Kapitalizmin Ekolojik Krizi (2): Ekolojik Emperyalizm

Barış Özüdoğru30 Temmuz 2026

Emperyalizm terimini duyduğumuzda aklımızda çağrışım yapan şeyler genellikle askeri işgal, siyasal bağımlılık, finansal tahakküm ya da ucuz emek sömürüsü gibi şeyler olup, çoğu durumda kavramın ekolojik bağlamını düşünmeyiz. Bu sebeple burada bu konuyu biraz irdeleyeceğiz. Bugün, gezegensel ölçekte bir varoluş meselesi haline gelmiş olan ekolojik kriz, tüm insanlığa birden mal edilemez. Çünkü bu kriz ne herkes tarafından eşit bir şekilde yaratılmış, ne de herkes tarafından eşit bir biçimde yaşanmaktadır. Küresel Kuzey olarak tanımladığımız erken kapitalistleşmiş ülkeler, tarihsel olarak daha fazla fosil yakıt tüketerek atmosferin karbon tutma kapasitesini büyük ölçüde işgal etmiş, daha fazla kaynak kullanarak çok daha fazla atık üretmiş ve “zenginlik” diye bize sunulan şeyi bu tarihsel kirletme, kaynak kullanımı ve ekolojik maliyet aktarımı üzerine inşa etmişlerdir. Buna karşılık iklim krizi, kuraklık, seller, toksik kirlilik, maden tahribatları ya da biyoçeşitlilik kaybının en ağır sonuçları bu krizde en az sorumluluğu bulunan toplumların üzerine yıkılmaktadır. Bütün tarihsel sorumlulukları, sınıfsal eşitsizlikleri ya da emperyal ilişkileri görünmez kılan soyut bir “doğaya zarar veren insan” figürü anlatısı karşısında, dünya ölçeğinde örgütlenmiş iktidar, mülkiyet, ticaret, emek ve sömürü ilişkilerini tanımlayan “ekolojik emperyalizm” kavramı bu nedenle önemlidir.

Ekolojik emperyalizm kavramı, birbiriyle ilişkili iki farklı yaklaşım çerçevesinde ele alınabilir. Birincisi Alfred W. Crosby tarafından geliştirilen ve aslında kolonyal döneme ait sömürgecilik ilişkilerini tanımlayan kavramdır [1]. Crosby’ye göre Avrupa sömürgeciliği sadece askeri, siyasal ya da fetih sürecinden ibaret olmayıp aynı zamanda ekosistemlerin yeniden kurulmasıydı. Avrupa’dan Yeni Dünya’nın sömürge coğrafyalarına giden şey yalnızca askerler, tüccarlar ve misyonerler olmayıp, buğday, arpa, sığır, koyun, keçi, at, domuz, üzüm, yabancı otlar ve hastalık etkenleri de gitmişti. Bu süreç, bir yandan yerli halklar açısından sömürgeci şiddet ve zorla çalıştırmayla birlikte büyük bir nüfus kırımına neden olurken, diğer yandan yerel ekolojik rejimleri de hızla dönüştürdü. Ormanlar kesilip otlaklar genişledi, plantasyonlar kurulup monokültür tarımı yayıldı ve nihayet yerli üretim sistemleri tamamen tasfiye edildi. Bu sebepledir ki şeker, pamuk, tütün, kahve, kauçuk ya da kakao gibi ürünler ticari metalardan ibaret olmayıp aynı zamanda belirli ekosistemleri tek ürünlü, ihracata bağımlı, köle ya da yarı-köle emeğine dayalı üretim alanlarına dönüştüren araçlar olarak da görülmelidir.

Ancak Crosby’nin yaklaşımı daha çok biyolojik yayılma ve kolonyal ekolojik dönüşüm üzerinde dururken kapitalist dünya ekonomisi, eşitsiz mübadele, kaynak transferi, emek sömürüsü ve ekolojik borç gibi politik-ekonomik kategorileri içermemektedir. John Bellamy Foster ve Brett Clark’ın ekolojik emperyalizm kavramını genişlettiği nokta ise tam olarak burasıdır [2]. Onlara göre en kaba haliyle ekolojik emperyalizm, merkez kapitalist ülkelerin çevre ülkelerin doğal zenginliklerini, emek gücünü, toprak verimliliğini, enerji kaynaklarını ve atık soğurma kapasitesini kendi birikim süreçleri için kullanmasıdır. Bu çerçevede gerek tarihsel guano ve nitrat ticareti gerekse de güncel petrol savaşları, karbon eşitsizliği, maden çıkarımı, gıda zincirleri, atık ticareti, ekolojik borç ve küresel metabolik yarık aynı bütünün parçaları olarak ele alınabilir. Dolayısıyla ekolojik emperyalizm, mazide kalmış bir sömürgecilik mirasından ziyade kapitalist dünya ekonomisinin bugün de işleyen maddi mantığıdır.

Bu noktada ekolojik emperyalizmi tam manasıyla anlayabilmek için kapitalizmin dışsal maliyet üretme kapasitesini de anlamamız gereklidir. Dışsal maliyet, bir ekonomik faaliyet tarafından yaratılan, ancak o faaliyeti gerçekleştiren sermaye grubu ya da şirketin doğrudan ödemediği bedeldir. Ana akım iktisat dışsallıkları düzeltilebilir bir piyasa başarısızlığı olarak görürken, ekolojik Marksist yaklaşım maliyetlerin topluma ve doğaya aktarılmasını sermaye birikiminin yapısal bir unsuru olarak değerlendirir. Örneğin, bir şirket maden çıkarırken şirketin muhasebesinde görünen şey işçi ücreti, makine, enerji, nakliye ve ruhsat giderleri gibi şeylerdir. Fakat o madenin yeraltı sularına verdiği zarar, bölge halkının tarımsal üretim kaybı, yerel türlerin yaşam alanlarının parçalanması, toz ve ağır metal kirliliği, işçilerin uzun vadeli sağlık sorunları çoğu zaman şirketin gerçek maliyetine tam olarak yansımaz. Bu maliyetler topluma, doğaya, yerel halka veya gelecek kuşaklara devredilir. Aslında kapitalist üretimin çoğu zaman olduğundan daha “ucuz” görünmesinin sebebi de budur, ancak burada ucuz olan mal değil, görünmez kılınmış maliyettir. Kâr özel ellerde yoğunlaşırken, zarar toplumun geneline ve doğaya yayılır.

Burada dikkat edilmesi gereken ise bahsi geçen dışsallaştırmanın yalnızca tekil şirketlerle ilgili bir sorun olmadığıdır. Kapitalizmin dünya ölçeğinde örgütlendiği düşünüldüğünde, maliyetlerin aktarımının da dünya ölçeğinde gerçekleştiği görülecektir. Bir ülkede tüketilen ürünün gerçek ekolojik maliyeti, başka bir ülkede su kaybı, maden atığı, ormansızlaşma, düşük ücretli emek ya da toksik kirlilik olarak ortaya çıkabilir. Yani kapitalizmin dışsal maliyet üretme kapasitesi, uluslararası ticarette ekolojik olarak eşitsiz değişim biçimini almıştır. Bu sistem içerisinde çevre ülkeler dünya ekonomisine yüksek miktarda madde, enerji, arazi ve emek aktarırken ekonomik değer, teknolojik denetim ve kâr merkez ülkelerde yoğunlaşır. Çünkü uluslararası ticaret para ve malların dolaşımından ibaret olmayıp, aynı zamanda “madde, enerji, arazi, su, emek ve kirlilik” akışıdır. Bir ülke maden, tarım ya da tekstil ürünü ihraç ettiğinde, aslında yalnızca bir mal ihraç etmez. O malın üretimi için kullanılan suyu, toprağı, enerjiyi, emeği ve yaratılan ekolojik tahribatı da dünya ekonomisine sunmuş olur. İthal eden ülkenin aldığı ise çoğu zaman yalnızca üründür ve üretim sürecinde yaratılan kirlilik, ormansızlaşma, toprak kaybı, işçi sağlığı sorunları veya su tüketimi üstlenilmez. Bu nedenle merkez kapitalist ülkeler çoğu zaman “gömülü enerji ya da emek” ithal eder. Örneğin, bir cep telefonu yalnızca batarya ve yazılımdan ibaret değildir. Onun içinde lityum, kobalt, nikel, bakır, maden atığı, su kullanımı ve enerji yoğun üretim süreçleri de vardır. Özetle, ticarete konu olan neredeyse her ürün için geçerli olan bu durum tesadüfi bir adaletsizlik olmayıp kapitalist dünya sisteminin yapısal özelliğidir.

Bu konuyu ampirik olarak en iyi gösteren çalışmalardan birisi 2022 yılında Jason Hickel ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilmiştir [3]. Çalışmada ortaya konulan küresel girdi-çıktı verilerine dayanan hesaplamalarına göre, Küresel Güney’den Kuzey’e aktarılan net madde ve arazi kullanımının büyüklüğü, ters yöndeki akışın yaklaşık beş katıdır. Enerji bakımından bu oran yaklaşık üçe bir, emek bakımından ise on üçe birdir. Yalnızca 2015 yılında Küresel Kuzey, Güney’den net olarak 12 milyar ton hammadde, 822 milyon hektar arazi, 21 eksajul enerji ve 188 milyon insan-yılına denk gelen emek temellük etmiştir.

Günümüzde ekolojik emperyalizmin en güncel görünümlerinden birini, “yeşil dönüşüm” tartışmasında görürüz. İklim krizinin derinleşmesi, fosil yakıtlardan çıkışı ve yenilenebilir enerji sistemlerine geçişi kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak kapitalist sistemin sınırsız büyüme mantığını sorgulamayan liberal yeşil dönüşüm politikaları, çoğu zaman enerji sistemini değiştirirken toplam madde ve enerji talebini azaltmamaktadır. Ekolojik açıdan olumlu görünen elektrikli araçlar, güneş panelleri ya da rüzgar santrallerinin yaygınlaşması, sistem büyümeye devam ettiği sürece yeni bir hammadde ve enerji talebi yaratmaktadır. Dolayısıyla buradaki sorun teknolojilerin yeşil olup olmamasından ziyade, bu teknolojilerin hangi ekonomik sistem içinde, kimin ihtiyaçları için ve hangi ekolojik maliyetlerle üretildiğidir. Nitekim çoğu durumda merkez ülkelerde karbon emisyonlarının azaltılması, çevre veya yarı-çevre ülkelerde madencilik, atık işleme ve ekolojik tahribatın artmasıyla sonuçlanır. Böylece Küresel Kuzey’in zengin ülkeleri daha temiz kentlere ve üretim süreçlerine kavuşurken, dönüşümün toksik maliyetleri başka coğrafyalara aktarılmaktadır. Özetle yeşil dönüşümle hedeflenen şey, madenlere, araziye ve ucuz emeğe dayanan ve kaynakların merkez ülkelere, atık ve çevresel maliyetlerin ise çevre ülkelere yöneldiği yeni bir büyüme modelinin fosil yakıtlara dayalı büyüme modelinin yerine geçirilmesidir.

Türkiye özelinde bu çelişkilere verilecek en somut örnekler ise plastik atık ithalatı ve Aliağa’daki gemi söküm faaliyetleridir. Ancak Türkiye, dünya sistemi içinde yalnızca ekolojik maliyetlerin aktarıldığı edilgen bir çevre ülke değildir. Türkiye’nin bölgesel ölçekte sermaye ihraç ederken kendi içinde de ekolojik maliyet aktaran “yarı-çevresel” bir konumda değerlendirilebileceği de bu noktada göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla Türkiye, küresel ölçekte bir yandan bazı ekolojik maliyetleri üstlenirken diğer yandan ise aynı maliyet aktarma mekanizmalarını kendi sınırları içinde ya da bölgesel ilişkilerinde yeniden üretebilmektedir.

Avrupa ülkelerinde tüketilen plastiklerin “geri dönüşüm” adı altında Türkiye’ye gönderilmesi, ilk bakışta döngüsel ekonominin bir parçası gibi sunulmaktadır [4]. Oysa ithal edilen atıkların bir bölümü geri dönüştürülemeyip yakılmakta, depolanmakta veya toprağa, akarsulara ve denizlere karışmaktadır [5-7]. Böylece Avrupa’daki tüketici geri dönüşüm yükümlülüğünü yerine getirdiğini düşünüp vicdanını rahatlatırken, ortaya çıkan hava kirliliği, mikroplastikler ve sağlık sorunları Türkiye’deki işçilere ve yerel halka aktarılır [5-7]. Aliağa’ya baktığımızda ise göreceğimiz şey ticari ömrünü tamamlayan gemilerdeki çelik ve diğer değerli malzemeler geri kazanılırken ortaya çıkan asbest, ağır metaller, kirli yağlar ve zehirli boyaların işçiler ve kıyı ekosistemleri üzerinde kaldığıdır [8-10]. Gemilerin kullanım süresince yarattığı ekonomik değerin küresel denizcilik şirketlerinin hanesine yazıldığı bu gerçeklikte, kullanım sonrasındaki tüm toksik yük Türkiye’ye devredilmektedir. Bu durum ise yalnızca yetersiz denetim sorunu olarak değil, uluslararası iş bölümünün yapısal bir sonucu olarak okunmalıdır.

Türkiye’nin ihtiyacı, ithal atıkları işlemek üzere daha fazla kapasite kurmaktan ziyade öncelikle kendi atık üretimini kaynağında azaltmak, yerli atık yönetimi altyapısını geliştirmek ve geri dönüştürülemeyen ya da tehlikeli atıkların ithalatını aşamalı olarak sonlandırmaktır. Gemi sökümünde ise bağımsız denetim, sendikal güvence ve sıkı işçi sağlığı standartları zorunlu olmalıdır. Yenilenebilir enerji ve madencilik yatırımlarında gözetilmesi gereken ise yalnızca ekonomik büyüme hedefleri değil, aynı zamanda ekolojik sınırlar ve kamusal ihtiyaçlar olmalıdır. Gerçek bir yeşil dönüşüm teknolojik gelişimin yanında tüketimin azaltılmasını, üretimin demokratik biçimde örgütlenmesini, kirletenin maliyeti üstlenmesini ve çevresel yüklerin ülkeler ve sınıflar arasında eşit biçimde paylaşılmasını zorunlu kılar.

Sonuç olarak, ekolojik emperyalizm kavramı bize ekolojik krizi daha derin bir yerden düşünme imkanı verir. Bu kriz basitçe atmosferik karbon miktarı, yok olan türler ya da kesilen ormanlar meselesi değildir. Tüm bunların arkasında tarihsel sömürgecilik, kapitalist birikim, merkez-çevre ilişkileri, dışsal maliyetler, sınıfsal eşitsizlik ve doğanın metalaştırılması vardır. Küresel Kuzey ülkelerinin tarihsel sorumluluklarını üstlenmeden, ekolojik borç tartışması ciddiye alınmadan ya da yerel toplulukların toprak, su ve geçim hakları güvence altına alınmadan ekolojik krizi üreten bu sistemden çıkış söz konusu değildir. Bununla birlikte tedarik zincirlerinin kâr ve rekabet temelinde değil, ekolojik sınırlar ve toplumsal adalet temelinde düzenlenmesi de zaruridir. En önemlisi de ekoloji bağlamında yürütülecek antiemperyalist mücadele, yalnızca ulusal kaynakların yabancı şirketlerden korunmasına indirgenmemelidir. Yabancı ya da yerli fark etmeksizin sermayenin sınırsız birikim mantığının karşısında halkın, emeğin ve doğanın çıkarları savunulmalıdır. Bu nedenle ekolojik emperyalizme karşı verilmesi gereken mücadele, basitçe bir doğa koruma mücadelesi değildir. Emeğin, toprağın, suyun, havanın, gıdanın ve yaşamın sermaye birikimine tabi kılınmasına karşı verilen sınıfsal ve antiemperyalist bir mücadeledir.

Kaynaklar:
[1] Crosby, A. W. (2004). Dünya benimdir!: Avrupa ekolojik emperyalizmi 900-1900. Kitap Yayınevi.
[2] Clark, B., & Foster, J. B. (2009). Ecological Imperialism and the Global Metabolic Rift: Unequal Exchange and the Guano/Nitrates Trade. International Journal of Comparative Sociology, 50(3–4), 311–334.
[3] Hickel, J., Dorninger, C., Wieland, H. & Suwandi, I. (2022). Imperialist appropriation in the world economy: Drain from the Global South through unequal exchange, 1990–2015. Global Environmental Change, 73, 102467. https://doi.org/10.1016/j.gloenvcha.2022.102467
[4] Brown, A., Laubinger, F., & Börkey, P. (2022). Monitoring Trade in Plastic Waste and Scrap 2022. OECD Environment Working Papers.
[5] Gündoğdu, S., & Walker, T. R. (2021). Why Turkey should not import plastic waste pollution from developed countries?. Marine Pollution Bulletin, 171, 112772.
[6] https://bianet.org/haber/londra-nin-copu-adana-ya-259841
[7]https://tr.euronews.com/my-europe/2026/06/26/italyadan-turkiyeye-4200-tonluk-yasa-disi-tekstil-atigi-sevkiyati-ortaya-cikarildi
[8] OECD Environmental Performance Reviews: Turkey 2008 (EN) https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2008/12/oecd-environmental-performance-reviews-turkey-2008_g1gh96dd/9789264049161-en.pdf?utm_source=chatgpt.com 
[9] Yılmaz, A., Karacık, B., Yakan, S. D., Henkelmann, B., Schramm, K. W. & Okay, O. S. (2016). Organic and heavy metal pollution in shipbreaking yards. Ocean Engineering, 123, 452–457. https://doi.org/10.1016/j.oceaneng.2016.06.036
[10] Neşer, G. (2008). The shipbreaking industry in Turkey: Environmental, safety and health issues. Journal of Cleaner Production, 16(3), 350–358. https://doi.org/10.1016/j.jclepro.2006.08.018
Kapitalizmin Ekolojik Krizi (2): Ekolojik Emperyalizm
0:00 / 0:00