İklim Krizi Kimin Krizi?

Günümüzde iklim krizinden bahsederken artık en zor mesele, krizin gerçekten var olup olmadığını anlatmak değil. Bilimsel veriler fazlasıyla açık. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün son değerlendirmesine göre 2015–2025 arası, ölçüm yapılan tarihinin en sıcak on bir yılı oldu. 2025’te küresel ortalama sıcaklık, 1850–1900 ortalamasının yaklaşık 1,43 derece üzerindeydi [1].  Okyanuslar ısınıyor, buzullar geriliyor, sıcak hava dalgaları, kuraklıklar ve aşırı yağışlar her geçen gün daha yıkıcı sonuçlar üretiyor. Dolayısıyla artık “İklim değişikliği gerçek mi?” sorusunun etrafında dönmenin anlamı kalmadı. Artık odaklanmamız gereken yer “bu krizi hangi toplumsal ve ekonomik koşullar belirliyor?” “Bu kriz kimin yararına üretiliyor ve bedelini kim ödüyor?” gibi sorular olmalı. Çünkü fiziksel mekanizma basit. Fosil yakıtları yakıyoruz, karbondioksit başta olmak üzere sera gazları atmosferde birikiyor, Dünya’nın enerji dengesi değişiyor ve gezegen ısınıyor. Gelgelelim, bu açıklama bize neden hala fosil yakıtların ekonomik olarak “rasyonel” kabul edildiğini ve bunları yakmaya devam ettiğimizi, kentlerin neden hala toplu taşıma etrafında şekillenmeyip özel otomobil kullanımının zorunlu hale dönüştürüldüğünü ya da neden milyarlarca insanın iyi yalıtılmamış evlerde yaşarken, enerji verimliliği yaratabilecek yatırımların yapılmadığını anlatmıyor. İşte siyasetin devreye girip “neden böyle ısınıyoruz?” diye sorması gereken nokta da tam olarak burası.

Krize dair en yaygın anlatıda sorumluluk hep “insanlığa” yüklenir. İnsan açgözlüdür, doğaya fazlaca müdahale eder, çok fazla tüketir, çok fazla ürer vs. İlk bakışta kolayca reddedilemeyecek bir iddia. Nihayetinde yaşanılan tüm ekolojik yıkımlar pratikte insan faaliyetlerinden kaynaklanıyor. Fakat bu noktada önemli bir siyasi sorun ortaya çıkıyor. “İnsanlık” homojen bir toplumsal özne değil! Bangladeşli bir tekstil işçisiyle özel jetiyle seyahat eden bir dolar milyarderini aynı “insanlık” kategorisine koyduğumuz zaman tam olarak neyi açıklamış oluyoruz? Veya birkaç hektarlık arazisinde geçimini sağlamaya çalışan Bolivyalı bir çiftçiyle petrol şirketi sahiplerini aynı insanlık düzeyine yerleştirmek gerçekten ne kadar anlamlı?

Lucas Chancel’ın küresel karbon eşitsizliği üzerine çalışması aslında sorumluluğun son derece eşitsiz dağıldığını tüm berraklığıyla gösteriyor [2]. Bu çalışmaya göre 2019 yılında dünya nüfusunun en zengin %10’u toplam emisyonun %48’inden sorumluyken, nüfusun en yoksul %50’sinin bu toplamdaki payı sadece %11,5. En zengin %1’in kişi başı emisyonu ise en yoksul %50’den yaklaşık 70 kat daha fazla. Tabii, buradaki gelir dağılımı gruplarının Marksist sınıf kategorileriyle %100 örtüşmediğine dikkat edilmeli. Ancak çalışmanın bize gösterdiği en önemli şey, iklim krizinin tüm insanlığa mal edildiği bir anlatının ampirik olarak savunulabilir olmadığıdır. Aslında aynı çalışmanın bize söylediği bir diğer önemli şey de problemin kaynağının en zenginlerin kişisel lüks tüketimlerinden ziyade, sahip oldukları varlıkların ve yatırımların yönlendirildiği üretim faaliyetlerinden kaynaklanıyor olması. Bu da bizi tüketim meselesinden mülkiyet meselesine getiriyor aslında. Çünkü ana akım anlatı uzun yıllardır tüketici davranışları üzerinden şekilleniyor. Yani, ışıkları kapatın, az duş alın, et yemeyin, poşet kullanmayın, daha az arabaya binin vs. Elbette bu çağrılar tamamen anlamsız değil ve bunları yok saymak gereksiz bir karşıtlık yaratacaktır, ancak sorun bireysel tercihlerin siyasi ve ekonomik yapının yerine konulması. Bir diğer husus da insanların gerçekten hangi seçenekler arasından seçim yapacaklarına kendilerinin mi karar verdiği sorusu. Örneğin, yerleşik ve işleyen bir toplu taşıma sistemi olmayan bir şehirde insanların özel arabalarını kullanmaları gerçekten bireysel tercih midir? Ya da yalıtım sistemi olmayan binalarda yaşayan insanların fazla enerji tükettikleri için ahlaken suçlanması ne kadar doğru? Yoksa tüm bunlar mülkiyet, yatırım ve siyasal güç meseleleri mi? Çünkü bize bireysel tüketim alışkanlığı olarak pazarlanan birçok şey aslında kurulmasında hiçbir şekilde karar mekanizmasının parçası olmadığımız tercihler arasından yaptığımız seçimler. Bu nedenle sosyalist bir iklim siyasetinin merkezinde tüketicilerin ahlaki terbiyesinden ziyade, üretim ilişkilerinin dönüşümü yer almak zorunda. Çünkü bu durum, bireysel sorumluluğu bütünüyle reddetmek yerine, bu davranışları anlamlı hale getiren toplumsal koşulları yaratmayı hedefliyor.

İklim meselesinin sosyalistler açısından en tartışmalı başlıklarından birisi büyüme, daha doğrusu büyümeme (degrowth) başlığı. Politik ekoloji literatürünün önemli bir bölümü kapitalist sistemin büyüme arzusunun gezegenin biyofiziksel sınırlarıyla uyumsuzluğuyla dolu [3]. Degrowth tartışmaları da esasen buradan çıkıyor ve fakat mesele bu yazının içeriğine sığdırılamayacak kadar çetrefilli. Bu tartışmaların derinine girmek gibi bir niyetim de bulunmuyor ancak dünyanın çok büyük bir bölümünde insanların yeterli konut, temiz su, temel gıda, sağlık hizmeti ve eğitime sahip olmadığı gözetildiğinde küçülmenin dilini doğru yerden kurmada fayda olduğunu düşünüyorum. Aslında küçülme literatüründeki tüm tartışmalarının merkezine sermaye birikim mantığını yerleştirip çözüm için ise  “sınıf”, “coğrafya” ve “sektör” üçlemesiyle bir konsensüse varmak pekâlâ mümkün. İki temel başlıkta sıralamak gerekirse: Birincisi ekolojik krizin temel sebebi büyüme olgusunun kendisi değil, sermayenin doymak bilmez bir iştahla sürekli genişlemek istemesidir. İkincisi, sorunu basitçe büyüme-küçülme ikiliğine indirgemek yerine; kaynakları kimin tükettiğini ve üretim fazlasına kimin el koyduğunu sorgulayan “sınıf eksenini”, kaynakların nereden sağlandığını ve ekolojik maliyetlerin nerede yoğunlaştığını gösteren Kuzey–Güney, yani “coğrafya eksenini” ve hangi üretim faaliyetlerinin toplumsal olarak gerekli, hangilerinin gereksiz ya da yıkıcı olduğunu sorgulayan “sektör” eksenini birlikte ele almak gerekir. Mesele böyle ele alındığında öncelikli olarak ekonominin bütünüyle küçülmesinden ziyade fosil yakıtlar, askeri harcamalar, tek ürüne bağlı endüstriyel tarım faaliyetleri küçülürken, sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal hizmet, ekolojik restorasyon gibi alanların büyümesi düşünülebilir. Böylece soru bizim için “büyüme gerekli midir” den çıkıp “kim için, nerede ve neyin büyümesi ya da küçülmesi gerekiyor? sorusuna dönüşebilir. Bu nedenle ekolojik Marksist yaklaşım açısından odaklanılması gereken yer üretimin soyut olarak büyümesinden ziyade, üretimin kime hizmet ettiği, hangi toplumsal ihtiyaçları karşıladığı ve bütün bu üretim süreçlerine kimin karar verdiğidir. Mesele bu şekilde kavramsallaştırıldığında, artık çözümü fosil yakıtlardan çıkıp (ki gereklidir) elektrikli araçlara ve yenilenebilir enerjiye geçmeye indirgemeyiz, çünkü üretim ve mülkiyet ilişkilerin değişmediği bir dünyada sadece teknolojiyi değiştirmek, sorunun özüne dokunmayan yüzeysel bir dönüşümden ibaret olacaktır.

İklim krizinin sınıfsal karakteri yalnızca kimin daha fazla emisyon ürettiğiyle ilgili de değil oysa ki… Salt meteorolojik olarak bakarsak, bir sıcak hava dalgası herkesi etkiler ama herkes bunu eşit şekilde yaşamaz. Şantiyede çalışan bir işçiyle klimalı bir ofis çalışanı açısından 40° C sıcaklık aynı şey değil. Doğru düzgün bir altyapısı olmayan bir semtle güçlü bir altyapıya sahip semt açısından da sel aynı şey değil. Örnekler artırılabilir tabii ki. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) çalışması, meselenin ne kadar geniş toplumsal çevreleri etkilediğini gözler önüne seriyor aslında. 2020 yılına dair küresel tahminde çalışan insanların %70’inden fazlası (2,41 milyar) aşırı sıcağa maruz kalma riskiyle karşı karşıya ve yukarıda bahsettiğimiz gibi her sektör bundan eşit biçimde etkilenmiyor [4]. Yapan’ın bu konuya odaklanan yazısı da iklim değişikliğinin sınıfsal boyutunu görünür kılması bakımından özellikle önemli [5]. Çünkü iklim değişikliği basitçe bir çevresel meselenin ötesinde var olan sınıfsal eşitsizlikleri daha da büyüten devasa bir çarpan.

Şimdiye kadar nasıl bir ekonomik dönüşüme ihtiyaç olduğunu tartıştık, fakat bu dönüşümün nasıl gerçekleştirileceği ve bedelinin kim tarafından ödeneceği sorusu hala önümüzde duruyor. Yani fosil yakıtlardan çıkılması gerekliliği aşikar ama bu çıkışın bedelini kim, nasıl ödeyecek? Kömür madenlerini kapatmak iklim bilimi açısından doğru bir karar olabilir ama toplumsal olarak ne kadar adil? İşte burada, kökeni Kuzey Amerika işçi hareketine dayanan ve başlangıçta açıkça “sınıfsal” olan, ancak zamanla liberal politik söylemler ve akademik tartışmaların elinde adeta oyuncağa dönüşmüş “adil geçiş” meselesi karşımıza çıkıyor. Benzer bir tartışmayı artık hayatımızın birçok alanında karşımıza çıkan Avrupa Yeşil Mutabakatı ya da bununla ilintili karbon vergileri için de yapabiliriz aslında. İş güvencesi, nitelikli bir istihdam, yeniden eğitim olanakları ve sendikal haklarla birlikte düşünülmedikçe ve karar mekanizmasında işçilerin söz hakkı olmadığı müddetçe, fosil yakıtlardan çıkışın emekçiler açısından bir yıkıma dönüşme riski oldukça yüksek. İklim siyasetinin sınıfsal niteliğini anlamak için fosil yakıtlardan çıkışta hangi sınıfın zarar göreceği meselesi çok önemli. Ancak burada amaç iklim politikalarını sınıfsal bir temele oturtmaya indirgenemez, çünkü bu politikaların sınıfsallığı zaten ortada. Burada asıl merkeze alınması gereken, çözüm arayışında hangi sınıfsal çıkarların belirleyici olacağı.

COP31’e Giderken

İşte bütün bu soruların Kasım 2026’da Antalya’da somutlaşacağı yer COP31’dir. Genel olarak bütün COP toplantıları aslında iklim siyasetinin ikiyüzlülüğünün en görünür hale geldiği platformlar. Bugün bir hayal haline dönüşmüş 1,5 °C hedefinden, adil geçişe birçok konunun ele alındığı toplantılarda, bir yandan da aynı süreç fosil yakıta dayalı ekonomilerin, büyük şirketlerin ve mevcut büyüme modelinin çıkarlarıyla uzlaştırılmaya çalışılıyor. Nitekim bir önceki COP’ta fosil yakıtlardan çıkış için açık bir yol haritası üzerinde dahi uzlaşılamadı ve gelinen noktada hala iklim krizini yaratan üretim ve mülkiyet ilişkilerine dokunmadan kriz yönetilmeye çalışılıyor.

Fakat bundan çıkarılması gereken sonuç Urbarlı’nın da değindiği gibi COP’ları bütünüyle önemsiz görmek ya da bu alanı terk etmek değildir [6]. Çünkü COP süreçleri aynı zamanda iklim finansmanı, kayıp ve zarar, fosil yakıtlardan çıkış, emek hakları ve Kuzey–Güney eşitsizlikleri gibi gerçek mücadele başlıklarının uluslararası düzeyde tartışıldığı az sayıdaki alanlardan biri. Zirveden mucizevi bir çözüm beklemekten ziyade, bu çelişkileri görünür kılmak ve iklim siyasetinin merkezine sınıfı, küresel eşitsizliği, kamusal mülkiyeti ve demokratik planlamayı yerleştirmeye odaklanılması gerekiyor. Mesele COP’ların verdiği sözlere güvenmekten ziyade, bu sözlerin kimlerin çıkarına, kimlerin bedel ödemesi pahasına ve hangi üretim ilişkileri içinde hayata geçirileceği konusunda toplumsal ve siyasal baskı kurabilmek.

Kaynaklar
[1] World Meteorological Organization (WMO), State of the Global Climate 2025, Geneva: WMO, 2026. https://wmo.int/publication-series/state-of-global-climate/state-of-global-climate-2025
[2] Chancel, L., “Global Carbon Inequality over 1990–2019”, Nature Sustainability, 5, 2022, 931–938. https://doi.org/10.1038/s41893-022-00955-z
[3] Kallis, G., Kostakis, V., Lange, S., Muraca, B., Paulson, S. & Schmelzer, M., “Research on Degrowth”, Annual Review of Environment and Resources, 43, 2018, 291–316. https://doi.org/10.1146/annurev-environ-102017-025941
[4] International Labour Organization (ILO), Ensuring Safety and Health at Work in a Changing Climate, Geneva: ILO, 2024.
[5] Yapan, B. Ç., “Daha Sıcak Bir Dünyada İş Günü: Süper El Niño ve Sınıf Mücadelesinin Yeni Cephesi”, Ayrım, 17 Ekim 2026. https://www.ayrim.org/guncel/daha-sicak-bir-dunyada-is-gunu-super-el-nino-ve-sinif-mucadelesinin-yeni-cephesi/
[6] Urbarlı, K. D., “COP’a Rağmen Değil, COP’la Birlikte: Yok Olan Bir Dünyada Adalet Mücadelesi”, Ayrım, 12 Nisan 2026. https://www.ayrim.org/guncel/4757/
İklim Krizi Kimin Krizi?
0:00 / 0:00