Soldaki “Kronik Hüzün”: Zamanın Ruhu Mu, Tehlikeli Tortu Mu?

Şarkılar Neyi Söyler?

Geçtiğimiz aylarda bir grup sosyalist yoldaşımla bir siyasi atölye çalışmasını tamamladıktan sonra birlikte şarkılar söyleyerek hoşça vakit geçirmeye karar verdik. Yoldaşların arasında saz ve gitar çalanların yanı sıra sesi oldukça güzel ve eğitimli arkadaşlar da vardı; ben de keyifle dinlemeye başladım. Söylenen parçalar aşağı yukarı şu sırada ve tarzdaydı: “…ağlar fabrika kızı..”, “yiğidim aslanım burada yatıyor”, “… Haziran’da ölmek zor…”, “… dört bir yana haber salsam, öldü desem inanır mı…” ve benzeri. En sonunda (her nedense) pek sevmediğim bir parça olan “odam kireç tutmuyor” başlayınca dayanamadım:

-Yoldaşlar, valla içim tıkandı! Bu kadar keder ve hüzün! Şöyle başarıyı, zaferi, umudu, kavgamızın sevinç ve coşkusunu aktaran bir parça yok mu.?

-Abi, sen illaki marş istiyorsun!

-Hayır yahu, marş şart değil.  “Yaklaşıyor fırtına, yıllardan sonra yeniden yan yana olmak” da olur. Olmadı türkü çalın: “bize derler Çakıcı, yıkarız konakları!” O da olur.

Yoldaşlar bazı parçaları denediler, ama repertuvarlarında olmadığı ve hazırlık da yapmadıkları için çıkaramadılar; elbette kimseden hazırlık yapmadığı bir parçayı çalması istenemezdi, ısrar etmedim. Ama şunu fark etmeden de duramadım: Yoldaşların neredeyse tüm repertuarı “hüzünden” ibaretti!

Hüzünden ibaretti, çünkü sevgili Grup Yorum’un oldukça zor, melodisi düzensiz, upuzun sözleri olan “Haziran’da ölmek zor”u baştan sona ezberleyebilmiş olan arkadaşlar, aynı grubun melodisi çok daha basit ve (bence) daha güzel, sözleri de coşku ve heyecan dolu parçası olan “Haklıyız Kazanacağız!”ı  (ki mutlaka dinlemişlerdir), akıllarında dahi tutmamışlar, o parça onlarda kalmamış, onları ıska geçmişti! “… öldü desem inanır mı” çalınırken “…o hançerin kabzasını alacağız biz elimize” akla dahi gelmiyordu. Beni tetikleyen bu gözlemle son 30 yılda solda söylenebilen, daha doğrusu sosyalistlerin (her nedense!) öğrenebildiği tek marş olan Bella Ciao’ı dahi sorguladım: Acaba insanlara hitap eden “ölürsem sen gömmelisin beni” deki dramatik ifade mi? Bir dönem meydanları titreten o meşhur ve harika “bugüne vuralım, yarını kuralım, kaldıralım sınıfları”, “kavga sesleri geliyor köylerden ve şehirlerden” “geçmişe ağlamak fayda vermez, gelecek mutlak sosyalizm” nidalarını 30 yıldır ne meydanlarda, ne de toplantılarda bir kere bile işitmemiş olmamız tesadüf mü? Sorun “öğrenme zorluğu” mu?

O gün beraber çalıştığım ve hepsi pırıl pırıl, çalışkan ve fedakâr sosyalistler olan yoldaşlarımı eleştirmek aklımdan bile geçmez; zira bu bahsettiğim konu basit bir estetik tercihin çok ötesinde hepimizi, tüm Türkiye sosyalist hareketini saran ve dünya komünist hareketinin şu anki durumuyla bağlantılı olan bir sendromun yansımasıdır. Bu sendromu kavrayıp bilince çıkarmak önümüzü görmek açısından hayati önem taşımaktadır. Önce Türkiye’den başlayalım.

12 Eylül’ün Ölü Toprağı Gerçekten Kalktı Mı?

90’lı yıllarda çok saygı duyduğum bir sosyalist düşünür, sol hareket için “sosyalistler artık 12 Eylül’ün ölü toprağını aştılar” tespitini yapmıştı. O dönem için cesaret veren ve ilk elde doğru gözüken bu tespitin anlamı açıktı: Artık insanlar sokaklara iniyor, miting yapıyor, sesini yükseltiyor, yasal partilerde bir araya geliyor ve örgütleniyordu. Yapılan 1 Mayıs’lar bile (yasal engel olmadıkça) kitlesellikte eski 1 Mayıs’lara yaklaşabiliyordu. Bugün de bu durum aynen böyledir.

Ancak bu tespit çok temel bir noktayı gözden kaçırıyordu ve bunu görmeden “sol kaldığı yerden devam ediyor” gibi yanlış bir noktaya kapı açıyordu. Zira sol “kaldığı yerden devam etmediği” gibi 12 Eylül sonrası sol ile 12 öncesi sol arasındaki son derece temel ve belirleyici bir fark söz konusuydu. Neydi bu? 12 Eylül öncesi sol, kendisine karşı uygulanan açık şiddete karşı kendini savunma imkânına, gerek sivil faşistlerin gerekse onları devlet içinden destekleyen karanlık odakların darbelerini püskürtme, onları caydırma olanaklarına ve gücüne sahipti. Solu emperyalizm ve içerdeki düzeni açısından “tehlike” haline getiren olgu buydu ve bu olgu ancak NATO’nun ikinci büyük ordusunu harekete geçirerek durdurulabilecek kadar güçlüydü. Bu özellik 12 Eylül ile birlikte ortadan kalktı. Bu konuda tek istisna olan Kürt ulusal hareketi “kaldığı yerden” kendi yoluna devam ederken 12 Eylül faşizmi Türkiye devrimcilerindeki bu “şiddete karşı koyma” yeteneğini ve olanaklarını ezdi geçti; deyim yerindeyse solun “tırnaklarını söktü”. 90’lardan beri ta bugüne kadar sosyalist hareket hemen hemen bütünüyle yasal zeminde tanımlıdır. Bu içinde bulunduğumuz dönemin bir gerekliliği ve harekete halk nezdinde meşruiyet kazandırdığı ölçüde de olumlu bir özelliğidir. Bunda herhangi bir komplekse kapılmaya gerek yoktur. Ancak öte yandan da solun 1980 öncesinin aksine herhangi bir “şiddete karşı mücadele” olanağına sahip olmadığı da gerçektir. Bu da objektif olarak dürüstçe ve cesurca tespit etmemiz gereken bir olgudur.

Bu durumda devletin zor kullanma biçimlerinde de doğal olarak (sadece Türkiye’de değil, emperyalizm açısından dünyada da) strateji değişti. 70’lerin “Kontrgerilla” (Counterguerilla Operations) doktrini (cinayet-suikast-katliam-korku-istikrarsızlaştırma ve askeri darbe) yerini daha “yasal”, hukuka ve ideolojik baskıya dayanan bir zor kullanma biçimine bıraktı.

Eskiden seçkin ilerici aydınlar “faili meçhul” ile katlediliyor, bilinen muhalif kadrolar “beyaz Renault”lar ile kaybediliyor, solcu öğretim üyeleri ya da öğrenciler okul çıkışında kurşunlanıyor, Siyasi Şube’de sistematik yapılan işkenceye karşı kahramanca direnişler verilmesine rağmen buraya düşüp işkence görme korkusu ne yazık ki dışardaki birçok ilericiyi ve demokratı pasifleştiriyor, felç ediyordu. Bu dönemin baş aktörleri kontrgerilla tetikçileri, işkenceci polis şefleri ve namlı ülkücü katillerdi. Şimdi ise muhalif bir aydın kitabına uydurulmuş bir iddianame ile 5 ila 20 seneye kadar hapse atılabilmekte, ilerici öğrenci ve akademisyenler KHK ile işlerinden ve okullarından atılıp belirsizliğe, açlığa itilmekte, temyizi fiilen imkânsız bir hüküm ile Silivri’ye düşüp arkanızdan kapıların kapanması fikri gene insanların yüreğine korku salmaktadır. Bu yeni dönemin aktörleri ise adalet duygusunu yitirip kendini siyasetin emrine vermiş kimi hakimler ve savcılardır. Bu 12 Eylül öncesinden ve bizzat 12 Eylül’den biçim olarak farklı, ama öz olarak, muhalefeti susturma kararlılığı açısından hiçbir farkı olmayan bir “yeni baskı” rejimidir. Amaç tüm muhalefeti farklı silahlarla, ama gene bir korku rejimi ile sindirmektir.

12 Eylül öncesinde bir faşist size saldırdığında insiyaki olarak kendinizi savunmanız ve karşılık vermeniz doğal ve kendiliğinden bir çözümdü; ancak bu “yeni baskı rejimine” karşı mücadele o kadar basit değildir. “Yasa” görüntüsü altında uygulanan bu baskıya karşı doğal olarak sol “yasal” zeminde karşılık vermektedir. Bu elbette kitleler nezdinde meşruiyeti korumak ve iktidarı teşhir etmek açısından gerekli ve faydalı olmakla birlikte, baskıyı geriletme açısından sonuç alıcılığı ne yazık ki giderek azalmaktadır; zira kanun ellerinde istedikleri şekli verdikleri bir oyuncak haline gelmiştir. Hala tutuklu vekiller ve belediye başkanları vardır, sayıları artmaktadır, istedikleri partiyi kapatıp istediklerini açmaktadırlar, yolsuzluklar, iş cinayetleri, çocuk tecavüzleri hiçbir engelle ya da bedel ödeten tepkiyle karşılaşmadan sürmektedir. Bizler için kitle mücadelesi esastır ve sosyalistler bu baskılara karşı kitlesel tepkilerin içinde yer almakla ve bunları örgütlemekle doğruyu yapmaktadır. Halktaki protesto ve yükselen tepki, meşum bir kalenin bedenlerine vuran ve ona çarpan, giderek yükselen ve güçlenen dalgalar gibidir. Bu dalgalar henüz bu kaleyi yıkamamış olabilir, nasıl yıkacağı üzerinde aşağıda biraz derinleşmeye çalışacağız.

Tam bu nokta, yukarda değindiğimiz ruh halini anlaşılır kılmaktadır. Sosyalist kadrolardaki öfke, gitgide uzayan bir süre içinde somut bir kazanımla, düşmana vuran ve onu gerileterek bizi ferahlatan bir darbeyle sonuçlanmayınca, giderek hüzne dönüşmektedir. Tıpkı vücuda giren enerjinin hareketle sonuçlanmayınca yağa dönüşmesi gibi. Sosyalist hareketimizi bir vücuda benzetirsek, bu büyüyen hüzün, vücudumuzda biriken yağdır. Bizi hantallaştırması, “damarları”, yani hareket etme ve düşünme kanallarımızı giderek tıkaması kaçınılmazdır. Anlaşılır bir olgudur; ama teslim olunmaması gerekir, zira sürdüğü takdirde varacağı nokta “yenilginin içselleştirilmesidir” ve daha şimdiden devrimci kimliğimizin parçası olan militan ruhu törpülemektedir.

Öfkemize Kendi Elimizle Su Katma

Sosyalist bir örgütte eğitim çalışmaları, sadece soyut ve “ruhsuz” bir bilgi aktarımını değil, aynı zamanda katılanlara bir ruh, duygusal heyecan ve bir duruş kazandırmayı da aynı oranda hedeflemelidir. Bu amaçla hazırladığım bir eğitimde Kürt halkının bugünkü durumuna değinirken Diyarbakır’da Taybet Ana’nın sokakta yatan cesedinin resmini, sol hareketi anlatırken de Nurhak’ta vurulan Sinan Cemgil’in üzerinde sayısız mermi izi olan vücudunun resmini koymayı düşündüm. Bu noktada bir yoldaşım şu yorumu yaptı:

-Abi bu resimleri koymayalım

-Niçin?

-Çünkü o zaman “şiddetin pornografisini” yapmış oluruz.

Bunu söyleyen gerçekten sevdiğim ve değerli genç bir yoldaştı, içimden “herhalde zamanın ruhu bu” deyip itiraz etmedim. Sonra düşündüm: Şiddetin pornografisi?! İlk defa karşılaştığım, hiç aşina olmadığım bir kavram olduğu için üzerinde biraz düşünmeye çalıştım.

İnceleyelim: Pornografi sözlük tanımı itibarıyla, bir ferdin en insanî ve yoğun hislerinden biri olan cinsel hazzı ve mutluluğu kaba, bayağı, seviyesiz biçimde sömürmek demektir. Ama “şiddetin pornografisi”? Burada genç yoldaşımın kastettiği muhtemelen şiddetin seyirlik hale getirilmesi, estetize edilmesi veya mağdur bedeninin araçsallaştırılması idi. Ancak şiddet görüntülerinin kullanımını (bu “genel kavram” adına!) tümüyle reddetmek yerine, hangi bağlamda ve nasıl bir politik işlevle kullanılabileceğini düşünmek daha doğru değil mi? Yani bir Kürt annenin öldürülüp cesedinin sokakta zorla çürümeye terkedilmesini yansıtmak, bununla haklı bir öfke yaratmaya çalışmak “şiddetin estetize edilmesi mi” mi? O pırıl pırıl, tertemiz yüzlü, 4 dil bilen, bu ülkenin bir değeri olan Sinan’ın vücudunun kalbura çevrilmiş olmasını yansıtmak, bu alçaklığı sergilemek ve faşizme nefreti körüklemek “bedeni araçsallaştırma” mı? 1978’de yakından tanıdığım olağanüstü bir komünist olan Zeki Erginbay’ın işkence edilmiş cesedi bulunduğunda o dönemin bütün ilerici-devrimci gazeteleri, Politika, Vatan, Cumhuriyet onun vücudundaki sigara yanıklarının fotoğraflarını manşette yayınladıklarında “şiddetin pornosunu” mu yaptılar? Ünlü Sovyet yönetmen Dovçenko’nun çevirdiği, 2.Dünya Savaşı’nda Ukrayna’da Nazilerin yaptığı vahşeti tüm çıplaklığıyla yansıtan ve o dönem Sovyet halklarını ateşleyen o muhteşem “Ukrayna Alevler İçinde” filmi bir porno film miydi?

İnsanlık için en iyiyi isteyen ve bu uğurda savaşan sosyalistlere, ilericilere, emekçilere karşı uygulanan her şiddet, tanım itibarıyla insanlık suçudur ve teşhir edilmelidir. Şiddet ne kadar büyükse, suç da o kadar büyüktür ve o denli güçlü biçimde teşhir edilmeyi hak etmektedir. Bu görüntüleri “travmatizasyon, duyarsızlaşma yaratabilir” gibi teorik (ve bence düşük) bir olasılık adına teşhirden kaçınmak yerine, bu insanlık suçlarını doğru bir bağlam ve kullanım biçimi ile değerlendirmek her devrimcinin görevidir.

Bundan kaçınmak, geri basmak ise, öfkenin hüzne dönüşmesinden daha tehlikeli bir olguya işaret etmektedir: Öfkeyi frenlemek, öfkemizi sulandırmaktır. Sosyalizm ve Devrim sadece “yapıcı motivasyonla”, yani kurulacak mutlu yarınların görüntüsü ve vaadiyle değil, aynı zamanda “yıkıcı motivasyonla” yani yapılan haksızlıkların ve zulmün hesabını sorma umuduyla gerçekleşebilir. Marştaki “isyan ateşini körükle, zulmü rüzgarlara savur”un anlamı budur; vahşete ve zulme karşı öfkeyi körüklemek, maksimuma çıkarmaktır. Bizdeki “kronik hüzün” sendromu ise büyüyerek geriye, kaynağa doğru gitmekte, “madem bir şey yapamıyoruz, öfkeyi de frenleyelim” mantığıyla öfkeyi de azaltmaya, sınırlandırmaya yönelmektedir. Bu durdurulmalıdır.

Kale Nasıl Yıkılır?

Yukardaki benzetmemize dönersek, kaleyi yıkamamanın yarattığı “hüznü” aşmanın yolu kaleyi yıkmanın yolunu açan, bu konuda umut veren bir pratiği örgütlemektir. Önce tarihten öğrenelim: Hiçbir kale, ilk saldırıları aynen ve defalarca bire bir tekrar ederek yıkılmaz. Bu saldırılar kaledekileri sürekli meşgul eder, savunmada tutar, yorar ve yıpratır. Ancak kaleyi yıkacak olan yol, kuşatmanın basıncını sürdürürken onun en zayıf noktasına daha keskin bir kuvvetle yüklenmek, orada bir çatlak, bir gedik yaratmak ve kaleyi saran savaşçı denizini o çatlağa yönlendirerek, yoğunlaştırarak surları parçalamaktır. Bizim somutumuzda bu nedir?

Bugün sosyalistlerin hayatın her alanında Saray Rejiminin soygun ve cinayetlerine karşı kitlesel öfkeyi ve protestoyu canlı tutmak ve yükseltmek için yaptıkları tüm eylemler çok değerlidir ve buralarda mevzilenmeyi, buralarda kök salmayı sürdürmek esastır. Ancak “kaleyi yıkmak” için bu büyüyen tepkiye “seviye atlatmak”, bir ileri seviyeye yükseltmek gerekir. Bu da ancak sosyalistlerin, devrimcilerin başarabileceği paralel bir eylem çizgisi ile mümkündür.

Kimyada bilinen gerçektir: Birçok reaksiyon teorik olarak doğru ve fiilen mümkün olsa da pratikte oldukça düşük verimle gerçekleşir; onların yüksek verimle gerçekleşmesi ise “katalizör” denilen ek unsurların varlığı ile mümkündür. Hele insan vücudundaki karmaşık reaksiyonlar için ise bu katalizörler hayati, “olmazsa olmaz” öneme sahiptir. Bizim halk hareketimizi bir üst seviyeye çıkaracak olan “katalizör” nedir?

Bu “korku duvarını delmektir”. Bu hem rejime hem de halka “sizin polisiniz, mahkemeniz, savcılarınız, hapishaneleriniz bizi engelleyemiyor, sizi hiçe sayan, yasaklarınızı çiğneyen bir iş yaptık, engelleyemediniz, biz de yapmaya devam edeceğiz” mesajını veren bir eylem tarzıdır. Bizim cesur gençlerimizin 19 Mart’ta Saraçhanede polis barikatını deldiği (ve sonraki süreçte belirleyici etkisi olan) eylem, keza MESEM sahtekarlığını bir otelde kutlayanların heveslerini kursaklarında bıraktıran eylem bu söylediğimizin birer örneği, küçük birer prototipidir. Bu bir işçi eylemi, bir gençlik eylemi, internetten örgütlenen bir tepki hareketi, sivil itaatsizlik… vs veya bunların zaman içinde bir araya gelmiş ikili-üçlü kombinasyonları olabilir. Felsefesi ise şudur: “Sizin kurallarınızı deldik, bizi engelleyemediğiniz gibi bize ciddi bir bedel ödetemediniz. Ödediğimiz bedel bizler için göze alınabilir bir bedel. Devam ediyoruz”. Geleneksel protestodan farklı olarak bu eylem çizgisinin 3 ilkesi olmalıdır: 1) Bir yasağı delerek rejimin haksız otoritesine darbe vurmak, ona “zarar vermek” 2) Süreklilik. Bu darbelerin (ufak dahi olsa) mutlaka sürmesi 3) Mümkünse sıfır veya asgari bedel ödemek, ödenen bedeli göze alınabilir ve sürekliliği tehlikeye atmayan bir seviyede tutmak, örgütlülüğü riske atacak yüksek bir bedelden (maceradan!) kaçınmak. Bugünkü halkın, ilerici güçlerin çaresizliğini tersine, rejimin çaresizliğine çevirecek olan, AKP karanlığından bıkmış olan emekçilere umut verecek olan, kitle hareketlerini alevlendirecek, onların hem taban katılım çapını hem de cesaretini yükseltecek olan, yazımızın başlangıç konusu olan “hüznü” dağıtacak, vücudumuzda birikmesini engelleyecek olan budur. Bu eylem çizgisini hiçbir burjuva muhalefeti yapamaz, sosyalistlere de halk hareketinin önderliğini kazandıracak olan budur. İnsanlara “Sosyalistlerin şu yaptığını ne CHP, ne Yeni Parti, ne İyi Parti yapabilir. Bu yürek, akıl ve halka bağlılık bir tek onlarda var” dedirtmektir. Tekrar edelim: “Marksizm-Leninizmi bilmek” ve “sosyalizmi savunmak” sizi otomatikman “öncü” yapmaz. Öncülük emekle ve yaratıcılıkla olur. Bu ruhtaki eylem biçimleri üzerinde kafa yormak, derinleşmek, yaratıcı biçimde düşünmek, araçlar geliştirmek ve hayata geçirmek emekçi halkın önderliğini ele geçirmenin en doğru yoludur.

Geçmişte de büyük yenilgi ve moral bozukluklarının yaşandığı dönemler oldu, bunlardan başta küçük, sonra da giderek büyüyen zaferlerle çıkıldı. 1942’de Naziler Sovyet topraklarına girdiklerinde de benzer bir ruh hali yaşanmıştı: Bütün savunma hatları çökmüş, düşman Leningrad’ı kuşatmış, Moskova kapılarına dayanmıştı ve ilerlemesi durdurulamıyordu. Bu trajik günlerde bir Kızıl Ordu birliğinin, 10. Hava İndirme Taburu’nun savaşçıları, bu ruh halini aşmanın yolunu gösteren bir şarkı bestelediler: “Bize Bir Zafer Gerek” (Nam Nujna Adna Pabyeda) Hem Sovyet döneminde hem de bugünkü Rusya’da söylendiğinde dinleyen herkesin saygıyla ayağa kalktığı ve kimilerinin gözyaşlarıyla dinlediği, bizlere de yol gösteren bu güzel marşın nakaratıyla yazımızı bitirelim:

“Bize sadece bir zafer gerek.

Hepimiz için tek bir zafer.…

Neye mal olursa olsun,

bedelini ödeyeceğiz!”

Soldaki “Kronik Hüzün”: Zamanın Ruhu Mu, Tehlikeli Tortu Mu?
0:00 / 0:00