Düş Kırıklığından Eleştiriye: Cinsiyet Sınıfları ve Yeni Ufuklar

Ebru Pektaş4 Kasım 2026

Faşizm koşullarının olanca sertliği, yüreğimiz ağzımızda son dakika haber takiplerimiz, tutuklamalar, operasyonlar derken teorik, kuramsal meseleleri konuşmaya takatimiz pek yok gibi. Sadece memleket gündemleri de değil. Avrupa’daki isyanlardan bölgedeki savaş denklemlerine siyaset, nefes almamacasına hızla akıyor. Bu hızda bile anlaşılan o ki dünyamız büyük alt üst oluşların, radikal seçeneklere yönelmelerin tam da içinden geçiyor. Dolayısıyla aslında günümüz dünyası, “temellerin”, siyasal mücadeleye zemin sağlayan kuramsal çerçevelerin sorgulanması için de bereketli bir ortam sunuyor. Eğer bu varsayımlar doğruysa, kuramsal olanı konuşmak için bundan daha iyi zaman olamaz. Türkiye’de Marksizmin ve feminizmin büyük teorisyenlerinden biri, Gülnur Acar Savran’ın Cinsiyet Sınıfları adlı derleme kitabı, güncele koşut kuram açlığı çekenlerimizin imdadına yetişiyor. (1)  

Kitabın henüz ilk cümleden bizi yakalayan bir meselesi var. Gülnur Acar, bu ilk cümlede bir düş kırıklığından bahsediyor: “Bu kitap bir düş kırıklığı sonucunda biraz geriye çekilerek, erkeklerle kadınlar arasındaki çıkar çatışmalarını ve çelişkileri öne çıkararak bir feminizmin oluş sürecine yeniden bakmayı amaçlıyor.” (2) Bahsedilen düş kırıklığı Anglo-Sakson Marksist/sosyalist feminizmin, toplumsal yeniden üretim, bakım gibi odak konular başta olmak üzere kapsamaya çalıştığı türlü başlıkları, fazlasıyla, dönüp dolaşıp “kapitalizme indirgemesi” ile ilgili.  

İndirgemeciliği Azaltalım, Yavaş Yavaş Bırakmak En İyisi! 

Peki kapitalizme indirgeme nedir ve neden bir sorundur? Sorulması tuhaf görünse de faydalıdır, zira iyi bildiğimiz için pek sorgulamadığımız temellerde bunlar da var. 

Kapitalist üretim tarzı elbette hâlâ insanlar arasındaki ilişkileri belirleyen temel olmaya devam ediyor. İndirgemecilik eleştirisi, temel düzeydeki bu belirlenime yönelik değil. Sorun kapitalizmin, insanlar arasındaki ilişkileri belirleyen bir temel olmaktan daha fazlası için, bütün ilişkilerin açıklanması için kullanılmasıdır. Anlamlı bir indirgemeyi şirazesinden çıkarıp indirgemeciliğe dönüştüren budur. Bu indirgemeci çerçeveden, kadınlarla erkekler arasındaki çıkar çatışmaları, bunun neden olduğu ezme ezilme ilişkileri kapitalizm içindeki farklı konumlanışlar olarak açıklanır. Ne ki patriyarka ya da erkek egemenliği, kapitalizmin bir türevi ya da uzantısı değildir.   

Solun düşünsel evriminde, geçmişte “feodal kalıntı” denilerek geçiştirilen patriyarka, artık çoğunlukla “kapitalizmin yan ürünü” ya da ona bağlı bir değişken olarak ele alınıyor. Bunun en önemli semptomlarından biri, yine Acar’ın ifadesiyle, “sınıf egemenliğinden daha derin kökleri olan bir egemenlik biçimine ‘hak ettiği’ teorik özeni göstermemektir”. (3) Oysaki kapitalizmin patriyarkadan faydalandığını, onu eklemlediğini söylemek bir şey; onu yarattığını, türevi haline getirdiğini söylemek bambaşka bir şeydir. Bunun kimi politik sonuçlarına geleceğim ama önce… 

Dinsizin Hakkından İmansız Gelebilir! 

İşte Acar’ın düş kırıklığı, “kapitalizm indirgemeci” bu yaklaşımın sosyalist/Marksist feminizmde de ağırlık kazanmasından kaynaklıdır. Bu bağlamda Lise Vogel’in klasik metinlerinden başlayarak toplumsal yeniden üretim (TYÜ) kavramı etrafında örülen yeni yaklaşımlar, kendini 2016-2017 dönemecinde gösteren feminist grevler dalgasını saran ideolojik küme, adına “toplumsal yeniden üretim feminizmi” denilebilecek ciddi bir külliyat, Bakım Manifestosu’ndan kesişimselci perspektiflere uzanan tartışmalar eleştiri odağına alınmalıdır. (4) 

Bu noktada Gülnur Acar, Christine Delphy başta olmak üzere Fransız maddeci feminizminin kimi metinlerini ufuk açıcı bulmaktadır. Dolayısıyla bu derlemenin, bir tür dinsizin (patriyarka kavramını bohçanın dibine atan sosyalist feminizm) hakkından imansız (“baş düşman”la mimli Fransız maddeci feminizmi) gelir derlemesi olduğunu söyleyebilirim! Gerçekten de son çeyrek yüzyılın kayıp ve kazançlarına baktığımızda maddeci feminizmin kimi yorumları bir tür “titre ve kendi gel” uyarısı olarak anlam kazanabilir.  

Patriyarka Neydi, Patriyarka Emekti! 

Cinsiyet Sınıfları’ndaki makalelerin en önemli yanı patriyarka kavramını, tam olarak temelleri işaret etmesi bakımından bize yeniden sunmasıdır. Öncelikle patriyarka diye bir şey vardır, buna emin olmalıyız. Burada erkeklerin kadınlar üzerinde egemen olduğu, kadınları ezmesine ve sömürmesine imkân veren bir yapının varlığından bahsediyoruz. Patriyarka kavramının altının oyulduğu, içinin boşaltıldığı, yok sayıldığı ya da ters yüz edildiği uzun yılların ardından bu kesinliği yakalamak çok önemli.  

Üstelik kitapta bahsi geçmese de bu ideolojik harekât, yani patriyarka kavramının altının boşaltılması; feminist itirazın metalaştırıldığı, piyasalaştırıldığı, reklam metnine dönüştürüldüğü, popüler ve post anlatılara garnitür yapıldığı bir dönemin ürünüdür en başta.  Piyasa kendi payına düşen “feminizmi” talep ettiğinde, “kız neşesi”, “kız gücü” gibi sözler hızla modadaki “kız dünyası” trendlerine uyarlandığında “erkek egemenliği” gibi kavramsal temeller de buharlaşmıştır. Mesaj açıktır, “sistemi (patriyarka) değiştirmeye çalışma, kendini değiştir.” Bu paradigmatik dönüşümün entelektüel zemini ise özellikle akademik dünyada 1980-90 sonrasında üretilen post ön ekli kuramsal pozisyonlarda aranmalıdır. (5) Burada artık, patriyarka kavramını keyfileştiren, çoğu zaman onun yerine daha betimleyici kavramları (erkeklik krizi, heteronormativite, ikili cinsiyet rejimi, toplumsal cinsiyet rejimi) tercih edenler olduğu gibi patriyarka kavramını tümden reddedenler (“büyük anlatıların” reddi) de vardır. 

Bu zeminden bakıldığında, çok-kimlikli, çok kültürlü kesişimselliğin, (6) farklılıkçılığı çoğaltan kültürel inşacı hatların “temel kavramları” kevgire çevirmesi şaşırtıcı değildir. Marksist/sosyalist feminist hatlarda ise sürekli genişleyen “bakım” kavramı, itici güç olarak öne sürülen “etik” nosyonu, neoliberalizme karşı “yeniden üretim seferberliğinde” ailenin homojen, çatışmasız birim olarak ele alınışı, buradan çıkan taleplerin daha çok sınıf talepleri olarak belirmesi gibi unsurlar zaten altı oyulan patriyarka gibi kavramları hepten ötelere itmiştir. Oysaki nedenleri mesele eden radikal siyaset, patriyarkayı kapitalizm kadar temel olarak görmek zorunda. Onu bohçanın içinde bir yerde aramamak gerek… 

Biraz açmak gerekirse: Erkek egemenliğinin, kendi öz dinamikleriyle açıklanması gereken maddi zemini, erkekler tarafından kadınların emeklerine, zamanlarına, bedenlerine el konulmasını ve sömürüyü ifade eder. Sömürü ve el koyma, kapitalist ilişkilerin dışında da vardır. Patriyarkayı bir egemenlik, tahakküm biçimi olarak devam ettiren bu maddi temeldir. Patriyarka, maddi temeli yalnızca kapitalizm tarafından (patriyarka-olmayan) doldurulan bir şey olsaydı, cinsiyetli hiyerarşinin yani patriyarkayı patriyarka yapan şeyin zamanla yok olmasını ve onun cinsiyet körü olan kapitalizm tarafından tümüyle ele geçirilmesini bekleyebilirdik. Dolayısıyla sermaye ilişkisine ve kapitalist sömürüye indirgenemeyecek bir sömürü ve el koyma ilişkisinin varlığını kabul etmek, “bütünleşmiş bir sömürü teorisini düşünmek” (7) gerekir. 

En başta patriyarka neydi; patriyarka emekti, demek gerekiyor. Yani ikili sistem, birlikli sistem, üretim tarzı ya da sadece yapı, konumlanışı ne olursa olsun bahsettiğimiz patriyarkanın maddeselliğini sorgulamalıyız.  Teorimizde bu maddesellik yoksa, patriyarkayı giderilmesi gereken “yanlış bilinçler”, zararlı ideoloji ve kültürler olarak görüyorsak kültüralist bir hattı benimsemiş oluruz. 

“Bir hiyerarşiyi, egemen olan ile tabi olan arasına daha fazla rütbe sokarak yıkamazsınız”!  

Patriyarkanın kendi maddi dinamikleri olduğunu kabul etmeme, postmodernizmde, postyapısalcılıkta çok belirgindir. Stevi Jackson’un “Maddeci Bir Feminizm Neden (Hâlâ) Mümkün ve Gereklidir?” makalesinde serimlediği üzere yapısalcılık sonrasının kültüre dönüş, söyleme ve yapısöküme odaklanma hattı, maddeciliği tümüyle berhava etmiştir. Bu kültürel yönelimin en önemli yanlarından biri toplumsal cinsiyeti bir fark ilişkisi olarak kurmasıdır. Kadınlarla erkekler arasında, maddi eşitsizliği içeren hiyerarşi gitmiş, yerine farklar gelmiştir. (8) 

Tüm bu hattın kültüralizmine ilişkin eleştirilere Judith Butler’ın yanıtı (“Merely Cultural”) heteronormatif ailenin kapitalizm için işlevini hatırlatmak oluyor! “Heteroseksüel aileyi kazı altından Tokyo borsası çıksın, ikili cinsiyet rejimini destekle hisse senetleri yeşillensin, homofobiyi yay kâr maksimizasyonları fırlasın” türü kaba indirgemeciliğin sorunu, ekonomik olmayanın maddiliğini reddederek yapısalcı indirgemeci yaklaşımı tekrar etmesidir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olmalı! Bu “ikame maddeciliğin” (patriyarka demeyelim de kapitalizme okeyiz!) eşitsizliği kavrayamaması ya da tüm eşitsizlikleri, hiyerarşileri fark olarak kavraması ise queer politika için tutarlı bir sonuç! Toplumsal cinsiyet kavramının başında da benzer bir bela var Jackson’a göre; “İkili cinsiyeti yapı söküme uğratma kaygısı yüzünden toplumsal cinsiyetin yıkımı yaygın olarak bir çoğaltma süreci olarak düşünülüyor: toplumsal cinsiyetler arasındaki sınırları akışkanlaştırmak ve mevcut iki toplumsal cinsiyetin arasına girerek ya da onların kimi öğelerini birleştirerek daha çok sayıda toplumsal cinsiyet yaratmak. Bu toplumsal cinsiyetin kendisine meydan okumak değil: Bir hiyerarşiyi, egemen olan ile tabi olan arasına daha fazla rütbe sokarak yıkamazsınız.” (9) 

Cinsiyetler Sınıf Gibi Düşünülebilir mi? 

Acar önsözde buna işaret ediyor. Ben sorarak aktarayım: “Toplumsal cinsiyet kavramının giderek daha sterilleştiği, özellikle de belirli bir kesişimsellik anlayışı çerçevesinde daha çok kimliklere göndermede bulunduğu düşünüldüğünde” (10) antagonist çıkarları, karşı karşıya gelmeyi ifade eden “cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler” kavramı daha işlevli olabilir mi?   

Bu çerçevede “kadınlar ve erkekleri çatışan kolektif çıkarları etrafında oluşmuş toplumsal özneler” (11) düşünmek; bu antagonist, çatışan ilişkilerde, cinsiyetleri “sınıflar” olarak tanımlamak mümkün mü? Sanırım, E. P. Thompson, sınıf kavramını tarihsel, toplumsal, antagonistik bir ilişki olarak tanımlarken ne yapıyorsa biz de pekâlâ patriyarka eksenindeki insan kümelerini, toplumsal grupları buradan sınayabiliriz. 

Daha zor bir soru da var benim için, not etmekte fayda görüyorum. 

 “Maddeciliği sınıfsal ezilmenin ötesinde cinsiyet ile ırk için de uygulamak ve bu üç ezme-ezilme biçimi” arasındaki ilişkileri eşitlemekten, “sınıf mücadelesinin öncelik taşıdığı bir ayağı seken eklemlenmelerin ötesine geçmekten” (12) bahsediliyor. Bu yaklaşım, sınıfı eşitlerden biri olarak gören post-Marksist bir açıklamalardan kendini nasıl ayıracaktır? 

Bu, kuramsal olarak aşılması zor bir soruna işaret ediyor. Yine de makası stratejiye doğru daralttığımızda, günümüz dünyasının artan savaşlar, krizler, “göçmen kadın emeği” gibi başlıklarında kuramsal saflıktan ötesini istemek de mümkün. Zira ırkçılık, kapitalizm, patriyarka, “gün, her birine özgül ağırlığının hak ettiği payı tanıyarak karşı çıkma günü”! (13) 

Cinsiyet Sınıfları’na Üç Eleştirel Not 

Son olarak, kitaba ilişkin eleştirel notlarımı paylaşmak istiyorum. Üç maddede özetleyebilirim: 

Birincisi, türlü meşreplerden “kapitalizme indirgemeci” feminist hatlara karşı Acar’ın ufuk açıcı bulduğu Fransız maddeci feminizmi ve onun güncel yorumları, uyarıcı işlevlerinin ötesinde bir kuramsal bütünlük, tutarlılık sergilememektedir. Bu tutarsızlığın en önemli belirtisi sürekli bir “değil” kipine bağlı çalışmasıdır.  

Sınıf ama bildiğin sınıf değil, cinsiyetler sınıfı. Üretim tarzı da olabilir ama bildiğin üretim tarzı gibi değil. Kesişimsellik ama bildiğinden farklı, “iç içe geçmeci” bir kesişimsellik. İnşa demeli ama bildiğin farklılıkçı, kültürcü inşa değil radikal bir toplumsal inşa. Tüm bu itirazlarda anlamlı noktalar var ama bir kuramı bu itirazların toplamından kuramayız. 

İkincisi, özellikle Christine Delphy’nin makalelerinde kendini gösteren bir “vur deyince öldürme” durumudur. Diyalektiğin kısa devre yapması belki de bu. Aslında Acar’ın kimi şerhlerle sunduğu üzere, patriyarkayı kapitalizme indirgemeyelim derken, bundan “kapitalizmin hiç çıkarı yoktur” noktasına savrulmak açıkça yanlıştır. (14) 

Bu bağlamda Delphy’nin erkeklerin ev kadını olan karıları için sigorta ücreti yatırması gerektiği fikri (15) ya da kadınların erkek eşler üzerinden yararlandığı bu benzeri “türev haklara” erişmesinin engellenmesi gerektiği fikri, erkeklerden ev içinde ödemedikleri hizmet bedellerini talep etmek anlamına gelebilir. Ne ki tüm bu kurgularda sınıf mücadelesi ya da kapitalizm boş kümedir. Aynı bağlamda, kadınlar için çoğu zaman hayati hâle gelen istihdam hakkının, “erkekler için daha fazla çalışma” denilerek küçümsenmesi ciddi bir sorunsaldır. Hele ki kadın istihdamının on yıllardır yüzde 30’larda kaldığı ülkemizde Delphyci radikalizm pek çekici gelmemektedir… 

Üçüncüsü, kitap boyunca derlenen çeşitli makalelerde eleştiri yağmuruna tutulan bir Marksizm görüyoruz. Ne var ki tüm bunları takip edebileceğimiz bir güzergâh bize sunulmuyor. Marksizmde kapitalist sömürü kavramının biricikliği, başka sömürü biçimlerinin zinhar kabul edilmediği fikri, Engels’in doğalcı fikirleri olduğu, (16) Marx’ın öngördüğü biçimiyle sınıfsal ilişkilerinin diğerlerini massettiği, çizgisel evrimci fikirleri vs. pek çok iddia yer alıyor. Ne var ki kitaba alınan makalelerin hemen hiçbirinde birincil Marksist eserlere referans verilmiyor! Az değil, hiç yok… 

Gülnur Acar’ın müthiş önsözü, Cinsiyet Sınıfları’na alınan, incelikli bir çeviriden geçen makaleler, Ece Kocabıçak’ın patriyarka kavramını günümüze, yakın coğrafyamıza özgülleştiren, bağlamsal kılan makalesi, bütün olarak oldukça kıymetli bir eser elimizdeki.  

(1) Acar-Savran, G. (Der.). (2026). Cinsiyet sınıfları. Dipnot Yayınları. Gülnur Acar’ın önsözü, 10 adet çeviri makale ve Ece Kocabıçak’ın “Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’da Patriyarka Türleri” başlıklı makalesinden oluşuyor. Ayrıca 2022 yılındaki Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler ve Kesişimsellik isimli derleme de okunmalı. 
(2) Acar-Savran, 2026, s. 7. 
(3) Acar-Savran, G. (2006). Özne-yapı gerilimi: Maddeci bir bakış. Kanat Kitap, s. 133. 
(4) Çatlak Zemin. (y.y.). Bakım, toplumsal yeniden üretim krizi ve ötesi. https://catlakzemin.com/bakim-toplumsal-yeniden-uretim-krizi-ve-otesi/ 
(5) Elbette öncesi, patriyarkayı kültürel ideolojik özerk yapıya izole eden Marksist (Althusser’ci) feminizmin yapısalcılığı da önemli bir geçiş basamağıdır. Bkz. Acar-Savran, 2026, s. 70. 
(6) Acar-Savran, G. ve Turaç, N. (Der.). (2022). Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler ve kesişimsellik. Dipnot Yayınları, s. 11. 
(7) Acar-Savran, 2026, s. 104. 
(8) A.g.e., s. 71. 
(9) A.g.e., s. 87. 
(10) A.g.e., s. 17. 
(11) A.g.e., s. 11. 
(12) A.g.e., s. 18. 
(13) A.g.e., s. 25. 
(14) A.g.e., s. 15. 
(15) A.g.e., s. 61. 
(16) A.g.e., s. 106. 

 

Düş Kırıklığından Eleştiriye: Cinsiyet Sınıfları ve Yeni Ufuklar
0:00 / 0:00

İLGİLİ İÇERİKLER