Her Şeyi Kendimizden Bekleriz

Geçenlerde evden çift kişilik bir yatağın alınması için bir nakliye firmasıyla görüştüm. Kocaman yatağı almaya tek bir kişi geldi. 63 yaşında bir emekliydi. Tek başına taşıyamayacağını söylediğimde “Mecburum” dedi. “Emekli maaşım yetmiyor. Çocuklar kurtuldu ama daha annem babam var, onlara da ben bakıyorum.” 

Emeklileri görüyor musunuz? Bu memleketin çöpten teneke toplayan, otogarlarda yatan, biraz daha “iyi” durumda olanları pansiyonlarda kalan, 70’inden sonra iş cinayetlerinde ölen emeklilerini… Ne yazıyordu emekli Ali Şekeroğlu’nun Anayasa Mahkemesi önünde yapılan eylemde intiharından hemen önce taşıdığı pankartta: “Para için değil, onurumuz için…” 

Çocukları görüyor musunuz? Açlıktan başı ağrıdığı için dersi dinleyemeyen, çalışmak zorunda kaldığı için eğitimden kopan, MESEM’lerde ölen bu memleketin yoksul çocuklarını… Katledilen madenci babalarının tabutunun başından ayrılamayan, daha dünyaya gözünü açtığı anda yoksulluğun tam ortasına doğan çocukları. 

Emekçileri görüyor musunuz? Aylarca maaşları bile ödenmeyen madencileri mesela. Bir ay boyunca çalışıp aldığı ücretle kirasını, faturasını, mutfağını denkleştirmeye uğraşan milyonlarca asgari ücretliyi. Açlık, yoksulluk ve ölüm arasına sıkışan bir hayat; muktedirlerin bize reva gördüğü yaşam bu. 

Mecburiyet, bu düzenin milyonlarca insana biçtiği hayatın adı haline geldi. 63 yaşında çalışmaya, çocuğunun tabağından kısmaya, üç kişinin yapacağı işi tek başına yapmaya, hasta hasta işe gitmeye, ömrünün sonuna kadar borç ödemeye mecbur olmak… Üstelik bir süre sonra yalnızca bunlara değil, bütün bunların hayatın doğal hali olduğuna inanmaya da mecbur bırakılıyoruz. Sanki başka türlüsü mümkün değilmiş, sanki herkes kendi hayatını kurtarmakla yükümlüymüş, sanki bütün bunların sorumlusu yeterince çalışmayan, yeterince biriktirmeyen, geleceğini yeterince iyi planlamayan bizlermişiz gibi. 

Yarattıkları düzen yalnızca cebimizde ne kadar para kalacağını belirlemiyor. Neyi yiyebileceğimizi, nerede yaşayabileceğimizi, çocuğumuzun hangi okula gidebileceğini, hastalandığımızda doktora gidip gidemeyeceğimizi, yaşlandığımızda dinlenip dinlenemeyeceğimizi de belirliyor. Bir süre sonra yalnızca sahip olduklarımız azalmıyor; seçeneklerimiz, geleceğe ilişkin hayallerimiz, bir şeyleri değiştirebileceğimize dair inancımız da azalıyor. Öyle bir hayatın içine sıkıştırılıyoruz ki ne bugünümüzü istediğimiz gibi yaşayabiliyor ne de yarınımızı kendimiz belirleyebiliyoruz. Üstelik bütün bunlara katlanmamız, daha azıyla yetinmemiz, elimizdekine şükretmemiz bekleniyor. Peki insanlık onuruna yaraşır bir hayat dediğimiz şey tam da burada başlamıyor mu? Yalnızca hayatta kalmakla yetinmemekte, nasıl yaşayacağımız üzerinde söz sahibi olabilmekte. Bizden alınan yalnızca emeğimizin karşılığı, zamanımız, geleceğimiz değil; bütün bunlar üzerinde karar verebilme imkânımız. Ve belki de en büyük kaybımız, buna mecbur olmadığımıza dair inancımızın aşındırılması. 

Hayatlarımız bir çete tarafından işgal ediliyor. Ne kadarına razı olacağımızı sınar gibi, her seferinde hayatlarımızdan biraz daha fazlasını alıyorlar. Bir süredir konuştuğumuz fon vurgununa bakın. Milyonların, milyarların el değiştirdiği, paranın parayı büyüttüğü, siyasetle kurulan yakınlığın servete tahvil edildiği bambaşka bir hayatı izliyoruz. Aynı ülkenin içinde, aynı zamanda yaşanıyor bunlar. Birileri markette aldığı üç parça şeyi kasaya gitmeden önce yeniden hesaplıyor, birileri çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünüyor, birileri emekli maaşıyla annesine babasına nasıl bakacağını hesaplıyor. Öte tarafta bizim ömür boyunca çalışarak yanından bile geçemeyeceğimiz paralar birkaç işlemde kazanılıyor, servetler el değiştiriyor. 

Onların zenginliği ve bizim yoksulluğumuz birbirinden bağımsız iki ayrı hikâye değil. Bazen bu ilişki bütün çıplaklığıyla tek bir fabrikanın kapısından içeri giriyor. Fon vurgunu soruşturmasında adı geçen, milyarlarca dolarlık servetiyle Türkiye’nin en zenginleri arasına giren Feridun Geçgel’in sahibi olduğu Astor Enerji’nin Ankara’daki fabrikasında, işçilerin anlatımına göre boyunlarına çipli takip kartları takılıyor. İşçiler nerede olduklarının, ne kadar hareketsiz kaldıklarının, yemeğe ne zaman gittiklerinin, tuvalette ne kadar kaldıklarının bu sistemle izlenebildiğini anlatıyor. Bir işçinin ifadesiyle, “tasma gibi” bu çip boyunlarına takılıyor.i İşçinin ürettiği zenginlik başkalarının banka hesaplarında birikirken, kendi bedeni ve zamanı üzerindeki denetimi giderek azalıyor.  

Bu vurgunun bir tarafında servetine servet katanlar, asla doymayanlar, aklımızın almadığı paraları kenara yatırım diye atanlar var, diğer tarafında ise kapitalizmin daha da yoksullaşmamak adına “yatırımcı” olmaya zorladığı yurttaşlar. Maaşından artırabildiği üç kuruşu enflasyon karşısında korumaya çalışan, yıllarca biriktirdiği emekli ikramiyesinin eriyip gitmesinden korkan, çocuğunun geleceği için kenara koyduğu parayı değerlendirmeye uğraşan insanlar. Elbette milyonlarca insanın böyle bir birikimi bile yok. Ama birikimi olsun ya da olmasın, herkese aynı sorumluluk yükleniyor. Bir zamanlar çalışarak, tasarruf ederek, biriktirerek güvence altına alınabileceği düşünülen geleceğin bütün yükü artık bireylerin omuzlarına bırakılıyor. Yaşlılığında geçinemiyorsan yeterince biriktirmemişsindir, ev alamıyorsan paranı doğru değerlendirmemişsindir, yoksulsan kendine yeterince yatırım yapmamışsındır. Sistemin ürettiği ve iktidar sahiplerinin politikalarıyla derinleştirdiği sorunlar, tek tek insanların kişisel başarısızlıklarıymış gibi anlatılıyor. Herkes kendi başının çaresine bakmaya çağrılırken, zenginliğin kimlerin elinde toplandığı, bu zenginliği kimin ürettiği ve bedelini kimlerin ödediği gözlerden uzaklaştırılıyor. 

Böylece yalnızca yoksulluğun değil, yoksulluktan kurtulamamanın da sorumlusu ilan ediliyoruz. Daha fazla çalışmamız, daha az tüketmemiz, geleceğimizi doğru planlamamız, sürekli kendimizi geliştirmemiz bekleniyor. Birbirimizle rekabet etmeye, birbirimizin önüne geçmeye, aynı koşullarda yaşadığımız insanları bile kendi başarımızın önündeki engeller olarak görmeye yönlendiriliyoruz. Oysa bütün bu bireysel çabaların sınırlarını belirleyen, tek başımıza değiştiremeyeceğimiz toplumsal ilişkiler var. Yoksulluk yalnızca yanlış tercihlerimizin sonucu olmadığı gibi, ondan kurtuluş da yalnızca doğru tercihler yapmamıza bağlı değil. Mesele daha iyi yatırım yapmayı, daha az harcamayı, daha çok çalışmayı öğrenmekten çok daha büyük. Hayatımızı belirleyen koşulların neden böyle olduğunu ve kimlerin çıkarına işlediğini sorgulamak zorundayız. 

Tam da bu nedenle haysiyet meselesini yeniden düşünmek gerekiyor. Haysiyet, bütün bunlara rağmen ayakta kalmak, daha fazla dayanmak, daha azla yetinmeyi öğrenmek değil; bize reva görülen hayatı reddetmek, elimizden alınanlar üzerinde yeniden hak iddia etmektir. Karnımızı doyuracak ücreti, çalışırken tüketilmeyen bir bedeni, dinlenebileceğimiz zamanı, çocuklarımızın geleceğini, yaşlılığımızı, kentlerimizi, kıyılarımızı, okullarımızı, hastanelerimizi, kamusal olanı geri istemektir. Üstelik yalnızca bunlardan daha fazla pay almakla da yetinmemektir. Çalışma saatlerimizden ücretlerimize, yaşadığımız kentlerden çocuklarımızın eğitimine kadar bugün bizim dışımızda verilen kararların nasıl ve kimler tarafından alındığını sorgulamak, o kararları değiştirebilecek gücü oluşturmaktır. Çünkü bize reva görülen hayatı değiştirmek, onu belirleyen ilişkileri de değiştirmeyi gerektirir. 

Peki bunu kim yapacak? Kim bu “biz”? Tek tek kaldığımızda mecburiyet olanı yan yana geldiğimizde mücadeleye çevirebilecek olan bir “biz”. Ortak çıkarlarının farkına varan, bunlar etrafında örgütlenen, yalnızca kendisine yapılanlara itiraz etmekle kalmayıp nasıl bir hayat istediğine de birlikte karar veren bir “biz”. 

Siyaseti de belki yeniden burada aramak gerekiyor. Bize kimin ne yapacağını izlemekte, birilerinin bizim adımıza konuşmasını ve hayatlarımızı değiştirmesini beklemekte değil, birlikte ne yapabileceğimizi hatırlamakta. İşyerinde hakkını arayan işçilerin mücadelesinde, çocukları için ücretsiz yemek isteyen velilerin yan yana gelişinde, barınma hakkını savunan öğrencilerde, emekli maaşıyla geçinmeyi değil insanca yaşamayı talep eden emeklilerde. Çünkü bütün bu mücadeleler birbirinden kopuk taleplerden ibaret değil. Aynı hayatın farklı yerlerinden yükselen, üretilen zenginliğin nasıl bölüşüleceğine, kimin ne kadar çalışacağına, kimin nasıl yaşayacağına ilişkin itirazlar bunlar. Birbirleriyle buluştuklarında yalnızca bazı hakların kazanılmasını değil, hayatlarımızı belirleyen güç ilişkilerinin değişmesini de mümkün kılabilirler. 

Daha onurlu bir hayatı bizim yerimize kimse kurmayacak. Bu işgali, bu talanı bizden başka kimse durdurmayacak. Çünkü insanlık onuru bize yukarıdan verilecek bir lütuf değil, başkalarının insafına bırakılabilecek bir şey hiç değil. Onu savunmanın yolu da yalnızca maruz kaldığımız aşağılanmalar karşısında başımızı dik tutmak değil; bizi bunlara mecbur eden koşulları değiştirecek örgütlü gücü kurmaktan geçiyor. Bir emeklinin 63 yaşında kocaman bir yatağı tek başına taşımak zorunda olmadığı, bir işçinin tuvalette geçirdiği dakikaların hesabını vermediği, bir çocuğun açlıkla eğitim arasında bırakılmadığı bir hayatın koşullarını yaratmak gerekiyor. Bunun için daha insaflı patronlara, daha merhametli yöneticilere, daha cömert siyasetçilere ihtiyacımız yok. Bize ait olan üzerinde söz sahibi olabileceğimiz bir toplumsal düzen kurmaya ihtiyacımız var. 

Şimdi belki yeniden alma zamanı. Bizden alınan zamanı geri almak. Emeğimizi geri almak. Kentlerimizi, kıyılarımızı, okullarımızı, hastanelerimizi, geleceğimizi geri almak. Çocuklarımızın nasıl yaşayacağına, bizim nasıl yaşlanacağımıza, ne üreteceğimize ve nasıl bölüşeceğimize karar verme hakkını geri almak. En çok da kendi gücümüzü, yan yana geldiğimizde değiştirebileceğimize dair inancımızı geri almak. Çünkü bizim mücadelemiz yalnızca bugün elimizde olandan daha fazlasını elde etme mücadelesi değil. Bütün bu zenginliği üretenlerin, nasıl bir hayat yaşayacaklarına da birlikte karar verebilmelerinin mücadelesi. 

İnsanlık onuru muktedirleri yener. Yenmek zorundadır. Dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı çalanlara karşı biz varız, kalabalığız. Her şeyi kendimizden bekleriz. Bizden çalınan her şeyi geri alabilecek olan biziz. 

“Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler
Biz şimdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını
İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz.” 

 

Her Şeyi Kendimizden Bekleriz
0:00 / 0:00