Cantek’in Tarafsızlığının Taraflılığı: Deniz Sahiden Yenildi Mi?

Deniz Göktaş, itidalci tedirgin sekülerlerle sağcı cenahın kışkırtmalarının buluştuğu noktada tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Bu iki farklı damarın birinin “aman dikkatli olsun” telaşıyla, diğerinin açık düşmanlıkla aynı sonuca çıkması, zaten kendi başına üzerinde durulması gereken bir şey. Ama ben burada Deniz üzerine yazılıp çizilenlerin çoğunu bir kenara bırakıp, başka bir metne odaklanacağım: Levent Cantek’in Birikim’de yayımlanan “Bağlamını Kaybeden Şaka” başlıklı yazısı.[i] Çünkü bu yazı, iyi niyetli ve incelikli görünmesine rağmen, tam da eleştirdiği şeyi yeniden üretiyor. Üstelik bunu bağlamı geri çağırarak değil, onu başka bir yere taşıyarak yapıyor.

Levent Cantek, Deniz Göktaş’ın tutukluluğuna giden süreci anlattığı bu yazısında somut bir gerçeği; Deniz’in kuyu tipi bir cezaevinde tutsak oluşunu “zamanın ruhu” anlatısına dönüştürüyor. Mizahın mecra değiştirmesi, kitleselleşmesi, “bağlamını kaybetmesi” üzerine kurulu bir tarih yazıyor ve bu tarihin sonunda Deniz’in hücresi, sanki bu sürecin doğal bir uğrağı, kaçınılmaz bir varış noktasıymış gibi beliriyor. Oysa Deniz’in tutukluluğu bir metafor değil; somut bir devlet kararı. Tam da burada yazının temel problemi ortaya çıkıyor. Cantek, bağlam kaybını eleştirirken asıl bağlamı görünmez hale getiriyor. Mesaiyi mizahtan siyasete, siyasetten devlete taşımıyor. Mizah tarihi anlatısı devletin kapısına kadar geliyor ama o kapıyı açmıyor. Devletin neden, hangi siyasi tercihle ve hangi hukuki mekanizmalar üzerinden bu noktaya geldiği sorusu hiç sorulmuyor. Böylece bağlam kaybolmuyor; tam tersine, sorgulanmaması gereken yere itilmiş oluyor.

Cantek’in tezi şu: Mizah eskiden mahalle kahvesinde, sonra Gırgır’da, sonra Leman’da üretiliyordu; kitle küçük ve tanıdıktı. Şimdi ise mizah anlık, algoritmik ve devasa bir kitleye ulaşıyor. Yani asıl mesele şakanın kendisi değil, mecranın büyüklüğü; aynı şaka, küçük bir mecrada kalsa sorun olmayacaktı, büyük mecrada başka bir şeye dönüşüyor. Yani bu tutuklama kararına neden olan şey mecranın büyümesi gibi sunuluyor. Cantek’in yazısında siyasi iradenin somut kararı, adalet sisteminin geldiği hal ya da saray rejimi hiç görünmüyor; devlet, mecranın büyümesinin doğal bir sonucu gibi, kendiliğinden beliriyor. Hegemonya, bir kararı zorunluluk kılığına büründürerek çalışır. Bir karar, “böyle olması gerekiyordu”ya dönüştüğünde, artık tartışılmaz; doğallaşır. Cantek’in anlatısında da devletin tutuklama kararı, mecra değiştiği için kaçınılmaz hale geliyor. Oysa bu, bir zorunluluk değil, bir siyasi tercihin zorunluluk olarak sunulması. Ve tam bu sunuluş biçimi, en can alıcı soruyu; bu seçimi kimin, neden yaptığını sormaktan bizi alıkoyuyor.

Burada Cantek’in yaptığı şey yalnızca eksik bir siyasal analiz değil. Aynı zamanda siyasal olanı kültürel olana tercüme ediyor. Devletin uyguladığı baskı, mizah tarihinin ve mecraların dönüşümü içinde eriyip gidiyor. Kültürel açıklama, siyasal açıklamanın yerini alıyor. Oysa mizahın kitleselleşmesi tutuklamayı açıklamaz; olsa olsa iktidarın neden rahatsız olduğunu anlamamıza yardımcı olabilir. Tutuklama kararını açıklayan şey ise devletin tercihidir.

Yazıda geçen “hangi siyasi görüşten olursak olalım” ifadesi her zamanki gibi ilk bakışta bir uzlaşma çağrısı gibi görünüyor. Ama bu cümle, tam olarak neyin tartışılmaması gerektiğine dair bir karar veriyor: Kimin tutuklandığı, kimin tutukladığı, hangi iktidar ilişkisinin işlediği sorusunu askıya alarak, acıyı evrensel ve tarafsız bir insani üzüntüye indirgiyor. Bu, klasik bir liberal simetri hamlesi. Tam da bu hamle sayesinde, mesele sınıfsal/ideolojik aygıtın işleyişi olmaktan çıkıp, “bir gencin başına gelen kötü şey”e dönüşüyor. Taraf tutmamak burada bir etik duruş değil, en güçlü taraf tutma biçimidir; mevcut iktidar dağılımını sorgulanamaz kılan taraf.

Cantek, Deniz’in durumunu “hüzünlü olduğu kadar komik bir yenilgi” olarak tarif ediyor. Bu cümle tek başına, yazının ideolojik işlevini özetliyor: Yenilgiyi estetize ederek kaçınılmaz kılmak. Eğer yenilgi baştan yazılmışsa ve zamanın doğal, hüzünlü, güzel bir sonucuysa o zaman sorulması gereken soru artık “nasıl direnilir” değil, “bu güzel, hüzünlü ana nasıl bakılır” olur. Çünkü bir olayı yenilgi diye adlandırdığınız anda artık o olayın nasıl üretildiğiyle değil, nasıl hissedildiğiyle ilgilenmeye başlarsınız. Böylece siyasal tercih, tarihsel zorunluluk gibi görünür; devletin kararı kaderin yerine geçer. Deniz’in tutukluluğu hayatın doğal akışının bir sonucu ya da kader değil, bir dizi somut kararın; siyasi iktidarın tercihinin sonucu. Bunu trajik bir estetiğe dönüştürmek, arkasındaki tüm bu politik ve ideolojik katmanı görünmez hale getiriyor.

Bir yandan da bahsedilen bu yenilgi solcularla eşleştiriliyor. Kaybetmek, solcuların makus talihi ya da kaderi gibi sunuluyor ve bu “hangi siyasi görüşten olursak olalım, hepimiz çok üzgünüz” tınısıyla anlatılarak yine liberal gelenek şahane şekilde temsil ediliyor. Sol siyaset, mücadele eden bir özne olmaktan çok zarif yenilgilerin taşıyıcısı olarak resmediliyor.

Yazı boyunca bir de “toplum” öznesi dolaşıyor. Mizahtan rahatsız olan, itidal talep eden, dijital kitleselliği sindiremeyen bir toplum. Ama bu toplum kimdir? Hangi sınıfsal konumdan konuşur? Hangi ideolojik yönelimleri temsil eder? Her toplum anlatısı, aslında belirli toplumsal kesimlerin tutumunu genelleştirir. Cantek’in metninde ise bu özne isimsiz, sınıfsız ve tarihsizdir. Sanki mizahın kitleselleşmesi herkesi eşit biçimde rahatsız etmiş gibidir. Oysa itidal çağrısının kimlerden geldiği ve kime yöneldiği son derece belirli bir sınıfsal ve ideolojik haritaya oturur. Bu harita çizilmediğinde sosyoloji, teknoloji tarihine indirgenmiş olur.

Peki sahiden Deniz yenildi mi? Deniz yenilince biz de yenilmiş mi sayıldık?[ii]İnsanların korkarak evlerinde fısıltı ile söyledikleri gerçekleri milyonlarca kişiye ulaştırmış, ters kelepçe ile sorguya götürülürken sürekli gülümsediği için arkadan çekilen görüntüsü basına servis edilmiş, devrimci bir ailenin devrimci bir genci böyle yenilir mi sahiden? Korku bulaşıcıdır ama cesaret de öyle. Kazanmak dediğimiz ise bizler için tutsak olmak ya da olmamakta saklı bir tercih değil.[iii] Neşemizi çalmalarına izin verdiğimiz ama öfkemize sıkı sıkıya bağlı olduğumuz her an, yan yana durduğumuz, susmadığımız, geri çekilmediğimiz her an kazanıyoruz, kazanacağız. O yüzden Deniz’in hikayesi bir yenilgi hikayesi değil; iktidarın bütün baskısına rağmen sözün dolaşımının durdurulamadığının hikayesidir. Yüz yıllık mücadele geleneği bunu çok daha kısa söylüyor: Sayılmayız parmak ile / tükenmeyiz kırmak ile.

[i] https://birikimdergisi.com/guncel/12499/baglamini-kaybeden-saka
[ii] https://x.com/eyluldenizjourn/status/2073322380370288970?s=20
[iii] https://www.ayrim.org/guncel/biz-hep-kaybedecek-degiliz-ya/
Cantek’in Tarafsızlığının Taraflılığı: Deniz Sahiden Yenildi Mi?
0:00 / 0:00