Yoksulluğu Yönetmek, İtirazı Susturmak: Sosyal Medya Yasaklarının Anlamı

Tezcan Durna15 Ekim 2026

Benim doğup büyüdüğüm köyde güz mevsimi “yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe” havasında geçer. Çiftçi bir yandan yıl boyunca emek verdiği sebzesini meyvesini hasat edip satışa çıkarmanın huzurunu ve beklentisini yaşar, diğer yandan bu ürünlerin hak ettiği değere satılıp satılmayacağı ve dahası sattıktan sonra parasını alıp alamayacağı kaygısı içine düşer. Bu ikilem yıllardan beri sürer gider. Ancak bu yıl bu ikilemin yarattığı kaygı, derin bir umutsuzluk ve bezginliğe dönmüş durumda. Annem de ileri yaşına rağmen meyve yetiştirmekten hâlâ vazgeçmiyor. Ülke gündeminde konuşulan o milyarların yanında çok komik hale gelmiş olan dul ve yetim aylığından artırabildiğini bahçelerin bakımına, gübresine, ilacına, sulamasına yatırıyor; sonra bütün bir yıl boyunca emek verdiği erikleri, geçen yıl sattığı fiyatın neredeyse yarısına elden çıkarmak zorunda kalıyor. Üstelik parasını ne zaman alacağını da bilemiyor. Çünkü aynı alıcı, geçen yıl satın aldığı meyvelerin bedelinin tamamını, üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ ödememiş durumda. Belki ödeyemiyor; zarar ettiğini söylüyor, haklı da olabilir. Fakat mesele, tek başına bu alıcının haklı veya haksız olmasıyla açıklanamayacak kadar büyük.

Annem neden yine aynı alıcıya satıyor? Çünkü başka alıcı yok. Seçme özgürlüğünün bulunmadığı yerde, meyveyi satın almak da karşılıklı yükümlülük doğuran bir alışverişten çıkıp üreticiye sunulan bir lütuf gibi yaşanıyor. Ürünü yetiştiren, masrafını karşılayan, bir yıl boyunca onunla uğraşan kişi, sonunda hem fiyatı hem de ödemenin zamanını başkasının koşullarına bırakıyor. Benim gözlemlediğim çevrede ve bana ulaşan anlatılarda başka köylüler de benzer güçlüklerle karşılaşıyor; eriklerini toplatamayıp ağaçların başında bırakanlar var, çünkü toplatmak da ayrı bir maliyet gerektiriyor. Bir yerde erik, başka yerde karpuz, domates, biber oluyor; ürün değişiyor, üreticinin emeğinin karşılığını alamaması gerçeği değişmiyor.

Annemin bahçeye tutunmasında yalnızca gelir elde etme çabasını değil, alıştığı hayatı, üretme isteğini ve kendi ayakları üzerinde durma inatçılığını da görüyorum. Ama bu kişisel direncin saygıdeğer olması, onu gerekli kılan koşulları kabul edilebilir hale getirmiyor. İleri yaşta bir insanın geçimini güvenceye alması gereken aylık, üretimin masraflarına gidiyor; emeğinin karşılığını alma hakkı ise belirsiz bir geleceğe erteleniyor. Enflasyonun paranın değerini aşındırdığı bir ülkede beklemek, yalnızca ödemenin gecikmesi anlamına gelmiyor: Üretici, alacağını beklerken onun satın alma gücünü de kaybediyor. Geçen yılın yarı fiyatına satılan meyvenin bedeli için belki bir yıl daha bekleniyor; para gelmiyor, yıllar geçiyor, ömür tükeniyor.

Geçen hafta sonu başka bir şehirde bindiğim iki takside de bu deneyimi hatırlatan konuşmalar yaptım. Aynı zamanda çiftçilik yapan bir taksici, ayçiçeğini bu yıl geçen yılki fiyatla sattığını anlattı. Annemin durumunu düşününce, en azından yarı fiyatına satmamış diye geçirdim içimden; insanın kaybetmemeyi bile şans saymaya başladığı bir yere geldik demek ki. Diğer taksici gençti, iki üniversite bitirmişti ve çalışarak kazandığı parayla oturduğu kırk metrekarelik evin kirasını karşılamakta bile zorlandığını söylüyordu. İlk fırsatta gitmeyi düşündüğü ülkeleri sıralarken, beklenebileceği gibi yalnızca Batı ülkelerinden söz etmiyordu: Tayland, Vietnam ve savaşın sürdüğü Ukrayna da seçenekleri arasındaydı. Bir arkadaşının Ukrayna’da yaşadığını, orada Türkiye’dekinden daha mutlu olduğunu söylediğini ve kendisine de gelmesi için ısrarcı olduğunu anlatıyordu.

Bu karşılaşmalardan ülkenin tamamını temsil eden bir kamuoyu araştırması çıkarmak elbette mümkün değil. Fakat bilimsel temsiliyetleri olmadığı için bu deneyimlerin işaret ettiği soruyu da görmezden gelemiyorum: Türkiye’nin bugünkü koşullarında çalışmak, üretmek ve eğitim görmek, insanın kendisine yaşayabileceği bir hayat kurmasına neden yetmiyor? İleri yaşta bir kadın elindeki sınırlı parayı üretime yatırırken, iki üniversite bitirmiş bir genç başka ülkelerde çıkış arıyor; biri bahçesine, diğeri gitme ihtimaline tutunuyor. Siyasetin hesabını vermesi gereken, tam da bu hayatlar arasındaki mesafede ortaya çıkıyor.

Fon piyasasında yaşanan kriz, bu tabloya birikimleri koruyabilme sorununu da ekliyor. Enflasyon karşısında parasının erimesini önlemek için bir çıkış arayan yatırımcının yaşadığı kayıpla, yetiştirdiği ürünü emeğinin karşılığına satamayan çiftçinin deneyimi aynı değil; ama her ikisi de insanın çalışarak kazandığını koruyamaması, kuralların kendisini güvenceye almadığını düşünmesi ve geleceğine ilişkin söz hakkını kaybetmesi etrafında birbirine yaklaşıyor. Tasfiye kararları ve yatırımcılara ara ödeme açıklamaları, bu meselenin “yanlış yatırım yapmış insanların sorunu” denilerek kapatılamayacağını gösteriyor.[i]

Girişimci Yurttaş, Çözülen Halk

Soruşturmanın suç isnatlarıyla kişilerin kesinleşmiş sorumluluğu arasındaki ayrımı korumak, ekonomik yönetimin ve denetim kurumlarının siyasal sorumluluğunu askıya almak anlamına gelmiyor. Riskler ne zaman görülüyor, nasıl denetleniyor, yatırımcı hangi bilgiyle karar veriyor ve sonuçta kaybın yükünü kim taşıyor? Bunları sormak için mahkeme kararlarını beklememiz gerekmiyor. Erdoğan yönetiminin ekonomi politikalarını belirleyenleri ve denetim kurumlarını yönetenleri, kendi kararlarının sonuçları hakkında hesap vermesini istemek her vatandaşın hakkı, hatta vazgeçilmez bir sorumluluğu. Yetkili konumda olanların sorumluluktan kaçması anlaşılabilir, ancak vatandaşın bu sorumluları hesap vermeye zorlama sorumluluğu kendi hayatıyla doğrudan bağlantılı. Yetkili konumdakilerin “Piyasa böyle” diyerek sorumluluktan kaçmasını kabul etmek mümkün değil.

Üreticiye daha iyi pazarlık yapmasını, genç taksiciye kendisini biraz daha geliştirmesini, yatırımcıya risklerini daha doğru hesaplamasını öğütleyen dil ise tam burada devreye giriyor. Sorunu yaratan ilişkiler yerinde dururken, çözümün bütün yükü o ilişkiler içinde ayakta kalmaya çalışan kişiye aktarılıyor. Daha çok çalışması, başka bir iş bulması, yeni bir diploma edinmesi, masraflarını azaltması bekleniyor; bütün bunlara rağmen geçinemiyorsa, yeterince doğru karar vermemiş sayılıyor.

Byung-Chul Han’ın neoliberal özne çözümlemesi bu dili anlamamıza yardımcı oluyor. Hayatını bir girişim gibi yönetmesi, kendisini sürekli yenilemesi ve rekabette geri kalmaması beklenen özne, başarısızlığı da kendi yetersizliğine bağlamaya yöneliyor; öfkesini onu bu koşullara mahkûm eden ilişkilere çevirmek yerine kendisine yöneltiyor. Daha fazla çalışırken tükeniyor, tükenmesini de yeterince güçlü olamamasının sonucu olarak yaşıyor. Böylece toplumsal olarak üretilen bir sorun, kişinin kendi içinde çözmesi gereken bir kusura dönüştürülüyor.[ii]

Wendy Brown da bu dönüşümün demokrasi bakımından ne anlama geldiğini gösteriyor. Neoliberal akıl, yalnızca ekonomiyi düzenlemiyor; yurttaşı kendi değerini artırmakla yükümlü bir insan sermayesi olarak yeniden kurarken, adalet ve eşitlik meselelerini de rekabetin, verimliliğin ve yatırımın diline çeviriyor. Eğitim, kamusal bir hak olmaktan uzaklaşıp kişinin kendisine yaptığı yatırım olarak anlamlandırılıyor; barınma, yaşamın zorunlu koşulu olarak değil, getiri sağlayan bir varlık olarak değerlendiriliyor. Birlikte yaşadığımız dünyaya ilişkin kararları tartışması gereken yurttaşların yerini, kendi başının çaresine bakması beklenen bireyler aldıkça, Brown’un demosun çözülmesi diye tanımladığı süreç daha da derinleşiyor.[iii]

Annemin ürününü satarken yaşadığı güçsüzlüğü veya taksicinin kirayı karşılayamamasını yalnızca insanların kendilerini nasıl hissettiği üzerinden açıklayamayız elbette. Karşımızda fiyatı belirleme gücü, mülkiyet, gelir paylaşımı ve kamusal güvenceler var. Kapitalizmin vahşileşmesi dediğimiz şey de bu maddi ilişkilerde karşılık buluyor: Üretmenin maliyeti üreticiye, barınmanın yükü kiracıya, ekonomik dalgalanmanın riski birikimini korumaya çalışan küçük yatırımcıya bırakılırken, bütün bunları mümkün kılan kararların sorumluluğu gözden uzak tutulmaya çalışılıyor. Sermayenin değerlenmesiyle insanların yaşayabilecekleri bir hayat kurması arasındaki çatışma, tam da burada görünür hale gelip her geçen gün gözümüzün ta içine pervasızca sokuluyor.

İtirazı Görünür Kılmak

Bu nedenle Fransa’daki öğrencilerin eğitim koşulları ve gelecekleri için yükselttikleri itirazı, İspanya’da yaşlı bir kadının evinden çıkarılmasının çevresinde büyüyen barınma hakkı protestolarını, birbirinden kopuk huzursuzluklar olarak değerlendiremeyiz[iv]. Farklı ülkelerde, farklı kurumlar ve siyasal koşullar içinde yaşanıyorlar; fakat yaşanabilir bir hayatın giderek erişilmez hale gelmesine karşı, sorumluluğu yeniden kamusal alana taşıyorlar. Öğrenciler eğitimin, kiracılar barınmanın hesabını sorarken, kendilerine kişisel meseleleriymiş gibi sunulan sorunların birlikte değiştirilebileceğini de gösteriyorlar.

Bu ve daha pek çok buna benzer olaylarla birlikte Han’ın karamsarlığını da aşan bir imkân beliriyor karşımızda. İnsanlar yalnızca kendilerini suçlamıyor; birbirlerinin deneyimlerini duyduklarında, kendi hayatlarını daraltan koşulları başka türlü anlamlandırmaya, bu koşulları değiştirmek için bir araya gelmeye başlayabiliyorlar. Fakat bunun gerçekleşmesi için karşılaşabilecekleri, bilgiye ulaşabilecekleri, örgütlenebilecekleri alanlara ihtiyaç duyuyorlar.

Öyleyse asıl mesele, baskının insanları birbirinden yalıtarak ürettiği güçsüzlük duygusunun, düzenli buluşmalar ve itirazın görünür hale gelmesiyle kırılabilmesi. Tek başına söylendiğinde kişisel bir yakınma olarak kalan söz, başkalarının deneyimleriyle buluştuğunda, hayatın hangi koşullar altında yaşandığına ve bu koşulları belirleyenlerden nasıl hesap sorulacağına ilişkin ortak bir talebe dönüşüyor. Siyasal iktidarın karşısına çıkan güç de yalnızca hoşnutsuz insanların sayısından değil, bu insanların birbirlerini tanıyabilmesinden, yeniden buluşabilmesinden ve birlikte davranabileceklerine güvenmeye başlamasından doğuyor.

Dijital Medyaya Müdahalenin Anlamı

Bugün bağımsız gazetecilik ve hak örgütlerinin yaptığı işin siyasal önemi de burada karşımıza çıkıyor. Ürününün parasını alamayan köylünün, kirasını karşılayamayan çalışanın, birikimine erişemeyen yatırımcının yaşadıklarını haberleştirirken, yalnızca birbirinden ayrı olayları aktarmıyorlar; özel hayatların içine kapatılan sıkıntıları kamusal tartışmaya taşıyor, nedenlerini araştırıyor ve karar alıcıları hesap vermeye çağırıyorlar. Bu iletişim kanallarını kısıtlayan iktidar, insanların yalnızca ne söylediklerine müdahale etmekle kalmıyor; birbirlerinin söylediklerini duyabilecekleri, kendi deneyimlerini ortak bir haksızlığın parçası olarak görebilecekleri alanı da daraltıyor. Sansürün önleyici siyasal işlevini tam da burada bulmak mümkün: Henüz meydana çıkmamış itirazın, insanların birbirine ulaşabileceği kanallarda karşısına dikiliyor.

T24 hakkında bildirilen erişim engelleme kararı ve hak örgütlerinin hesaplarına yönelik kısıtlamalar, bu kamusal işlevi hedef alan sonuçlar doğuruyor.[v] Reuters’ın EngelliWeb’e dayandırdığı 30 Eylül tarihli haberde, fon krizi hakkında içerik paylaşan en az 147 X hesabının daha kısıtlandığı aktarılıyor.[vi] Ekonomik kararların ve denetimin sorgulanması gereken bir sırada, bu sorgulamayı yapan kanalların daraltılması karşısında, yalnızca “medya kuruluşlarına sansür uygulanıyor, ifade özgürlüğü daraltılıyor” diyerek bakamayız. Ortada siyasal ve idari kararlar, bunları uygulayan kurumlar ve hesap vermesi gereken sorumlular bulunuyor. Bu sorumluları bilmek ve onların hesap vermesini istemekse, ancak ve ancak baskı altına alınan bağımsız medya kuruluşlarına sahip çıkmakla mümkün olabiliyor.

Belirli bir paylaşım yerine bütün hesabın kısıtlanması, müdahalenin ne kadar geniş bir alana yayıldığını da gösteriyor. Geçmişte yayımlananlarla birlikte, yarın yapılacak haberin ulaşabileceği kitle de daraltılıyor; kurumun yıllar içinde kurduğu ilişki ve biriktirdiği güven de müdahalenin konusu haline geliyor. Sansürü bu nedenle, toplumsal itiraz ortaya çıktıktan sonra verilen bir karşılıkla sınırlı görmek yetersiz kalır. İtirazın oluşabileceği iletişim zeminine de müdahale ediliyor. Böylece ekonomik hoşnutsuzluğun ortak bir hesap sorma talebine dönüşmesi de zorlaştırılıyor.

Küresel platform şirketlerinin sorumluluğunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. X’in ülkeye özgü içerik kısıtlama politikası, devlet taleplerinin şirketin altyapısı üzerinden uygulanabildiğini gösteriyor.[vii] Gazetecilik örgütlerinin 6 Ekim’de X’e yönelttiği şeffaflık ve yargısal denetim çağrısı, bu uygulamaların şirketin tercih ve sorumluluğundan bağımsız olmadığına dikkat çekiyor.[viii] Şirketler kendilerini yalnızca teknik hizmet sağlayıcı olarak sunarken, yurttaşların hangi habere ulaşabileceğine ilişkin kararların uygulanmasında doğrudan rol alıyorlar.

Dijital platformların kullanıcılarının önüne neyin geleceğine büyük ölçüde karar veren algoritmik bariyerler de bu nedenle ifade özgürlüğü tartışmasının merkezinde duruyor. Erişim engellemesi, hesabın belirli bir ülkede görünmez kılınması ve öneri sistemlerinin içerik dağıtması ayrı mekanizmalar; fakat yurttaşın kamusal alana katılımı hem devletin müdahaleleri hem de şirketlerin yönettiği görünürlük koşulları içinde şekilleniyor. Konuşmasına izin verilen, ancak sözü başkalarına ulaşamayan insanın özgürlüğünü, yalnızca hesabına yazı yazabiliyor, bazı paylaşımları beğeniyor ya da yeniden paylaşıyor diye yeterli saymak en hafif tabirle safdillik olur. Kaldı ki artık yeniden paylaşmak ve beğenmek bile kriminalize etmek için yeterli sebep olarak değerlendirilmeye başlandı çoktan.

Bağımsız Gazeteciliğe Sahip Çıkmak

Neoliberal bireyselleştirme ile açık siyasal baskı arasındaki bağ da burada karşımıza çıkıyor. Bir tarafta insana kendi hayatının bütün sorumluluğu yükleniyor; diğer tarafta, bu sorumluluğu ekonomik ve siyasal karar alıcılara geri yöneltebileceği kamusal kanallar daraltılıyor. Geçinemeyene kendisini düzeltmesi söylenirken, neden geçinemediğini birlikte sormaya başladığı yerde karşısına sansür, yaptırım ve belirsizlik çıkarılıyor. Karar alıcıların hangi tarihsel olaylardan ne ders çıkardığını bilmiyoruz; ancak bu uygulamaların insanların birbirini duymasını ve birlikte hesap sormasını zorlaştırdığını kolayca görmek mümkün.

Annemin ürününün parasını istemesi, genç taksicinin çalışarak barınabileceği bir hayat talep etmesi, yatırımcının birikiminin önce buharlaşıp sonra da suyun başını tutan iktidar mahfillerinin cebine akmasının hesabını sorması, yöneticilerin uygun gördüklerinde karşılayacakları dilekler değil. Bunlar, kamusal olarak savunmamız gereken haklar. O halde üreticinin emeğini, çalışanın barınmasını ve yurttaşın sözünü birbirinden ayırmadan; bağımsız gazeteciliğe sahip çıkarak, hak örgütlerinin sesini çoğaltarak, hesap kısıtlamalarının kaldırılmasını talep ederek ve ekonomik kararların sorumlularından açıkça hesap sorarak bu hakları birlikte savunmaya başlamamız gerekiyor.

Önümüzdeki tercih, hayatlarımızı giderek daraltan koşullara tek başımıza uyum sağlamaya çalışmakla, o koşulları değiştirebilmek için birbirimizin sözünü ve hakkını sahiplenmek arasındaki ikilemde ortaya çıkıyor. Emeğimizin karşılığını alıcının insafına, geleceğimizi piyasanın hükmüne, sesimizin duyulmasını iktidarın ve platform şirketlerinin takdirine bırakacak mıyız; yoksa bize ayrı ayrı taşımamız gerektiği söylenen bu yükün hesabını farklılıklarımıza aldırmadan hep birlikte sormaya başlayacak mıyız?

[i] Reuters, 1 Ekim 2026, Investors of liquidated funds will receive interim payments, Turkey’s Capital Markets Board says. https://www.reuters.com/world/middle-east/investors-liquidated-funds-will-receive-interim-payments-turkeys-capital-markets-2026-10-01/
[ii] Han, Byung Chul (2019), Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, (Çev. Haluk Barışcan), İstanbul: Metis.
[iii] Brown, Wendy (2018), Halkın Çözülüşü: Neoliberalizmin Sinsi Devrimi, (Çev. Barış Engin Aksoy), İstanbul: Metis.
[iv] Le Monde, 6 Ekim 2026, What students are saying during high school blockades. https://www.lemonde.fr/en/france/article/2026/10/06/what-students-are-voicing-during-high-school-blockades-i-am-worried-about-my-future-and-for-all-students-in-france_6758294_7.html ; El País, 3 Ekim 2026, Decenas de miles de personas se manifiestan por la vivienda en Madrid. https://elpais.com/espana/2026-10-03/decenas-de-miles-de-personas-exhiben-en-madrid-la-movilizacion-de-la-izquierda-en-medio-de-la-incertidumbre-electoral.html (Erişim tarihi: 07/10/2026).
[v] Reuters, 30 Eylül 2026, Turkish court orders access ban on popular news portal over ‘LGBTQ+ propaganda’. https://www.reuters.com/legal/litigation/turkish-court-orders-access-ban-popular-news-portal-over-lgbtq-propaganda (Erişim tarihi: 30/0902026).
[vi] Reuters, 30 Eylül 2026, Turkey blocks 147 more X accounts over fund crisis posts, monitoring group says. https://www.reuters.com/world/middle-east/turkey-blocks-147-more-x-accounts-over-fund-crisis-posts-monitoring-group-says-  (30/09/2026).
[vii] X, About country withheld content. https://help.x.com/en/rules-and-policies/post-withheld-by-country (Erişim tarihi: 07/10/2026).
[viii] Reuters, 6 Ekim 2026, Journalist groups urge X to reject broad account-blocking requests in Turkey. https://www.reuters.com/legal/litigation/journalist-groups-urge-x-reject-broad-account-blocking-requests-turkey (10/06/2026).
Yoksulluğu Yönetmek, İtirazı Susturmak: Sosyal Medya Yasaklarının Anlamı
0:00 / 0:00