Hareketin Yanında mı? Hareketin Yerine mi?: Eylemin Mekânı ve Mekânın Siyaseti

Mahur Uslu13 Ekim 2026

Paris banliyölerinden okullardaki öğretmen eksikliği, eğitim imkanlarının yetersizliğine karşı başlayan lise eylemleri kısa sürede ülkenin geneline yayıldı. Öğrenciler kalabalık sınıflara, yetersiz eğitim koşullarına ve geleceklerini kuşatan belirsizliğe karşı itiraz ederken yine karşılarında polisi buldular. Polis şiddeti artarken 5 Ekim’de Lens’te süren eylemlerde bir lise öğrencisi polisin attığı bomba yüzünden elini kaybederken öğrenci hareketi etkisini arttırarak eylemleri sürdürüyor.

Ve ertesi gün, 6 Ekim’de Jean-Luc Mélenchon Paris’te République Meydanı’nda öğrencilerin eylemine katıldı. Mélenchon’un seçtiği yol, hareketin yanındaki konumu, gençlerin onu karşılaması derken videoya baktıkça aklımda başka bir şey canlandı. Doğrusu buna Türkiye’den bakarken izlediğim videonun 19 Mart’ı ve Özgür Özel’in otobüs üstünde büyük ses sistemlerine konuşurken verdiği görüntüyü hatırlatmaması epey zor. Öyle ki bu iki farklı görüntü aynı hikâyeye verilmiş iki farklı tepkiyi, aynı hareketin yanında mı yoksa yerinde mi konumlanacağını seçen iki farklı siyaseti gösteriyor.

Özneliğin Oluşması

Hepimiz benzer sorunları yaşıyoruz, benzer dertlere sahibiz. Okullarımızda sabun, derslerimizde öğretmen yok. Hadi dersten çıkalım da kantinde bi’ tost yiyelim, iyi de paramız yok. E gel bir dışarı çıkalım eğlenelim o zaman. Belki sinemaya gideriz? Gidelim gidelim de ona da paramız yetmiyor ki. Dışarıya adım atsam param gidiyor, biz en iyisi evde oturup oyun oynayalım. Yasakladılar onu da, duymadın mı? Bu bilinç akışı eminim çoğumuza yabancı gelmemiştir. Hepimiz muhtemelen aklımızdan bunları geçiriyoruz. Çoğu zaman planlarımızı iptal ediyoruz, okulda eksik olanı kendi imkanımızla tamamlamaya çalışıyoruz. Öğretmen yetmiyorsa eğitim videosu izliyoruz. İdare ediyoruz işte. İyi de neden hep biz idare ediyoruz? Sorunumuz ortakken çözümünü neden tek başımıza bulmamız bekleniyor?

Sonra sohbetin yönü değişiyor. Okulda öğretmen yoksa, tuvalette sabun yoksa, kantindeki tostu alacak paramız yoksa, eğitim yetersizse bunları değiştirmek için birlikte ne yapabiliriz? İşte bu noktada şikâyet ortak bir talebe dönüşüyor. Bu talebi nasıl duyuracağız, nasıl görünür olacağız? Hakkımızı nasıl kazanacağız? Bunları konuşmaya başlıyoruz. Bir bildiriye hangi taleplerin yazılacağını tartışırken, boykota katılmakta kararsız bir arkadaşımızla konuşurken, sokakta veya kampüste sloganlar atarken fark ediyoruz ki hareket etmeye başlamışız. Hareket ettikçe alanlarda var oluyoruz. İşte öznelik meselesi tam olarak burada başlıyor.

Gençliğin, gençlik hareketinin politik bir özne olması onun aktif siyasete dair söylem kurması, alanlarda taleplerini haykırması, e adı üstünde, hareket etmesidir. Durağan olan nesnedir, özne hareket eder. Bu politik öznelik daha da yalın tanımıyla söz üretmek, karar vermek ve o kararı kendi iradesiyle uygulayabilmektir. Yani hareket halinde olan, talep ve söylem üreten, alanları dolduran, irade gösteren gençlik politik bir özne haline gelmiştir. Hareket için de alana ihtiyaç vardır; yani bu politik öznelik alanlarda, eylemlerde yeşerir. Özne olan hareket artık kendi kararlarını alabilir, kendi siyasetini üretebilir, kendi taleplerini haykırabilir ve kendi mekanını yaratabilir. Meydanı dolduran gençlik, o meydanda kurulacak siyasetin de sahibidir.

Mekânın Siyaseti

Henri Lefebvre’e göre mekân statik değildir, toplumsal olarak üretilir. Gündelik pratikler, kurulan ilişkiler ve mekâna yapılan müdahaleler bu toplumsal üretimin parçasıdır. Nerede buluşulduğu, kimlerin hangi alanları kullanabildiği, insanların orada nasıl hareket ettiği mekânın biçimini belirler. Oluşan mekân ise insanların karşılaşma, konuşma ve hareket etme imkanlarını belirler. Mekânı toplum oluşturur ve aynı mekân içinde yaşanan toplumsal oluşumların da düzenleyicisi haline gelir. Yani eylemin nerede, nasıl bir düzende gerçekleştiği de eylemde kurulan siyasi ilişkilerin parçasıdır.

Gençlik özneleştiğinde, eyleme geçtiğinde gündelik hayatın mekanlarını dönüştürür. Dün derse yetişmek için koşarak geçtiğin kampüs yarın akademik boykot sırasında tartışmaların ve ortak kararların alanı haline gelir. Arkadaşlarınla şakalaşarak yürüdüğün sokak taleplerini haykırdığın, omuz omuza direndiğin bir siyaset arenasına dönüşür. Nerede toplanacağına, ne söyleyeceğine ve nasıl hareket edeceğine karar veren gençlik kendi eyleminin mekanını da kurmaya başlar. Bu mekân artık hareketin mekânıdır ve bu sahayı kimin kurduğu da hareketin kendisini belirler.

Bir önceki bölümde bahsettiğim politik öznelik meselesi de burada devreye giriyor. Politik özne sözü ve hareketi belirlediği kadar mekânı da belirleyendir. Gündelik mekânı dönüştüren politik özne ona kendi rengini çalar, mekâna yeni bir anlam kazandırır. Örneğin bu mekânda artık işe gidip gelen insanlar veya günlük hayatın keşmekeşi değil yüzlerce hatta binlerce kol kola öğrencinin oluşturduğu ahenkli bir kalabalık vardır. Tipik bir sahne hayal edelim: Bir büyük şehrin büyük bir meydanındayız. Bir kent merkezi. Ellerinde pankart tutan gençler hep bir ağızdan ortak bir sözü bağırıyor. Belki bir kortej içinde yürüyorlar belki de bir polis barikatının karşısında ve birazdan onu yıkacaklar. Bu kalabalığın içerisinde sözünü, mekanını, hareketini kendi iradesiyle belirlemiş bir toplam var. Tahmin ediyorsunuz evet, buna gençliğin politik özneliği diyoruz. Bu yarattığımız sahne belki oldukça karikatürize ama gençliğin kendi iradesiyle yarattığı bir siyasi mekân tasviriydi.

Peki bu hareket, düzeni ve programı önceden belirlenmiş başka bir mekâna yönlendirildiğinde ne olur? Hareket kendi yaratmadığı, kendi toplumsallığıyla oluşmamış bir mekâna sıkıştırıldığında hala politik bir özne olabilir mi? Tüm enerjisini arkasına almış bir öğrenci hareketi, bir politik özne kendi yarattığı mekândan çekilip şarkılarla türkülerle bir otobüs tepesinden bağıran siyasi figürlerle yaratılmış bir mekânda özneliğini ne kadar koruyabilir ki? Saraçhane örneğinden bahsettiğimi anlamayan kalmadıysa devam ediyorum. Tüm enerjisiyle taze bir siyaset üreten gençlik hareketi miting alanlarında onlara “yol gösteren abilerini” dinlemek zorunda bırakılmıştı.

Şimdi bir de bu sahneyi inceleyelim: Büyük bir meydandayız, meydanın bir kenarına büyük bir otobüs çekilmiş. Meydandaki herkesin yüzü buraya dönük. Ellerde pankartlar veya ağızlarda bağırılan ortak bir slogan yok. Bahsettiğimiz otobüsün üzerinde birileri var, saatleri belli bir programa bağlı olarak birileri mikrofonu eline alıyor ve hiçbir sesin bastıramayacağı devasa ses sistemleriyle kendi siyasetini anlatmaya başlıyor. Bu kişi yukarıda ve kitleden uzak. Öte yandan o kitleye her şeyi söyleyebilirken ne kitlede söylenebilecek ortak bir söz var ne de bir şey söylemek isteseler bile seslerini duyurma imkanları. Basit bir etken ve edilgen ikiliği. Bu ortamda hangi hareket özneleşebilir? Hangi özne siyasetini gerçekleştirebilir?

Bu örneği ilginç kılan bir şey daha var bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu anlattığımız sahne meydanın bir bölümünde yaşanırken daha aşağılarda ama aynı meydanda çok zıt bir hikâye yaşanıyor. Önündeki polis barikatını aşıp Taksim’e yürümek isteyen gençler ve onların karşısında bir ordu boyu polis. Bir arbede yaşanıyor. Aynı mekân, iki bambaşka hikâye. Görüldüğü üzere mekân, onu üretenle birlikte değişiyor. Aynı meydanda karşı karşıya gelen, eylemin nasıl devam edeceğini belirlemeye çalışan iki farklı siyasi irade.

Hareketin Yerine

Şimdi gelelim bu yazıyı doğuran o iki görüntüye. Basit bir tanımlamayla Mélenchon o görüntüde hareketin yanında dururken Özgür Özel Saraçhane’de hareketin yerine geçmeyi hedefliyor. Benzer durumlara iki farklı siyasetin verdiği iki farklı tepki olarak yorumlamıştık en başta da. Buradan çok da çıkmayacağız.

Düzen siyaseti açısından sokaktaki gençlik hem ihtiyaç duyulan bir güç hem de denetim altında tutulması gereken bir ihtimaldir. Kalabalığıyla güç verir, cesaretiyle siyasetin sınırlarını zorlar ama politik bir özne haline gelmeye başladığında artık kontrol altına alınması gereken bir tehlikeye dönüşmüştür. Gençlik hareketinin devrimci potansiyeli düzen siyasetini ürkütür. Bu noktada düzen siyaseti gençlik hareketinin, o akıntının önünde bir baraj inşa etmeye başlar. Düzen siyasetine göre gençlik yalnızca akıntısının kuvvetinin kullanılabileceği bir enerji kaynağıdır. 19 Mart’taki Saraçhane mitinglerinde gençlere doğru olanı gösteren, onları hizaya getiren dil ve mekân en yalın haliyle bu barajın kendisidir. Düzeni gençliğin enerjisi değiştirebilir, yani düzen siyaseti her zaman gençlik önünde bu barajları inşa etmeye devam edecektir. Makbul olan enerjisini koruyan, ama bu barajların ardında kalan bir gençliktir.

Oysa mücadeleye katılmak tam da bu bekleme halinden çıkmaktır. Kampüste boykot örgütlemek, sokakta yan yana gelmek, direnmek, örgütlenmek gençliği yeniden bir özne haline getirir. Kendi gücünü tanıyan hareket, taleplerini kendisine sunulan seçeneklerle sınırlandırmak zorunda değildir. Düzen muhalefetinin çizdiği sınır, gençliğin mücadelesinin sınırı olamaz. Gençliğin eylemini kendi takvimine bağlayan, iradesini kendi kürsüsüne tabi kılan siyasetle hesaplaşmak bu mücadelenin parçasıdır. Meydanları dolduranların gücüyle siyaset yapıp o gücün sahiplerini dinleyici koltuğuna oturtmaya çalışanlara karşı, gençliğin kendi sözünü ve örgütlü iradesini büyütmesi gerekir. Hareketin geleceği, onun adına konuşanların kürsüsünde değil, onu yaratanların mücadelesinde kurulacaktır. Siyaseti hareketin yerine geçmek isteyenler değil, hareket ve hareketin yanında olanlar kuracaktır.

Hareketin Yanında mı? Hareketin Yerine mi?: Eylemin Mekânı ve Mekânın Siyaseti
0:00 / 0:00