NATO’nun Mekke’deki Doğu Cephesi

Tariq Ali19 Ekim 2026

NATO’nun doğu cephesi, 7 Ağustos 2026’da Muhammed bin Selman’ın başkanlığını yaptığı Mekke Zirvesi’nde, Türkiye ve Pakistan’ın –bilhassa İran’dan ve Yemen’deki Husiler gibi gruplardan gelebilecek saldırılara karşı– Suudi Arabistan’a destek sözü vermesiyle resmen kuruldu. Geçtiğimiz hafta –neredeyse yirmi yıldır öyle olmasalar da ufak, bölgesel bir güç olduklarını vurgulamak için ana akım medya tarafından “Husi isyancılar” olarak tanımlanan– Husiler, birkaç gün önce Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin Yemen’e karşı düzenlediği saldırılara cevap vermek için Riyad Havalimanı’nı bombaladı. Havalimanından yükselen dumanlar, hedefin tutturulduğunu gösteriyordu. 13 kişi öldü, 300’den fazlası yaralandı. Havalimanı kapatıldı, ülkenin tamamında yüksek alarm ilan edildi. Ertesi gün Husiler aynı noktaya bir saldırı daha düzenleyerek havalimanın birkaç gün boyunca kapalı kaldığından emin oldu. Suudi Arabistan’da her yıl düzenlenen “Çölde Davos” konferansını heyecanla bekleyen, bu etkinliğe katılmanın ayrıcalıklarından faydalanmak isteyen konuklar eminim endişelenmiştir.

ABD ve İsrail’in emperyal yayılmacılığına karşı işgal altındaki Filistin’i ya da kuşatılmış İran’ı savunmak için NATO’nun fedaisi Türkiye de nükleer silahlara sahip Pakistan da hiç çaba sarf etmedi. Suudi Arabistan ise Gazze’deki soykırımdan önce Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in ardından İsrail’le İbrahim Anlaşması’nı imzalamak üzereydi, üstelik Suudilerin %76’sı bu kararı onaylamıyorken.[1] Genellikle “İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi” kapsamında değerlendirilen bu güvenlik ve ticaret anlaşması, ehlileştirilmiş ve egemenlik yetkisi elinden alınmış Arap dünyasına yerleşimci İsrail devletinin liderliğini kabul ettirmek için ABD tarafından ortaya atılmıştı. İsrail’in Gazze’ye karşı işlediği soykırımla zaten altüst olan bu “normalleşme” planına bir diğer büyük darbe de ABD ve İsrail’in saldırılarına karşı duran İran’ın askeri gücünden geldi. Egemenlik yetkisi elinden alınmış Arap ülkelerindeki (Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan, Ürdün) ABD üslerinin İran tarafından bombalanması, bu devletlerin liderlerini derinden sarstı. Bu ülkelerin en azından ikisinde, nüfusun büyük çoğunluğunun olup bitene şaşırmasına, alkış tutmasına, şükretmesine şahit olduk. Buradaki gelişmelerin maddi ve ideolojik etkileri azımsanmamalı. Trump istediği kadar zırvalasın ya da sosyal medya hesabından hayali zafer naraları atsın, ABD’nin planları beklenmedik şekilde sekteye uğradı, İran’ın gönderdiği insansız hava araçları ve füzelerle İsrail’in tesisleri bombalandı, binaları un ufak edildi.

Tüm bunlar olup biterken Husiler’in Filistin halkıyla gösterdiği dayanışma ibretlikti. Başkaları konuşmakla yetinip eyleme geçmezken Yemenliler, Babülmendep Boğazı’ndan geçen İsrail bağlantılı gemilere geçiş yasağı uygulamaya başladı. Burada elde ettiği başarılar da şüphesiz ABD eliyle desteklenen eski işkencecilerine, emperyalistlerin eliyle kurulmuş Suudi Arabistan Krallığı’na kafa tutmak konusunda onları teşvik etti. Suudiler Yemen’in bazı bölgelerini işgal etmiş, Birleşik Arap Emirlikleri’nin yardımıyla burada “uluslararası toplumun” (yani ABD ve müttefiklerinin) tanıdığı bir rejim inşa etmişti. Yemenliler batı kıyısını özgürleştirdi, Taiz vilayetini de alabilecek gibi görünüyorlar. Sırada liman kenti Aden var.

Peki, Yemen’in bağımsızlığına nasıl engel olunur? Ülkedeki terör saldırılarında parmağı olan çok ABD Başkanı var. Trump katiyen ilk değil. Pentagon da CIA de bu kadim topraklara uzundur göz dikmiş durumda. Kendini herkesten üstün gören Barack Obama, el üstünde tutulan başkanlık dönemi sırasında “imza saldırılar” emri vermişti. Helen Lackner’ın Why Yemen Matters [Yemen’i Neden Önemsemelisiniz] [2] adlı derleme kitabına katkıda bulunan bir yazıda belirtildiği gibi: “Obama yönetiminin emri, ateş hattındaki eli ayağı tutan her erkeği meşru birer hedef gibi görüyordu, bu insanların aklanabilmesi için önce öldürülmeleri gerekiyordu. Önce ateş et, soruları sonra sor yaklaşımı, hukukun üstünlüğü ilkesinin tam zıddıydı.” Sivillerin rastgele öldürülmesi Yemen halkını öfkelendirmiş, dönemin İnsan Hakları Bakanı Hooria Mashhour saldırıları kınamıştı. Peki, ABD’ye karşı hiçbir tehdit yokken Obama neden bu tedbirlerde ısrarcı oldu? Sebep ABD’ye tabi Suudi Arabistan’dı. ABD Suudi Arabistan’daki halk nezdinde hiçbir karşılığı olmayan Vehhabi diktatörlüğünün yıkılmasına hiç hazır değildi.

Şimdi aynı politikaları Trump da uyguluyor, oysa on yılı aşkın süredir devam eden ABD askeri müdahaleleri, Husilerin örgüt tabanını hayal bile edilemeyecek ölçüde büyüttü. Riyad Havalimanı’na art arda gelen saldırıların ardından Trump Suudiler adına bizzat harekete geçmeyi düşündüyse de [3] ABD bugüne dek bölgede hep yerel aktörleri kullandı. Bu sefer de Mekke Üçlüsü’nü deniyorlar. Türkiye ve Pakistan’ın uçakları sahaya çıktı bile [4], onlara kiraladıkları pilotlarla Suudiler de dahil oldu, ama şimdilik Yemen’deki hareketi yıldıramadılar. Türkiye NATO’nun kurucu üyelerinden biri, ülkeyi NATO yoluna sokan Kemalistlerin yerini Erdoğan’ın İslamcıları alalı ise çok oldu. Aksine dair ne söylerse söylesin, Erdoğan NATO’ya sadık, İsrail’le ticari ve diplomatik ilişkilerini kesmeye de pek niyetli görünmüyor. Hatta Suriye’deki Beşşar Esad rejimini yıkıp yerine takım elbise giyen, sakallarını düzgünce kesen, ABD’nin emirlerini alenen yerine getiren bir El Kaide yöneticisini başa getirirken İsrail’le birlikte hareket etmekten gocunmayan bir Türkiye gördük. Mekke’deki güvenlik anlaşmasının aranan dördüncü üyesi de pekâlâ bu şahıs olabilir. Tüm bunların nasıl istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini ileride göreceğiz.

Pakistan’ın dahlinin içeride pek alıcısı yok. Yemenliler sürekli Pakistan’ın İran ya da Yemen’e müdahil olmaması gerektiğine dair İmran Han’ın 2015’teki sözlerini hatırlatıyor. Geçtiğimiz haftalarda on binlerce insan, İmran Han’ın serbest bırakılmasını talep etmek ve Mareşal Asım Münir’in Yemen’i bombalama kararına tepki göstermek için pek çok farklı kentten barikatların ardındaki İslamabad’a yürüdü.[5] Bu saldırılar için Pakistan Ordusu’na aktarılan para açıklanmadı, ancak ülke politik ve ekonomik açıdan hâlihazırda gerginken, durumun savaşla birlikte daha da şiddetleneceği aşikâr. Tabii ordu ve kamu görevlileri arasında İmran’ın popülerliği de azımsanmamalı. Orduların önde gelen isimleri arasında Pakistan’ın en büyük sorununun hanedanların liderlik ettiği partiler olduğu görüşü yaygın. Şerif Kardeşler de Zerdari-Bhutto da itibarını kaybetmiş, yolsuzlukları herkesçe bilinen yapılar. Ancak kuruluşundan bu yana geçen zamanın beşte ikisinde Pakistan askeri diktatörlükle yönetildi, ordu bu gerçeği gözardı ediyor. Ülkedekiler büyük çaplı yolsuzlukların orduda da hava kuvvetlerinde de donanmada da görülebileceğinin farkında. İktidara ordu sayesinde gelmesine rağmen İmran Han, zamanında askerin dolaylı yollardan ülkeyi yönetmesine karşı çıkmıştı. Bugün onu bu denli popüler yapan da güce tapan generalleri düşman bellemesi, onlarla ilişkisini kesmesi oldu.

Pakistan’ın diktatörleri şimdilik sabit. Washington’un İran’la müzakerelerde Pakistan’ı kullanması, Pakistan’daki yöneticileri serseme çevirdi. Münir dünya çapında kazandığı ünden duyduğu mutluluğu saklayamaz hâle geldi. Sahte Başbakan Şahbaz Şerif ise aşırı hevesli bir köle gibi davranmaya başladı. Seçimler adil olabilseydi, İmran Han’ın iktidara gelip Münir’den kurtulacağına dair kimsenin şüphesi yok. Oysa 11 Ekim’de İmran Han’ın partisi PTI’nin seçilip hükümet kurduğu bir ilde olağanüstü hâl ilan edildi, hükümet feshedildi. Böylece kıymeti kendinden menkul mareşallerin zor kullanmadan ülke yönetemeyeceği bir kez daha kanıtlandı. Bu sorunu çözmek için Münir ülkenin dört vilayetini daha da küçük birimlere ayırmak istiyor. Ne kadar bölünürse, kontrol edilmesi o kadar kolay olur. Plana karşı küçük illerden sesler şimdiden yükselmeye başladı, gücü elinde tutan Pencap’ın (askerlerden mareşallere dek ordunun %80’i bu bölgeden çıkıyor) da pek mutlu olmayacağı belli. Gerçi Münir’in sadık hizmetçisi ve sahte kabinenin Baskı Bakanı olarak atanmış ismi Naqvi kendisine bu konuda güveniyor, başkanlık ettiği Kriket Kurulu’nu enkaza çevirmiş olmasını pek umursamıyor. Kendisinin bugüne dek en büyük başarısı, ülkenin gençlerine “hamamböcekleri” diye hitap ederek devasa bir muhalif hareketini fitilini ateşlemek. Hâl böyleyken, kontrolü sürdürmenin tek yolu da birimleri küçültmek. Peki neden? Ya bu birimlerden bazıları ayaklanır, garnizonlarda görevli askerler ve subaylar da onlara katılırsa? O zaman ne olacak? Belki de ordudaki o yere göğe sığdırılamayan başkomutanlar, bu planla birlikte başıbozuklara dönüşür. Bakış açıları buysa, bu ihtimali de değerlendirmeliler.

İranlı influencer Seyed Mohammad Marandi de Yemen krizinde İmran Han’ın sorduğu soruyu hatırlatan bir uyarıda bulundu: “Pakistan başkalarının savaşlarına katılarak yeterince acı çekmedi mi?”

Pakistan onlarca yıldır başka yerlerdeki savaşların bedelini ödedi. Yöneticiler kısa vadede parayı ceplerine attı, “stratejik ortaklığı” dillerine doladı, faturayı halka çıkardı. Adına da milletin çıkarı dediler.

Tabii düşmanı sermaye belirleyince, Pakistan da kas gücünü sağlayınca, milletin çıkarından bahsetmek mümkün olmuyor. Pakistanlı askerlere dış politikanın para birimiymiş gibi davranmak bağımsızlık tanımına uymuyor. Gazze’nin yıllar boyunca kayda değer bir kolektif eylem olmaksızın yanmasına göz yummak, Filistinlilerin dökülen kanına arka plandaki gürültü muamelesi yapmayı reddeden tek güce karşı yükselen “kardeşlik” düzeneğine dahil olmak da Müslüman dayanışmasıyla bağdaşmıyor.

2015’te Pakistan hayır demeyi başarmıştı.

2026’da ise çok daha çirkin bir teklifi kabul etmeye, Gazze’yi yıkanlara karşı değil de olanlara sessiz kalmayanlara karşı verilen bir savaşa katılmaya yakın.

Suudi Arabistan’a gelirsek, onlar bugüne dek tüm askeri ihtiyaçları için ABD’yi kullandı. Muhammed bin Selman başka türlü fiziksel ihtiyaçları için de birilerini kullanmış gibi görünüyor, nitekim Epstein ile çektirdiği fotoğraflar utanç verici, kraliyet ailesinin ondan kurtulması da ihtimal dahilinde. Zaten ana akım medyada lehine yapılan propaganda, uzun süredir beceriksizliklerinin üzerini örtüyor. Mafya babaları gibi davranarak Cemal Kaşıkçı’nın Türkiye’de kaçırılmasını, küçük parçalara ayrılmasını ve diplomatik çantalarla Riyad’a taşınmasını emretmiş, süreci kayıt altına alıp ifşa eden ise Erdoğan olmuştu. Tabii ABD’nin ihtiyaçları her şeyden önde gelir. Parayı veren düdüğü çalar sözü bu sefer geçerli değil.

Çeviri: Can Koçak

*Metin, yazarın https://tariqali1943.substack.com/ adresinde 12.10.2026 tarihinde yayımladığı “NATO’s Western Flank in Mecca” isimli yazısının çevirisidir.

[1]  https://www.nytimes.com/2023/03/09/us/politics/saudi-arabia-israel-united-states.html
[2] https://saqibooks.com/books/saqi/why-yemen-matters/
[3] https://time.com/article/2026/10/10/trump-says-u-s-may-join-saudi-strikes-on-houthis-after-riyadh-airport-attacks/
[4] https://www.aljazeera.com/news/2026/10/6/pakistan-turkiye-join-saudi-deterrence-against-houthis-what-that-means
[5]  https://www.npr.org/2026/10/05/g-s1-146408/imran-khan-supporters-march-in-pakistan-to-demand-his-release-after-talks-failed
NATO’nun Mekke’deki Doğu Cephesi
0:00 / 0:00