaratan güç olarak İran’ı görüyor, İran’ın etkisizleştirmesi, Çin’in bölgeden uzak tutulması ve İsrail’in güvenliği temel hedefleri. Başta İsrail, Türkiye, Suudi Arabistan olmak üzere bölgesel güçlerin kendi nüfuz alanlarına sahip olmakla birlikte uyumlu bir çekişme içinde ABD’nin vekilleri olarak ve ABD çıkarları çerçevesinde bölgeyi yönetmelerini istiyor.
İşte tam da bu, İsrail Gazze’de soykırım yaparken iç kamuoyuna yönelik radikal retorik çıkışlar dışında İsrail’le ticari ve askeri ilişkilerin kesilmemesini sağlayan şey. 19 Şubat 2026’da Trump Gazze Barış Kurulu ilk toplantısını gerçekleştirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington’daki toplantıda, “Uluslararası İstikrar Gücü’ne asker göndermeye hazırız. Sayın Başkan Trump, Türkiye adil ve kalıcı bir barışa yönelik çabalarınızı desteklemeye devam edecektir” dedi. 14 Mayıs 2025’te ABD’nin Türkiye büyükelçisi, 23 Mayıs 2025’te de Suriye Özel Temsilcisi olan ve kısa süre önce de aynı zamanda Irak Özel Temsilcisi de ilan edilen Tom Barrack da “Suudi Arabistan’ın İsrail ile yakınlaşabileceği gibi, İsrail’in de Türkiye ile uyum içinde olması İsrail halkının refahı adına kilit noktadır. Bu nedenle, mevcut söylemlerin ortadan kalkacağı kanaatindeyim”[3] diyerek nihai olarak istenen hattı özetledi. Hiç şüphesiz Trump yönetimi içinde Türkiye’nin bölgede nüfuz kazanmasını istemeyen doğrudan İsrailci bir kanat olsa da, ana çizgiyi Barrack’ın bu sözleri temsil ediyor.
ABD’nin ikinci isteği, yine yeni ulusal güvenlik stratejisi çerçevesinde, NATO’nun Avrupa kanadının yeni güvenlik mimarisinde Türkiye’nin önemli bir rol oynaması. Bu 2000’lerin ilk on yılındaki gibi AB üyeliği ve demokratikleşme ekseninde değil tamamen askeri sanayi ve askeri güvenlik mimarisi işbirlikleri üzerinden gelişmesi istenen yeni bir hat. Trump’ın Kanada’ya, Grönland’a ve İran savaşına Avrupa’nın destek vermemesine ilişkin sert söylemlerinin arkasında başta Avrupa olmak üzere tüm müttefiklerini kendi güvenliğini inşa ve finanse eder hale getirme isteği yatıyor. Bu çerçevede de Türkiye’ye bir rol biçiliyor. Her ne kadar Doğu Akdeniz’deki nüfuz kavgasında gelişen İsrail-Yunanistan-Fransa ittifakı ve başta Fransa ve Almanya’nın Türkiye’nin AB’nin büyük askeri sanayi projelerine dahline şimdilik vetosu söz konusu olsa da çeşitli Avrupa ülkeleriyle işbirlikleri de hızla gelişti son bir iki ay içinde. Örneğin Baykar, İtalyan savunma devi Leonardo ile insansız hava araçları (İHA) üretimi, elektronik sistemler ve yapay zeka alanlarında stratejik iş birliği anlaşması imzaladı. Türkiye ve İspanya arasında KAAN, Hürjet hava araçları olmak üzere askeri sanayi alanında stratejik ortaklık kuruldu. Türkiye ve İngiltere, Ekim 2025’te Eurofighter Typhoon anlaşmasını imzaladıktan sonra, Mart 2026’da askeri sanayi ve ekonomi alanında işbirliğini içeren Stratejik Ortaklık Çerçeve Belgesi’ni imzaladı. Hatta çok taze gelişme, Baykar Fransız Safran Electronics&Defense isimli şirketle de insansız kava araçları ve akıllı sistemler alanında stratejik işbirliği anlaşması imzaladı.[4]
Ayrıca, NATO ve güvenlik mimarisi yeniden yapılandırılırken, kendisi de son derece istekli olan Türkiye’ye dair yeni roller de öngörüyor. Adana’da yeni bir NATO Çokuluslu Kolordusu Karargahı kurulmasında atılan adımlara dair haberler ve Ukrayna Gönüllüler Koalisyonu kapsamında NATO bünyesinde İstanbul’da Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı bilgisinin Milli Savunma Bakanlığı tarafından paylaşılması, ABD’nin hem Ortadoğu’ya hem Rusya’ya yönelik planlarında Türkiye’nin yeni roller üstlenmekte olduğuna işaret ediyor.[5] Temmuz’da Türkiye’de gerçekleşecek NATO zirvesi de anlamını, Türkiye’nin emperyalist sistemin Ortadoğu ve Avrupa askeri politikaları çerçevesinde edineceği roller üzerinden kazanıyor.
Erdoğan iktidarı açısından tüm bu gelişmeler, alt emperyalist stratejisinde bölgede nüfuzunu artırması, krize giren ekonomisine nefes borusu (hem kapitalist sınıf içi ilişkileri yönetme hem de bir seçim ekonomisi uygulamada elini rahatlatacak) bir ekonomik gelişme demek. Ayrıca son yıllarda büyük ekonomik yatırım yapılan hem alt emperyalist politikanın en önemli araçlarından olan askeri sanayinin daha da büyütülmesi demek. Yeni bir hegemonya projesi ve bloku inşa arayışının sloganı olan “Büyük Türkiye” söylemi bu alt emperyalist açılımla doğrudan ilişkili. Türkiye işçi sınıfına hem savaşlarla dolu bir dünyada güvenlik sağlama hem alt emperyalist pastadan ekonomik dilimler verme vaadi de bir rıza devşirme aracı olarak planlanıyor.
ABD ile bu yeni tam uyumlu angajmanın Erdoğan iktidarı açısından en doğrudan kazanımı ise içerideki rejim ve devlet inşa sürecine, bu çerçevede siyasal muhalefeti her türlü baskıyla paralize ederek iktidarını uzatmasına uluslararası meşruiyet sunulması. Bunu da en açıkça ifade eden yine Tom Barrack oldu. Barrack, 24 Eylül 2025’te bir panel konuşmasında Başkan Trump’ın Türkiye’ye dair bir yaklaşımını şöyle aktardı:
Herkes diyor ki, ‘Türkiye çok önemli bir NATO müttefiki. NATO’daki en büyük ikinci ülke.’ Öncelikle bunların hepsi doğru. 10 yıldır aynı konularla uğraşıyoruz. Aynı sorunlar 10 yıldır devam ediyor…S-400’ler, F-35’ler, F-16’lar… Hep bir kafa karışıklığı: Türkiye bizim dostumuz mu? Düşmanımız mı? Rusya’yla iş mi yapıyorlar? Geleneksel Müslümanlar mı, agresif Müslümanlar mı? Müslüman Kardeşler’i kınamadılar. Hamas’ı kınamadılar… Aynı kafa karıştırıcı meseleler… Başkanımız da dedi ki, ‘Biliyor musunuz, ben tüm bunlardan çok yoruldum. Hadi cesur bir adım atalım. Ve diplomatik ilişkiler kapsamında onlara ihtiyacı olanı verelim’ dedi. ‘Peki, sayın Başkan, neye ihtiyaçları var?’ diye sorulduğunda ise ‘meşruiyet’ diye cevapladı…. Türkiye bir demokrasi, ama aynı zamanda biraz da otoriter bir ülke. Ve Başkan Trump gerçekten bir dahi, öyle ki çözümün ona meşruiyet vermekte olduğunu tespit etti. Ve şu an da olan budur. Bence, bu görüşmenin sonucu olarak dramatik bir değişim göreceksiniz.[6]
Bu aktarımı tam da New York’ta Birleşmiş Milletler zirvesine katılan Erdoğan ile Trump görüşmesinin hemen öncesinde söyledi.
Yine Barrack’ın 7 Aralık 2025’te Doha Ekonomik Forumu’nda “bu bölgede gerçekte en iyi işleyen şey, ister beğenin ister beğenmeyin ‘hayırsever bir monarşi’ olmuştur. İşleyen model budur” sözleri ve Antalya Diplomasi Forumu’ndaki “Orta Doğu’da işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri oldu: ya merhametli monarşiler ya da meşruti monarşi türü yapılar başarılı oldu. Demokrasi pelerini giyen ve insan hakları adına üzerine gidilen ülkeler ise başarısız oldu” sözleri de,[7] Türkiye’de Erdoğan dahil bölgedeki tüm anti-demokratik rejimlere ve liderlere, ABD’nin emperyalist hiyerarşiyi tahkim politikalarına destek verdikleri sürece, bir kere daha açık kredi verildiğini gösteriyor. Tüm bu beyanlar, Sermaye-Saray rejiminin ana muhalefet partisi CHP ve onun Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı yoluyla baskı ve abluka siyasetine uluslararası meşruiyeti, bölgeyi savaşlara sürükleyen emperyalist yeniden yapılanmada oynanacak rol karşılığı elde ettiğini gösteriyor.
Hiç şüphe yok ki ne ABD’nin emperyalist planlarının, ne onun bölgedeki ana müttefiki İsrail’in planlarının ne de Türkiye’de iktidarın alt emperyalist planlarının kağıt üzerinde planlandığı gibi işlediği ve işleyeceği söylenemez. İran’a yönelik savaşa karşı İran’ın askeri direnişi, savaşı Körfez ülkelerine sıçratması, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak emperyalist merkezi ve küresel ekonomiyi enerji maliyetleri üzerinden sıkıştırmasının da gösterdiği şey de bu. Ayrıca hem Ortadoğu’da bölgesel güce sahip devletler arası ilişkiler ve ittifaklar oldukça kaygan ve alt emperyalist rekabet oldukça güçlü hem Trump’ın Kasım’da ara seçimlerde yaşayacağı kayıpla adeta topal ördek durumuna düşmesi ABD’nin emperyalist stratejisinde izleyeceği taktikler ve ittifaklar üzerinde etki yaratabilir.
Buna Türkiye’de iktidarın alt emperyalizm ve militarizm eksenindeki dış politika hattının yaratacağı sosyal ve politik tepkileri de eklemek lazım. Emekçiler aleyhine sert bir bölüşüm politikasıyla yürütülen anti-enflasyonist programın savaş ve militarizasyon koşullarında dikiş tutmaması ve güçlü bir toplumsal rahatsızlığın söz konusu olması, rıza kapasitesi daralan ve açık zora dayanan iktidarın baskılarına ve savaşlar alanına doğru sürüklenen dış politikasına karşı halkın tepkisi Sermaye-Saray rejimine karşı sahici bir sol muhalefetin politik zeminlerini oluşturuyor.
[1] Örneğin bkz. Barış Alp Özden, “Ustanın Çırakları Alt-Emperyalistler: Politik Bir Emperyalizm Analizi Denemesi”, Emperyalizm. Teori ve Güncel Tartışmalar, ed. Ahmet Bekmen, Barış Alp Özden, Habitus, 2015. [2] İsmet Akça, Barış Alp Özden, “Bölgesel Güç Türkiye: Askeri-İktisadi Dış Politika”, https://www.ayrim.org/dosya/bolgesel-guc-turkiye-askeri-iktisadi-dis-politika/, 09 Ocak 2025; İsmet Akça, Barış Alp Özden, “The military turn in Turkey’s political economy: Defense industry, growth strategy, and power bloc formation”, Contemporary Politics, 2025. [3] https://tr.euronews.com/2026/04/17/abd-buyukelcisi-barrack-israilin-retorigi-ortadan-kalkacak-turkiye-bulasilacak-ulke-degil. [4] https://www.bbc.com/turkce/articles/cg70jj9gx5yo, https://www.savunmasanayist.com/hurjet-icin-ispanya-ile-imzalar-atildi-turkiyeden-avrupaya-jet-ucagi-ihracati/, https://www.bloomberght.com/turkiye-ve-ingiltere-eurofighter-destek-sozlesmesi-imzaladi-3772761, https://www.bbc.com/turkce/articles/c62ky4rn4dro, https://www.savunmasanayist.com/fransiz-sistemleri-bayraktar-tb2ye-entegre-edilecek/ [5] https://www.bbc.com/turkce/articles/cwy3641kzklo. [6] https://tr.euronews.com/2025/09/25/abd-ankara-buyukelcisi-barrack-baskan-trump-erdogana-mesruiyet-verecegim-dedi. [7] https://kisadalga.net/yazar/tom-barrackin-acik-sozlulugu-ve-turkiye-icin-yazilan-senaryo-137440; https://x.com/serbestiyetweb/status/2045075489690190148.




