Aleviler söz konusu olunca birkaç noktanın altını çizmek gerekiyor. Bunlardan ilki “farklılık” ikincisi “direniş”. İlki devleti ikincisi siyaseti ilgilendiren kavramlar.
İlkiyle, yani “farklılık”la başlayalım; devlet içerisindeki yönetici sınıflar, toplumu kendi yörüngelerinde tutmanın bir aracı olarak dini kendi çıkarları lehine kullanmaktan hiç vazgeçmemişlerdir. Ulus devletler öncesinde de bu böyle olagelmiştir, biz son yüzyıllar özelinde altını çizmiş olalım. Aleviler; Selçuklu ve Osmanlı’da Kızılbaş-Bektaşi toplulukları olarak adlandırılırlardı, geçmişte ve günümüzde yönetenlerin oluşturmaya çalıştığı tek dinsel anlayışa karşı güncel olarak 15 milyonluk büyük bir kitleyle farklılıklarını ortaya koymaya devam ediyorlar. Dolayısıyla Aleviler, hâlâ, ulus devletleri yönetenler açısından ciddi bir yönetme sorunu ve “gerilim” alanı teşkil ediyorlar.
Bu nedenle de Alevilik; Cumhuriyetin ilk dönemlerinde (1925-1960) çeşitli şekillerde yasaklanarak, sonrasında (1960-1995) baskı, zor ve katliamlarla yok edilmeye çalışılmış; 1995’ten günümüze ise içerme, tektipleştirme ve devlet denetimine alma yoluyla inançlarının özgün niteliği aşındırılarak devletle uyumlu bir inanç biçimine dönüştürülmeye çalışılmıştır.
İkinci olarak “direniş” kavramına bakarsak, tarihsel olarak baskıya, zulme boyun eğmeme ve farklılıklarına sahip çıkarak gerektiğinde yönetenlere başkaldırabilme geleneği, Aleviler için her dönemde öne çıkmıştır. Geçmişi bir kenara bırakırsak, Cumhuriyetin ilk yıllarında yasaklı olan Aleviler, çok partili sistemle birlikte Demokrat partiye meyletmiş ancak 60’lı yıllara gelindiğinde sol-sosyalist düşünceyle (özellikle de en başlarda Türkiye İşçi Partisi ile) birlikte görünür olmuş, yönetenlere karşı direnişin ön saflarına katılmıştır. Bu direngen karakterin bedelini de her daim ciddi katliamlarla karşı karşıya kalarak ödemişlerdir. Son 30 yıl içinde ise dernekler, cemevleri ve federasyonlar kurarak kimliklerini kazanmış, örgütlenmiş ve siyasette de yer almaya başlamışlardır.
Devlet Müdahalesi
Yönetici erkin yüzyıllara yayılan baskısını bir kenara bırakırsak, son yarım yüzyıla odaklandığımızda, Aleviliğin denetim altına alınmasına yönelik ilk kapsamlı müdahale devlet tarafından Cem Vakfının kurdurulmuş olmasıdır. 90’ların ilk yarısında Sivas ve Gazi katliamları sürecinde Aleviler artık ciddi örgütlenmelere ulaşmış, kendilerini ifade edecek kurumsal yapılar ortaya çıkartmış ve devletle muhataplık kuracak oluşumlar içerisinde olmuşlardır. Bunlardan en önemlisi Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi kuruluş sürecidir. Ancak bu örgütlülük hedef alınmış, devletin denetiminde bir Alevilik inşa amacıyla bizzat devlet eliyle Cem Vakfı kurulmuştur.
Alevi kurumsal örgütlenmelerinin ciddi bir toplumsallığa ulaşması, Cemevi yer işgalleri, zorunlu din dersine karşı eylemler, Madımak otelinin utanç müzesine dönüştürülme mücadelesi, diyanet işleri başkanlığının kapatılmasına dönük faaliyetler ve Cemevlerinin inanç merkezi olarak tanınması talepleriyle eşit yurttaşlık mücadelesinin milyonluk mitinglerle ortaya konması sonucunda Alevi Çalıştayları yapılmış ve devlet nezdinde görüşmeler yapılmış, raporlar hazırlanmıştır.
Bu raporlarda devlet, Alevi toplumunun ne istediğini görmüş ve tespit etmiş, ancak burada somutlaşan talepleri hayata geçirmekten bilinçli bir şekilde imtina etmiştir. Çünkü devletin dini “‘Sünni’ İslam”dır ve buna zeval getirecek bir farklılık, kabul edilemez görülmektedir. Alevilerin en önemli talebi olan Cemevlerinin inanç merkezi olarak tanınması meselesi, Diyanet İşleri nazarında kabul edilemez, hatta teklif dahi edilemez bir husus olarak belirmektedir. Bu anlamıyla kendi içlerinde tutarlı oldukları söylenebilir, zira aksi takdirde ‘burası hangi inancın inanç merkezi?’ sorusu karşılarına çıkacak ve en başından beri belirttiğimiz üzere Aleviliği, kendi inanç sistemleri çerçevesinde, farklı bir inanç olarak kabul etmelerinin mümkün olmayışı kendini dayatacaktır. Devletin bu anlayışta ısrar etmesi ve tüm süreci Alevileri kontrol etme girişimleriyle yürütmesi, bu doğrultuda düzenlediği çalıştaylar süreci, gelinen noktada tıkanmış durumdadır.
Alevi kurumlarının Cemevlerine yasal statü ve eşit yurttaşlık mücadelesi büyüyerek devam etmiş, AB Uyum Yasaları kapsamında açılan davalar sonucunda iktidarı bu konuda adım atmaya zorlamış ve bu adım farklı bir çerçevede gelmiştir. 9 Kasım 2022 tarihinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Kültür Bakanlığına bağlı Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulmuştur. Yazının başında bahsettiğim Alevilerin devlete entegre edilmesine dönük en kapsamlı hamle bu olmuştur. Alevi kurumlarının bir çoğu bu kuruma karşı çıkarak devletin, Aleviliği temsil ve tanım konusunda bir kalıba sokmasına itiraz etmişlerdir. Bu süreçte bazı Alevi kurumları bu başkanlıkla birlikte çalışmaya başlamıştır.
Siyasi Müdahale
Yine bu süreci de 90’larla başlatmak yeterli olacaktır. Katliamlar ve yok etmeler sürecinde Aleviler, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde kitlesel bir yer tuttular. Dernekler ve Federasyonlarla bu süreçte kendilerini varettiler. Sol sosyalist örgütlerde mücadele ve temsiliyet arayışıyla ciddi örgütlülük deneyimleri yarattılar. Sistem bu süreçte Alevi hareketinin düzen açısından daha tehlikesiz bir temsiliyete kavuşması ve düzen içinde kalması için özel politikalar geliştirildi.
Milyonluk mitingler ve Gezi süreci sonrası HDP’nin tüm toplumsal kesimleri meclise taşıma hamlesi ile Alevi kurumları arasındaki ilişki gelişmiş ve bu kurumlarda toplumsal mücadelenin önünde yer alan kişiler milletvekili olarak meclise taşınmıştır. Yine araştırmalara göre yakın zaman içerisinde Türkiye İşçi Partisi bir milyon oyunun %30’luk kısmını Alevilerden almış, yerel seçimlerde Samandağ ve Hacıbektaş ilçelerinde ciddi oy alarak Belediye Başkanlığı ve Meclis çoğunluğu kazanmıştır.
Çerçeve Yasa ve Aleviler
Yeni çözüm sürecinin geldiği aşamada silah bırakmayı temel alan yasanın mecliste oylanması sürecinde bir kafa karışıklığı vardı. “Bu yasa ile demokrasi gelecek mi gelmeyecek mi?” sorusunun cevap bulacağı beklentisiyle tartışmalar yapıldı. Ben bu tartışmaların, meseleyi yasanın içeriğinden uzaklaştırmaya yaradığı düşüncesindeyim.
Yasa; silah bırakmayı, silahsız çatışmasız bir biçimde siyasete katılmayı belirli şartlar ve koşullar çerçevesinde masaya getirdi. Hala bir çok konuda tartışmaya açık bulunan, içeriği bilinmeyen ve çeşitli sebeplerle araştırılmayan bir başlıkta, şerhler düşülerek yasaya evet denmesi çok ciddi bir tartışma konusu oldu.
Alevi kurumları ve Alevi toplumu silahların susması ve barış talebinin destekçisi olarak yıllardır mücadele vermişlerdir. Bu anlamıyla silahların susmasına evet derken, barış ve demokrasiyi herkes için talep etmektedirler. Demokrasi, özgürlük ve eşit yurttaşlık hala bizim mücadele konularımız olup, bu başlıklarda değişen bir şey olmadığı çok açıktır. AKP ve Saray rejimi değişmediği sürece de bu başlıklarda bir adım bile ileri gideceğimizi sanmıyorum.
Yayınlanan Bildirgeye Dair
“Alevi Aydınlar Bildirgesi”nin, Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi arasındaki ittifakın günümüz siyasal süreçlerine referans alınmasının önüne geçmek ve bu tarz çıkışlara dair kaygıyı dile getirmek için hazırlandığı çok açık. Bu konu Aleviler açısından tartışmaya tamamen kapalıdır. Çünkü bu kişilerin adının geçtiği her mesele, Aleviler açısından hafızalardan asla silinmeyecek katliamlarla birlikte anılmaktadır.
Bildirinin içeriğine detaylı baktığımızda ilk dikkate almamız gereken yer, “TBMM’de barış ve kardeşlikten söz edilirken, tarihin kanlı bir sürecini referans gösteren İmralı merkezli açıklamalar ise barışık bir toplum inşasına dair güven ve inandırıcılıktan uzaktır” ibaresidir. Muhatapları tarafından tutanaklarda böyle bir ifadenin geçmediği söylense de geçmiş tarihlerde bu referansın verildiği bilindiğinden, bu bakış açısının tepkiyle karşılanması oldukça normaldir. Yeni olmayan bir değerlendirmeye atıf yapmak elbette ki atıf yapılan konunun hassasiyeti çerçevesinde haklıdır.
Buraya bir nokta koyarak, metindeki TBMM ibaresine odaklanmakta fayda görüyorum. Mayıs 2025 dolaylarında verdiği bir röportajda TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ‘Yavuz & İdris-i Bitlisi’ göndermesi yaptığında, metne bu referansla imza atan bir çok kişinin o dönemde tepki vermemiş olduğunu görüyoruz. “Madem TBMM çatısı altında bir yasa konuşuluyordu; TBMM Başkanının katliamcılar lehine yaptığı açıklamaya karşı bir çift söz neden kurulmadı?” sorusunu sormadan da edemiyoruz.
İkinci olarak metinde geçen; “Suriye’de … gerçekleşen siyasal ittifak, Suriye’deki Alevilerin her türlü temel haklarından yoksun kalmasının ilk adımı olmuştur. Geçmişte IŞİD’le başlayan Alevi katliamlarının Şara yönetiminde de farklı boyutlarda devam etme olasılığı ciddi kaygılar doğurmuştur” ibaresi isabetsizdir. Evvela birinci ve ikinci cümleleri vardığı yer bakımından birbiriyle çelişir durumdadır. Dahası, Suriye’de Baas rejiminin yıkılmasının hemen ardından -henüz bir bir siyasi uzlaşı söz konusu değilken- Şara’nın başa gelmesi sonrasında sistematik olarak Alevi katliamları olmuş, bunlar kimi yerlerde soykırım olarak adlandırılacak düzeye ulaşmıştır. Dolayısıyla, Suriye’de, yakın zamanda vuku bulan bir hadise olarak SDG’nin kendini tasfiye etmesi süreciyle Alevi katliamlarını yanyana getirmenin, asıl faili gizlemek anlamına geldiğini imzacılara hatırlatmak isterim.
Üçüncü olarak; “Alevi kurum ve aydınlarının, Öcalan tarafından arzulanan 21. yüzyıl Yavuz Selim–İdris-i Bitlisi ittifakı önerisine sessiz kalmaları, Alevi toplumunda şaşkınlık ve kaygıya yol açarken, Aleviler adına kurumsal temsiliyetleri de daha fazla sorgulanır hâle getirmiştir.” ifadesi karşımıza çıkmaktadır. Neredeyse 35 yıllık bir sürece yaslanan Alevi kurumsal yapılarını ve aydınlarını itibarsızlaştırmak için bundan daha iyi bir paragraf bulunamazdı sanırım. Alevi kurumlarının hem Yavuz & İdris-i Bitlisi hem de El Nusra katillerine karşı yaptığı açıklamalar ve eylemler ortada dururken, yapılan herhangi bir açıklamada veya verilen herhangi bir tepkide alanda olmayanların bu ifadeleri kaleme almasından nasıl bir anlam çıkarılmalı bilemiyoruz; ancak bildirgenin bu anlamıyla sorgulanması gerektiği muhakkaktır.
Ayrıca; bildirgede beğenilmeyen veya hatalı bulunan noktaların siyasiler tarafından kabul edilmeyen yanları olabilir. Bu anlamıyla makul bir eleştiri yapma hakkı mutlaka olacaktır. Ancak bu demek değildir ki metni imzalayanlara hakarete varan sözler edilebilsin; bu sözleri kullanırken de geçmişte kurum başkanlığı yapmış kişilerin kurumsal kimliklerine de söz söylenen bir noktaya varılsın.
Önümüzdeki süreç, boşluklar, olanaklar
Ortadoğu, Türkiye ve Suriye’de yaşanan değişimler ve bu değişimler sonucunda açığa çıkacak boşluklar olacaktır. Kürt hareketinin silah bırakması ve devletle girilen süreç bu boşlukların derin çukurlara dönüşmesine yol açabilir. Aleviler içerisinde AKP-Saray politikalarına mevcut karşı duruşun, Kürt hareketinin devletle yürüttüğü siyasal süreçlere yönelik eleştirel bir tutumu da beraberinde getirme olasılığı oldukça yüksektir.
Alevilerin Saray karşıtı tutumlarının; hem barış umuduyla izlenen çözüm süreci diye tarif edilen bu sürece karşı pozisyon almayı seçen milliyetçi cenahta hem de bu sürece karşı olan ulusalcı kesimlerde iştah kabarmasına sebep olması çok normaldir. Alevilerle Kürtleri karşı karşıya getirerek buradan milliyetçi-ulusalcı bir damar yakalayıp bunu büyütme derdindeki çeşitli kesimlerin, tüm bunların yaşanmasına yol açan sistemin belirli kanatları, aparatları olabileceğine de dikkat etmek gerekmektedir.
Ortadoğu’da ve Türkiye’de her türden gerici politikanın karşısında duracak, yeni Osmanlı hayallerine karşı direnişleri asla bitmeyecek olan Alevilerin, eşit yurttaşlık mücadelesini de her şartta verecekleri açıktır. Son kertede Aleviler laiklik, demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin büyük bir toplumsal kesimini oluşturmaya devam edeceklerdir. Bu toplumsal kesimin eşitlik ve özgürlük söylemleriyle birlikte yol yürümesi geleceğimizin teminat altına alınması anlamına gelmektedir.
Son söz olarak: emek ve eşit yurttaşlık birlikte kazanacaktır. Biz kazanacağız.




