2024, gezegenin ortalama sıcaklığının en yüksek olarak kaydedildiği yıl oldu. Bunda, fosil yakıt kaynaklı ısınmanın yıldan yıla birikiminin yanında, 2023 yılında Pasifik’te yaşanan El Niño’nun da etkisi vardı [1]. Bu yıl da yeni bir El Niño gelişiyor ve meteoroloji kurumları bunun kayıtlardaki en güçlü olay olabileceğini tahmin ediyor. Bu konuya dair haberler “Süper El Nino” başlığıyla ara ara gözünüze takılıyor olabilir; kimi zaman felaket senaryosu gibi sunulsalar da, hak ettikleri ilgiyi gördüklerini söylemek zor. Oysa bu olayın faturası Pasifik’ten binlerce kilometre uzakta, gelecek yaz Anadolu’da bir tarım işçisinin, motokuryenin ya da bir inşaat işçisinin canıyla ödenebilir. Yeni sıcaklık rekorlarının kırılabileceği 2027, ekoloji mücadelesiyle sınıf mücadelesinin en somut biçimde kesiştiği, iş gününün sınırını kimin çizeceğine dair tarihi kavgada yeni bir cephenin açıldığı yıl olabilir.
El Niño’yu kısaca açıklamakta fayda var. Aralığın sonuna doğru Peru kıyılarına ulaşan ılık akıntıya, Bebek İsa’ya atfen, İspanyolca “erkek çocuk” anlamına gelen El Niño adını Perulu balıkçılar vermiştir. Daha sonra bu isim iki ila yedi yılda bir tekrarlanan salınımın da adı olmuştur. Normal yıllarda ekvator boyunca esen rüzgârlar Pasifik’in ılık yüzey sularını okyanusun batısına, Endonezya ve Avustralya kıyılarına yığar. Doğuda, Güney Amerika açıklarında ise soğuk derin sular yüzeye çıkar. Okyanusun iki yakası arasındaki sıcaklık farkı bu rüzgârları besler, rüzgârlar da bu farkı korur. Zaman zaman birkaç haftalık ters yönlü bir rüzgâr bu dengeyi sarsar ve sıcak su doğuya doğru kaymaya başlar. Bu akıntıyla iki yakadaki sıcaklık farkı azalır, sıcaklık farkı azaldıkça rüzgâr zayıflar, rüzgâr zayıfladıkça daha çok ılık su doğuya akar: okyanus ve atmosfer birbirini sürükler. Bunun sonucunda El Niño olarak adlandırılan fenomen gerçekleşir, Peru ve Ekvador kıyıları sellerle boğuşurken, Güneydoğu Asya, Avustralya ve Afrika’nın güneyi sıcak hava dalgaları ve kuraklık riskiyle karşılaşır. Biriken enerji boşaldığında sistem ya normal koşullara döner ya da bu sürecin tam tersinin yaşandığı La Niña’ya geçer.
El Niño iklim değişikliğinin ürünü değildir; binlerce yıldır var olan bir salınımdır. Ancak küresel ısınmanın yarattığı fazla enerjinin yüzde doksandan fazlasını depolayan okyanus [2], güçlü El Niño yıllarında bu ısının bir kısmını atmosfere salar ve ortalama atmosfer sıcaklığı yükselir [3]. Küresel ısınma ise bu salınımın üzerine bindiği baz sıcaklığını her yıl biraz daha yükseltir; üstelik bu yükseliş hızlanıyor, 20. Yüzyılın ortasında yaklaşık 0.05 derece olan on yıllık ısınma hızı bugün 0.3 dereceye kadar çıktı [4]. Yükselen bir zeminde bu, her seferinde yeni rekorlara ve daha şiddetli iklim olaylarına kapı aralamak demektir [5]. Zeminin yükselişi o kadar somut ki El Niño’yu ölçtüğümüz aracı bile değiştirmeye zorladı.
El Niño’nun şiddeti, Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki Niño-3.4 adlı bir referans bölgede deniz yüzeyi sıcaklığının olağan değerlerden ne kadar saptığıyla ölçülür. Yakın zamana kadar olağan değer bölgenin son otuz yıllık ortalamasıydı. Ama tropik denizlerin tamamı bu ortalamanın kullanımını yetersiz kılan bir hızla ısındığı için NOAA İklim Tahmin Merkezi 2026’nın başında ölçütünü değiştirdi. El Niño’nun şiddeti artık bölgenin kendi geçmişine göre değil, aynı dönemde tropiklerin geri kalanından ne kadar sıcak olduğuna göre ölçülüyor [6]. Bu yeni ölçüte göre bu yılki olayın 1950’den beri kaydedilen tüm El Niño’ları aşma olasılığı yüzde 75 [7].
Peki Pasifik’te yaşananlar Türkiye’yi neden ilgilendiriyor? Burada biraz temkinli olmak gerekiyor. Türkiye’nin özellikle kış yağışlarındaki yıllar arası değişkenliğinde Kuzey Atlantik Salınımı önemli bir rol oynar [8]. El Niño ile Anadolu iklimi arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar güçlü ve tutarlı bir bağ ortaya koymakta zorlanmıştır [9]. Bu yüzden “El Niño Türkiye’de şunu yapacak” türünden bir tahmini bilimsel olarak savunmak güç. Ancak ısı küresel bir bütçe meselesidir; El Niño ile birlikte Pasifik’te atmosfere salınan enerji orada kalmaz, gezegenin ortalama sıcaklığını yükseltir. Akdeniz havzasının gezegen ortalamasından yaklaşık yüzde yirmi daha hızlı ısındığı hesaba katıldığında, bu ısınmanın etkisi daha da belirgin olabilir [10]. El Niño genellikle kasım ile şubat arasında zirveye ulaşır, küresel sıcaklıktaki sıçrama ise birkaç ay gecikmeyle gelir [3]. Bu durum, 2027’yi küresel ölçekte yeni bir sıcaklık rekoruna aday kılıyor ve 2027 yazının ülkemizde ortalamanın çok üzerinde bir sıcaklıkla geçme olasılığını artırıyor. Elimizde kesin bir tahmin değil, ağırlaşan bir olasılık var.
Atmosferde biriken ısının etkisi yalnızca termometrelerle sınırlı kalmaz. Güney ve Güneydoğu Asya’da, Afrika’nın güneyinde ve Avustralya’da beklenen kuraklık, bölgedeki halklar için hayati bir tehdit oluştururken; pirinçten bitkisel yağa dünya piyasalarında fiyat baskısı yaratabilir ve ithalata bağımlı ekonomilerde mutfak enflasyonuna dönüşebilir. Sıcaklık ve yağıştaki değişimler salgın hastalıkların coğrafyasını da değiştirir; Peru, El Niño’nun artıracağı vakalara karşı şimdiden dang humması aşısı dağıtıyor [11]. 2026–2027, sanayi öncesine göre en az 1.8 derece daha sıcak bir gelecekte bizi neyin beklediğinin bir provası olabilir [12]. Böyle bir provada asıl sınanan doğa değil, toplumdur. Kimin korunacağını, kimin başının çaresine bakacağını, maliyetin kimin sırtına yükleneceğini güç ilişkileri ve siyasal mücadele belirler. İklim krizine uyum denen şey nötr bir teknik mesele değil, tam da bu soruların etrafında dönen bir mücadele alanıdır [13].
Bu mücadelenin en somut şekilde görüldüğü yer, emekçi sınıfların gündelik hayatıdır; işyerleri ise en acil müdahale gerektiren cephelerden biridir. Sıcak hava dalgası ve yüksek nem, güneş altında tarla çapalayan, şantiyede iskelede, fabrikada bantta çalışan ya da teslimat yetiştirmeye çalışan bir işçi için yaşamsal bir risktir. 2024 yılı yalnızca kaydedilmiş en sıcak yıl olmakla kalmadı; karada nemli-sıcak günlerin sayısı normalden 36 gün fazlaya ulaşarak rekor kırdı [14]. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre dünyadaki işgücünün yüzde 71’i, yani 2.4 milyar işçi aşırı sıcağa maruz kalıyor ve sıcaklıkla bağlantılı nedenlerle her yıl yaklaşık 19 bin işçi hayatını kaybediyor [15]. Yapılan çalışmalar, sıcağa bağlı hastalıklardan ölüm riskinin inşaat işçilerinde diğer sektörlere göre 13 kat, tarım işçilerinde 35 kat daha yüksek olduğunu gösteriyor [16]. Kimi ülkelerde sıcaklıkla ilgili düzenlemeler mevcut. Örneğin, Hong Kong’da ısı endeksine göre ilan edilen üç kademeli bir uyarı sistemi işverenleri işin yoğunluğuna göre dinlenme süresi tanımakla yükümlü kılıyor [17]. İspanya’da da meteoroloji kurumu aşırı sıcak uyarısı verdiğinde, işveren çalışma koşullarını uyarlamak ve gerekirse işi durdurmak zorunda. Türkiye’de ise işin hangi sıcaklıkta durması gerektiğini belirleyen bağlayıcı bir eşik yok [18]. Bir işçinin sıcakta ne kadar çalışacağına, ne zaman mola vereceğine, işin hangi sıcaklıkta durdurulacağına fiilen işveren karar veriyor. Bu, iklim değişikliğinin yarattığı yeni bir soru gibi görünse de aslında kapitalizmin en eski kavgalarından birinin yeni bir sayfasıdır: iş gününün sınırını kim çizecek?
Bu kavga Kapital’in birinci cildinde ayrıntılarıyla anlatılır. İş gününün bir alt sınırı vardır çünkü işçi kendi geçimini karşılayacak, emek gücünü yeniden üretebilecek kadar çalışmak zorundadır. Ancak sermaye bununla yetinmez, gerekli emek zamanının ötesinde olabildiğince artı-değer elde etmeye çalışır. Öte yandan, işçinin bedeninin doğal sınırları vardır; işçinin uyuması, yemek yemesi ve dinlenmesi için zaman gerekir. Sermaye, Marx’ın deyişiyle, ölü emektir ve ancak bir vampir gibi canlı emeği emerek yaşar; bu nedenle iş gününün sınırlarını sürekli zorlar [19]. Marx’a göre burada her ikisi de meta mübadelesinin yasasına dayanan, yani ikisi de aynı ölçüde meşru iki hak karşı karşıya gelir ve eşit haklar arasında “son sözü kuvvet söyler” [20]. İngiltere’de on dokuzuncu yüzyıl boyunca çıkarılan Fabrika Yasaları, işverenlerin iyi niyetinin değil, işçilerin onlarca yıl süren mücadelesinin ürünüydü. İş günündeki düzenlemeler sınıf mücadelesinin hukuka geçirilmiş sonucuydu.
Aşırı sıcaklar bu kavgada yeni bir cephe açıyor. Sıcak bir ortamda çalışan bir bedenin dinlenme, su ve serinleme ihtiyacı artar; iş gününün fiziksel sınırı daralır. Bu daralma bir rastlantı değil. El Niño gibi doğal salınımlar da işçi bedenini zorlayan koşullarda rol oynar; ama bu salınımların sonuçlarını daha şiddetli hale getiren, fosil yakıtlarla beslenen kapitalist birikimdir. Marx’ın işaret ettiği gibi, kapitalist üretim toprağı ve işçiyi aynı mantıkla tüketir [21]: Doğayı sınırsızmışçasına sömürerek ısıttığı gezegende, işçiden bedeninin sınırları yokmuşçasına yine aynı mesaiyi, aynı verimi bekler. Sermayenin bu duruma yanıtı da çoğu zaman işi durdurmak değil, saati kaydırmaktır. Bu, iş gününün kısaltılması değil, yeniden dağıtılmasıdır. Sıcakta çalışmaya dair her düzenleme bu tarihsel mücadelenin bir parçası olduğu için teknik bir iş sağlığı önleminden fazlasıdır. İşin ne zaman duracağına kimin karar vereceği, duran saatin bedelini kimin ödeyeceği, yüz elli yılı aşkın zamandır olduğu gibi bugün de güç ilişkilerine bağlıdır.
Türkiye’de bu kavgada kuvvet dengesi açıkça işçinin aleyhine. Sendikalaşma oranının düşüklüğü, kayıt dışı istihdamın yaygınlığı, fiilen yasaklanan grevler, taşeronlaşma ve “esnaf kurye” modeli, işçinin işyerinde sözünü geçirebileceği alanı daraltıyor. Yetersiz hukuki düzenlemeler de bu dengenin bir yansıması. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu işverene genel yükümlülükler getiriyor ama aşırı sıcak için ne bir tanım ne de işin durması için gereken bir eşik içeriyor. Ayrıca, 4857 sayılı İş Kanunu elli ve daha az işçi çalıştıran tarım işletmelerini kapsam dışında bırakıyor; aşırı sıcaktan en çok etkilenen mevsimlik tarım işçileri için İş Kanunu’nun çalışma süresine ilişkin sınırları bile geçerli değil. İş sağlığı ve güvenliği yükümlülükleri kâğıt üzerinde bu işyerlerini kapsıyor ama aracılar üzerinden kurulan ve büyük ölçüde kayıt dışı işleyen bir çalışma düzeninde bu güvenceler fiilen işlemiyor. Böylece sıcağa en çok maruz kalanlar en az korunanlar oluyor. Türk Tabipleri Birliği ve Birleşik Metal-İş geçtiğimiz ağustos ayında Çalışma Bakanlığına bağlayıcı bir düzenleme talebiyle başvurdu [22]. Aynı ay TBMM’ye sunulan bir kanun teklifi de işverene çalışma saatlerini serin saatlere kaydırma, riskli saatlerde çalışmayı durdurma, su ve gölge sağlama yükümlülükleri getirmeyi öneriyor [23]. Bunlar doğru yönde adımlar olsa da Meclis’e sunulan teklif, ayrıntıları bakanlığın çıkaracağı yönetmeliğe bırakıyor. Saati kaydırmayı öngörüyor ama iş gününün toplam süresine ve ücrete dokunmuyor: bu haliyle sabahın dördünde başlayıp akşamüstü yeniden süren bölünmüş bir mesaiye kapı açıyor. Üstelik saat kaydırmanın tek başına yetmediğine dair kanıtlar mevcut. Suudi Arabistan’da inşaat işçilerini konu edinen bir çalışma, öğle saatlerindeki çalışma yasağının ısı stresi riskini etkili bir biçimde azaltmadığını gösteriyor [24]. Ve en önemlisi, teklif iki temel soruyu yanıtsız bırakıyor: işi durdurma kararını kim verecek? Duran saatin ücretini kim ödeyecek?
Sosyalistlerin talepleri tam da bu sorulardan başlamalı. Sıcakta çalışmanın sınırı işverenin takdirine ya da sonradan çıkacak bir yönetmeliğe bırakılamaz. Yalnızca hava sıcaklığını değil, nemi ve güneşi de hesaba katan [25], işkoluna ve işin ağırlığına göre farklılaşan [17] bağlayıcı eşikler kanunun kendisine yazılmalı. Bu eşik aşıldığında, işi durdurma kararı yalnızca işverene ait olmamalı; iş sağlığı ve güvenliği kurulları ile sendika temsilcileri işi durdurabilmeli ve işi bırakan işçi işini kaybetme korkusu yaşamamalı. Duran saat ücretli olmalı. Aksi halde, yevmiyeyle ya da parça başı çalışan bir işçi için mola, kesilen ücretten başka bir şey değildir. Koruma, bugün kapsamın dışında kalan mevsimlik tarım işçileri ve kuryeler başta olmak üzere tüm çalışanları fiilen içine almalı. Sıcak çarpması, böbrek hasarı gibi sıcaklığa bağlı sağlık sorunları, iş kazası ve meslek hastalığı olarak kayda geçmeli. Sıcağa bağlı ölümler görünür kılınmalı. Bugün Türkiye’de sıcakta kaç işçinin öldüğünü bilmiyoruz; kayda geçmeyen ölüm siyasal olarak da yok sayılır.
Bu taleplerde dile getirilen haklar Meclis’e sunulacak iyi yazılmış bir metinle kazanılmayacak. Eşit haklar arasında son sözü yine kuvvet söyleyecek. Yüz seksen yıl önce burjuvaziye karşı kazanılan On Saat Yasası işçi sınıfının kuvvetiyle kazanılmış bir zaferdi. Sıcakta çalışmanın sınırını da ancak onu dayatabilecek örgütlü bir mücadele çizebilir. Sıcaktan en çok etkilenen kesimler, yani mevsimlik tarım işçileri, kuryeler ve inşaat işçileri aynı zamanda en az örgütlü kesimler. Bir kanun teklifi bir sonuç değil, özellikle bu kesimlerde bir örgütlenmenin etrafında toplanacağı bir talep olmalı. El Niño’nun etkileri 2027 yazında en ağır biçimde hissedilebilir, yasama yılı ise daha yeni başladı. Bu yasa teklifi yazın ortasında, ilk vakaların ardından telaşla değil, şimdiden hazırlanmalı. Sosyalist partilerin, sendikaların ve meslek örgütlerinin önümüzdeki aylarda ortak bir kanun teklifi etrafında buluşması ve bu teklifi bir örgütlenme kampanyasına dönüştürmesi bu fırsatı değerlendirmenin en somut yolu olur. Sıcağa karşı iş gününü kısaltmak, iklim değişikliğinin yarattığı krize yalnızca savunmacı bir uyum biçimi değildir. Kırk derecede durması gereken iş, üretimin temposunu sermayenin kâr hesabının değil, insanın ve doğanın sınırlarının belirlemesi gerektiğini hatırlatır. Bu talep, böylece üretimin hangi hızla ve kimin ihtiyaçları doğrultusunda örgütleneceği sorusunu, yani iklim krizinin asıl sorusunu gündeme getirir.
İklim değişikliği ve işçi hakları takviminde bir durak daha var. 9–20 Kasım’da Antalya COP31’e ev sahipliği yapacak [26]. Fosil yakıt lobilerinin oyun sahasına dönüşen bu zirveler, iklim krizinde kapitalizmin sorumluluğunu görmezden geliyor, çözümü işlemeyen finansal mekanizmalarda arıyor, fosil yakıtlardan çıkışı sürekli ertelemekle kalmıyor, karar metinlerinde adını bile anamıyor [27]. Yine de COP toplantıları dünyanın dikkatini iklim değişikliğine, iklim adaleti meselesine çekmek için terk edilmemesi gereken bir mevzidir [26]. Daha da önemlisi, aynı günlerde, aynı kentte ekoloji örgütlerinin hazırladığı Halkların İklim Zirvesi toplanacak [28]. Sosyalistlerin görevi bu zirveye güç vermek ve iklim adaleti talebini işçilerin gündelik yaşamına ve mücadelesine bağlamaktır. Dünyanın gözü Antalya’dayken sorulacak soru basit: “İklim zirvesine ev sahipliği yapan bir hükümet, kendi işçilerini sıcağa karşı koruyacak bir eşik koymaya neden yanaşmıyor?”
Pasifik’teki ısınmanın zirvesi aralıkta bekleniyor; ülkemizdeki emekçilere faturası aylar sonra gelecek. O faturanın bir tarım işçisinin, bir kuryenin ya da bir inşaat işçisinin canıyla mı ödeneceğini yoksa işin durduğu ve duran saatin ücretini sermayenin ödediği bir düzenle mi karşılanacağını meteoroloji değil, önümüzdeki aylarda verilecek mücadele belirleyecek. Marx’ın yüz elli yıl önce anlattığı iş günü kavgasında, daha sıcak bir dünyada yeni bir perde açılıyor. Marx, On Saat Yasası’nı yalnızca bir kazanım olarak değil, bir ilkenin zaferi olarak görmüştü: işçi sınıfının ekonomi politiği, ilk kez açıkça burjuvazinin ekonomi politiğine üstün gelmişti [29]. Sıcakta çalışmanın sınırını çizen bir yasa da böyle bir ilkenin zaferi olur: sermayenin ne işçinin bedeni ne de doğa üzerinde sınırsız bir hakkı vardır; ikisinin de kendini yenileyebilmesi kârdan önce gelir. Sıcağa karşı işçiyi korumak ile gezegeni korumak, bu yüzden aynı mücadelenin iki yüzüdür.
Kaynaklar [görsel] 1850–2025 arasındaki her bir yılın küresel ortalama sıcaklığının 1960–2010 ortalamasına göre sapması. (Grafik: Ed Hawkins, National Centre for Atmospheric Science, University of Reading. Veri: Berkeley Earth, NOAA, UK Met Office, MeteoSwiss, DWD, SMHI, UoR & ZAMG) https://showyourstripes.info/ [1] WMO (2025) WMO confirms 2024 as warmest year on record at about 1.55°C above pre-industrial level. https://wmo.int/news/media-centre/wmo-confirms-2024-warmest-year-record-about-155degc-above-pre-industrial-level erişim tarihi: 03/10/2026 [2] Forster, P., T. Storelvmo, K., (...), M. Wild, and H. Zhang (2021) The Earth’s Energy Budget, Climate Feedbacks, and Climate Sensitivity. In Climate Change 2021: The Physical Science Basis. Contribution of Working Group I to the Sixth Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change. Cambridge University Press, Cambridge, United Kingdom and New York, NY, USA, pp. 923–1054, doi:10.1017/9781009157896.009 [3] Trenberth K. E., Caron J. M., Stepaniak D. P., Worley S. (2002) Evolution of El Niño–Southern Oscillation and global atmospheric surface temperatures. Journal of Geophysical Research: Atmospheres, 107(D8). https://agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1029/2000JD000298 [4] Ripple W. J., Wolf C., Rockström J., Richardson K., Wunderling N., Gregg J. W., Westerhold T., Schellnhuber H. J. (2026) The risk of a hothouse Earth trajectory. One Earth, 9, 101565. https://doi.org/10.1016/j.oneear.2025.101565 [5] Jones S. (2025, 08/08) How is climate change affecting the weather today? MIT Climate Portal. https://climate.mit.edu/ask-mit/how-climate-change-affecting-weather-today erişim tarihi: 07/10/2026 [6] NOAA Climate Prediction Center (2026) Relative Oceanic Niño Index (RONI). https://www.cpc.ncep.noaa.gov/products/analysis_monitoring/enso/roni/announcement.php erişim tarihi: 03/10/2026 [7] NOAA Climate Prediction Center (2026, 10/09) ENSO Diagnostic Discussion. https://www.cpc.ncep.noaa.gov/products/analysis_monitoring/enso_advisory/ensodisc.shtml erişim tarihi: 03/10/2026 [8] Türkeş M., Erlat E. (2003) Precipitation changes and variability in Turkey linked to the North Atlantic Oscillation during the period 1930–2000. International Journal of Climatology, 23(14), 1771–1796. https://rmets.onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/joc.962 [9] Karabörk M. Ç., Kahya E. (2009) The links between the categorised Southern Oscillation indicators and climate and hydrologic variables in Turkey. Hydrological Processes, 23(13), 1927–1936. https://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/hyp.7331 [10] MedECC (2020) Climate and Environmental Change in the Mediterranean Basin – Current Situation and Risks for the Future. First Mediterranean Assessment Report [Cramer, W., Guiot, J., Marini, K. (eds.)] Union for the Mediterranean, Plan Bleu, UNEP/MAP, Marseille, France, 632pp. ISBN: 978-2-9577416-0-1 / DOI: 10.5281/zenodo.7224821 [11] MINSA (2026) Minsa recibió segundo lote de 219 780 dosis de la vacuna contra el dengue. Ministerio de Salud del Perú. https://www.gob.pe/institucion/minsa/noticias/1426406-minsa-recibio-segundo-lote-de-219-780-dosis-de-la-vacuna-contra-el-dengue erişim tarihi: 03/10/2026 [12] United Nations Environment Programme (2026). Limiting Overshoot: Navigating exceedance of 1.5°C and pathways towards return. Nairobi. https://doi.org/10.59117/20.500.11822/49857 [13] Yapan B. Ç. (2024) Barbarları Beklerken: Aşırı Hava Olayları Küresel Kuzey'in Kapısında. Ayrım. https://www.ayrim.org/guncel/barbarlari-beklerken-asiri-hava-olaylari-kuresel-kuzeyin-kapisinda/ erişim tarihi: 03/10/2026 [14] Madge G. (2025, 14/08) Global humidity reached record levels in 2024, says latest climate report. Met Office. https://www.metoffice.gov.uk/about-us/news-and-media/media-centre/weather-and-climate-news/2025/bams-state-of-the-climate-report-2024 erişim tarihi: 07/10/2026 [15] ILO (2024)Ensuring safety and health at work in a changing climate, Geneva: International Labour Office, 2024. https://www.ilo.org/publications/ensuring-safety-and-health-work-changing-climate [16] Nowrouzi-Kia B., Choi C., Premji R., Sathananthan A., Balakrishnar K., Haritos A., Long B.-Z. S., Mazur M., Fatemi A.-B. (2026) The impacts of climate change on occupational health and work among outdoor workers: A scoping review. PLOS Global Public Health, 6(2), e0005888. https://doi.org/10.1371/journal.pgph.0005888 [17] Labour Department, Hong Kong SAR (2026, 27/08) Introduction to the Heat Stress at Work Warning. https://www.labour.gov.hk/common/public/oh/HSWW_en.pdf erişim tarihi: 07/10/2026 [18] T24 (2026, 24/06) 40 derecede çalışmanın sınırı var mı? https://t24.com.tr/haber/40-derecede-calismanin-siniri-var-mi,1331301 erişim tarihi: 04/10/2026 [19] Marx K. (2011) Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt I. Çev. Mehmet Selik, Nail Satlıgan. Yordam Kitap, İstanbul, s. 230. [20] Marx K. (2011) a.g.e., s. 232. [21] Marx K. (2011) a.g.e., s. 482. [22] TTB, Birleşik Metal-İş (2026, 07/08) Aşırı sıcaklarda çalışma koşullarına ilişkin yasal düzenleme talebimiz. https://birlesikmetalis.org/wp-content/uploads/2026/08/ttb_bmis_bakanlikyazi_7agustos2026.pdf erişim tarihi: 04/10/2026 [23] TBMM (2026) İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Esas No: 2/3801. https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/T2/WebOnergeMetni/dda6eb7d-1f59-4a04-bf06-a92ca9e34a32.pdf erişim tarihi: 04/10/2026 [24] Al-Bouwarthan M., Quinn M. M., Kriebel D., Wegman D. H. (2019) Assessment of heat stress exposure among construction workers in the hot desert climate of Saudi Arabia. Annals of Work Exposures and Health, 63(5), 505–520. https://doi.org/10.1093/annweh/wxz033 [25] Emerton R., Nicolas J., Lombardi A., Di Napoli C. (2026) Global heat stress intensification and its expanding footprint on the human population. Nature Climate Change, 16, 989–996. https://doi.org/10.1038/s41558-026-02670-5 [26] Urbarlı K. D. (2026) COP'a Rağmen Değil, COP'la Birlikte: Yok Olan Bir Dünyada Adalet Mücadelesi. Ayrım. https://www.ayrim.org/guncel/4757/ Erişim tarihi: 05/10/2026 [27] Yapan B. Ç. (2025) Samimiyetsizliğin Zirvesi: COP30'un ardından. Ayrım. https://www.ayrim.org/dunya/samimiyetsizligin-zirvesi-cop30un-ardindan/ erişim tarihi: 05/10/2026 [28] Topaktaş B., H. (2026, 27/02) COP31'in ötesinde Antalya'da Halkların İklim Zirvesi. Bianet. https://bianet.org/haber/cop31in-otesinde-antalyada-halklarin-iklim-zirvesi-317169 erişim tarihi: 05/10/2026 [29] Marx K. (1864) Inaugural Address of the International Working Men's Association. Marxists Internet Archive. https://www.marxists.org/archive/marx/works/1864/10/27.htm erişim tarihi: 05/10/2026




