Bir okul saldırısının ardından sorulan sorular genellikle failin kim olduğu, hangi saikle hareket ettiği ve silaha nasıl ulaştığı etrafında şekilleniyor. Bunlar elbette yanıtlanması gereken sorulardır. Fakat çocuğun okulda öldürülmesini yalnızca bireysel bir sapmanın, psikolojik bir sorunun ya da güvenlik açığının sonucu olarak ele almak, içinde yaşadığımız toplumsal koşulları tartışmanın dışında bırakıyor. Oysa okul, toplumsal ilişkilerden bağımsız, kendi içine kapalı bir alan değildir. Nasıl ki eğitimin toplumu dönüştürmesi kaçınılmaz bir sonuç ise toplumun çelişkilerinin, eşitsizliklerin ve iktidar ilişkilerinin sınıfta arka sıralarda bir hayalet gibi oturması da kaçınılmazdır. Öyleyse sormamız gereken soru şudur: Türkiye’de okullarda yaşanan silahlı saldırılar ile eğitimin neoliberal dönüşümü arasında bir ilişki kurulabilir mi?
Bu soruya yanıt verebilmek için öncelikle eğitimin hangi toplumsal amaçlar doğrultusunda örgütlendiğine bakmak gerekir. Neoliberalizm, eğitimi kamusal bir hak ve toplumsal bir sorumluluk olmaktan çıkararak piyasa ilişkilerinin içine yerleştirmiştir. Bilgi, insanın dünyayı anlama ve dönüştürme imkanı olmaktan uzaklaşıp ekonomik getiri sağlayan bir araca dönüşmüştür. Bu dönüşümde matematik, fen bilimleri ve mesleki beceriler gibi istihdama doğrudan bağlanabilen alanlar öne çıkarılırken, felsefe, sanat ve edebiyat gibi insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi derinleştiren alanlar önemsizleştirilmiştir. Bilginin değeri, hakikati açığa çıkarma gücünden koparılarak piyasada ne ölçüde karşılık bulduğuyla ölçülmeye başlanmıştır. Bir önceki cümlede kullanılan “bilginin değeri” ifadesi bile neoliberal reflekslerin toplumsal bilinç içinde ne denli normalleştiğinin bir göstergesidir. Öyle ki, değer fenomeniyle yalnızca metanın mübadelesi esnasında karşılaşırız. Böylece bilginin değeri ifadesi kullanıldığında, bilginin parayla, makamla, saygınlıkla, gelecekle takas edilebilirliği olduğu gerçeğini, yani bilginin bir piyasa değeri olduğu gerçeğini kabul etmiş oluruz.
Ancak metalaşan yalnızca bilgi değildir; eğitimin kendisi de bir meta haline gelmiştir. Okullar, toplumsal bir ihtiyacı karşılayan kamusal kurumlar olmaktan çıkarak yatırım, rekabet ve gelir alanları olarak görülmeye başlanır. Öğrenci ise eğitimin öznesi olmaktan uzaklaşıp hizmet satın alan müşteriye dönüşür. Bu ilişkinin kurulduğu yerde eğitimci, öğrencinin gelişimini destekleyen bir öğretmenden ziyade müşteriyi memnun etmek zorunda olan bir hizmet sağlayıcısı gibi konumlandırılabilir. Eğitimin niteliği de giderek sınav başarısı, diploma ve ekonomik getiri gibi ölçütlerle değerlendirilir. Böylece okulun pedagojik işlevi, piyasanın talepleri karşısında aşınır.
Türkiye’de bu dönüşümün kendine özgü bir biçimi bulunuyor. Devlet okulları, özel okullar, imam hatipler ve mesleki eğitim kurumları arasında parçalanmış bir eğitim sistemi içinde öğrencilerin eğitim deneyimleri, ailelerinin ekonomik durumları ve ideolojik tercihleriyle belirleniyor. Millî Eğitim Bakanlığının 2024-2025 eğitim öğretim yılı verilerine göre örgün eğitimdeki öğrencilerin yaklaşık 1,5 milyonu özel öğretim kurumlarında öğrenim görüyor; özel öğretim kurumlarındaki öğrencilerin toplam örgün eğitim içindeki payı yüzde 9,1’e ulaşıyor. [1] Bu veriler tek başına kamusal eğitimin tasfiye edildiğini kanıtlamaz. Ancak eğitimin giderek farklı kurumsal ve ekonomik kanallar üzerinden sunulduğu bir yapıyı görünür kılar. Üstelik toplumsal yapıların ani manevralarla dönüşüm yaşaması da gerçekçi değildir. Toplumsal dönüşümler yıllara yayılarak gerçekleşir ve bu süreçlerde bazı dirençlerle karşı karşıya gelebilir. Bu dirençleri aşmak için ise doğal ya da yapay teşvikler ortaya sürülmek zorundadır. Bunlar uzun yıllara yayılan toplumsal eğitimler, anayasanın şartlandırması, medya baskısı, sansür ya da tutuklanma tehditi, reklamlarla özendirme ya da şiddet aracılığıyla boyun eğdirme biçiminde gerçekleşebilir.
Devlet okullarındaki temizlik, bakım ve fiziki altyapı sorunları ise bu parçalanmanın gündelik hayattaki karşılığını oluşturmaktadır. Bir okulda sabun bulunmaması, tuvaletlerin temizlenememesi ya da binanın onarılmaması, basit bir idari aksaklık olarak geçiştirilemez. Bunlar, kamusal eğitimin hangi koşullarda sürdürüldüğüne ilişkin sorulardır. Üstelik kaynak yetersizliği açıklaması, kamusal sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Devletin hangi alanlara kaynak ayırdığı, hangi kurumları önceliklendirdiği ve hangi eğitim anlayışını desteklediği siyasal tercihlerle ilgilidir. Eğitimdeki eşitsizlikler kaynakların kıtlığından değil, kaynakların nasıl dağıtıldığından temel alır.
Burada meselenin ideolojik boyutu iyice görünür olmaya başlamıştır. Eğitimin ideolojik niteliğini yalnızca müfredatta hangi bilgilerin yer aldığı/almadığı üzerinden sınırlı bir değerlendirme ile ele almak yetersizdir. Hangi okul türlerinin desteklendiği, hangi kurumların ihmal edildiği ve ailelerin hangi seçeneklere yönelmek zorunda bırakıldığı da eğitimin politik örgütlenmesinin parçalarıdır. Bir yanda ekonomik imkânı olan ailelerin özel okullara yönelebildiği, diğer yanda kamusal okullardaki koşullardan memnun olmayan ailelerin farklı okul türlerini tercih etmeye çalıştığı bir düzende, eğitim hakkı biçimsel olarak ortak olsa da bu haktan yararlanma koşulları eşit değildir. “Paran varsa özel okula, yoksa imam hatibe” biçiminde özetlenebilecek bu sıkışmışlık, tercihin kendisinin ne kadar özgür olduğunu sorgulamayı gerektirir.
Ne var ki özel okulda eğitim almak, bu eşitsizliğin kendiliğinden çözümü değildir. Eğitim piyasasının vaat ettiği güvenlik, nitelik ve bireysel ilgi, her kurumda aynı ölçüde gerçekleşmez. Özel bir kuruma ücret ödemek, öğrencinin nitelikli eğitim alacağını ya da fiziksel güvenliğinin mutlak biçimde sağlanacağını garanti etmez. Okul saldırıları da bu noktada, eğitimin bir hizmet olarak satın alınmasıyla kamusal sorumluluğun ortadan kaldırılamayacağını hatırlatır. Velilerin çocuklarını devlet okullarındaki kötü koşullardan uzaklaştırma isteği anlaşılırdır; ancak bu kaygının özel okul piyasasına yönelmesi, güvenli ve nitelikli eğitimin ödeme gücüne bağlı bir ayrıcalık hâline gelmesi tehlikesini doğurur. Özel okullarda okumak zorunda bırakılmışlık durumu özel okullaşmanın eğitim kalitesini arttırması için yeter sebep değildir. Öyle ki, özel okullar zaten iyi eğitim verdikleri için değil, ailelerin başka tercihleri kalmadığı için tercih ettikleri bir kuruma dönüştüğünde kimseye kaliteli eğitim vadetmek zorunda kalmadan piyasadaki kârını artırmayı başarabilmiştir. Böylece hem eğitim piyasalaşmış hem de eğitim kalitesinde bir artış da olmamıştır.
Peki, okul saldırılarını neoliberal politikaların bir sonucu olarak değerlendirebilir miyiz? Bu iddiayı doğrudan ve tek nedenli bir açıklama olarak kurmak için saldırıların failleri, koşulları, silaha erişim biçimleri ve kurumsal güvenlik eksiklikleri üzerine somut araştırmalara ihtiyaç vardır. Bir saldırının yalnızca eğitimdeki özelleşmeyle açıklanması, şiddetin çok katmanlı nedenlerini gözden kaçırabilir. Ancak yine de, Kahramanmaraş’ta 13 kişinin öldürüldüğü Ayser Çalık Ortaokulu’ndaki silahlı saldırı (2026), Manisa’da 2’si ağır 11 yaralının olduğu İnci Üzmez Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ndeki silahlı saldırı (2026), Şanlıurfa’da 1 kişinin öldüğü 16 kişinin yaralandığı Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ndeki silahlı saldırı (2026), Osmaniye’de 1 öğretmenin öldürüldüğü Farabi Anadolu Lisesi’ndeki silahlı saldırı (2026) vb. gibi örneklerin hiçbirinin özel okullarda ya da imam hatip okullarında gerçekleşmemiş olması benzer soruların sorulmasına sebebiyet verebilir. Bununla birlikte neoliberal politikaların okulun kamusal niteliğini aşındırması, eğitim kurumları arasındaki eşitsizlikleri derinleştirmesi ve öğrenciyi müşteri konumuna indirgemesi, okul güvenliğinin ve öğrencilerin bütünlüklü gelişiminin hangi öncelikler arasında yer aldığını tartışmaya açar. Burada ileri sürülebilecek soru, neoliberalizmin her saldırıyı doğrudan ürettiği sonucuna varmak için değil; eğitimin toplumsal ve kamusal koşullarında, şiddetin nerede doğduğunu, arkasındaki sebepleri ve neden yalnızca devlet okullarında meydana geldiğidir. Okul saldırılarını önlemek elbette silaha erişimin sınırlandırılmasını, güvenlik önlemlerini ve bireysel risklerin dikkatle değerlendirilmesini gerektirir. Fakat bunlarla yetinmek, okulun içinde bulunduğu toplumsal düzeni tartışmaktan kaçınmak anlamına gelir. Sormamız gereken soruyu daha doğrudan ifade edecek olursak şudur: 2026 yılında artan silahlı okul saldırılarının arka planında, eğitimin neoliberal piyasalar içerisinde metalaşmasıyla birlikte devlet okullarının, özel okulların ve imam hatiplerin tercih edilmesini sağlamak üzere kamusal eğitimin kasıtlı biçimde güvensizleştirilmesi ve yalnızca hizmet sunma kapasitesi bakımından değil, aynı zamanda itibar bakımından da aşındırılması, hatta düşmanca bir kurum olarak görülmesine yol açacak bir itibar suikastına maruz bırakılması söz konusu mudur? Başka bir deyişle, devlet okullarının tuvaletlerinde sabun bulunmaması, en temel bakım ve temizlik hizmetlerinin dahi devlet tarafından sağlanmaması yetmezmiş gibi, topluma şu ikilemi dayatan daha derin bir siyasal tercih mi söz konusudur: Ya özel okullara ya da imam hatiplere yöneleceksiniz ya da kamusal okulu tercih etmeniz, sizi yalnızca niteliksiz bir eğitimin değil, can güvenliğinizin dahi güvence altında olmadığı bir kurumun içerisine mahkûm edecektir.
Çocuğun okulda güvende olmasını bir hizmetin parçası, ailesinin satın alma gücüne bağlı bir ayrıcalık ya da okul türüne göre değişen bir ihtimal olarak göremeyiz. Eğitim kamusal bir haksa, güvenlik de bu hakkın ayrılmaz bir parçasıdır. Öyleyse okul saldırılarının ardından yalnızca kapılara kaç güvenlik görevlisi yerleştirileceğini değil, nasıl bir eğitim sistemi kurduğumuzu da sormalıyız. Çocukları koruyamayan bir eğitim düzeni, yalnızca güvenlik bakımından değil, kamusal sorumluluğunu yerine getirme bakımından da sorgulanmalıdır.
Kaynakça [1] Millî Eğitim Bakanlığı. (2025, 30 Eylül). 2024-2025 örgün eğitim istatistikleri açıklandı. [https://www.meb.gov.tr/2024-2025-orgun-egitim-istatistikleri-aciklandi/haber/38473/tr](https://www.meb.gov.tr/2024-2025-orgun-egitim-istatistikleri-aciklandi/haber/38473/tr)




