İnsanlar ancak birlikte davranarak sonuç alabileceklerini gördüklerinde değişir. Toplum ancak kendi eyleminin değerini hissettiğinde siyasallaşır. Bugün Türkiye’de en acil ihtiyaç budur: temsil edilen bir halktan, kendi kaderine müdahale eden bir halka geçiş.
Türkiye’de son yaşananlar, ilk bakışta CHP’nin iç krizine, mahkeme kararlarına, kurultay tartışmalarına ve liderlik hesaplaşmasına sıkışmış gibi görünebilir. Oysa mesele bundan çok daha derin. Bugün sarsılan şey, bir partinin yönetim düzeninden ibaret değil; toplumu uzun yıllar boyunca temsil, seçim, hukuk ve kurum dili içinde tutan bütün bir siyasal anlayışın sınırına gelmiş olmasıdır.
Bu sınırın görünür hâle gelmesi tesadüf değil. Devlet, toplumun öfkesini uzun süre iki kanala sıkıştırmayı başardı: Sandık ve bekleyiş. İnsanlara siyasal özne olmanın değil, doğru zamanı bekleyen seçmenler olmanın daha güvenli olduğu öğretildi. Örgütlenmenin yerini kampanya, mücadelenin yerini itiraz dilekçesi, siyasal iradenin yerini aday beklentisi aldı. Böylece toplum hareket ettiğini sandığı anlarda bile çoğu zaman kendisi adına konuşan kurumların gölgesinde kaldı.
CHP bu düzenin en önemli taşıyıcılarından biriydi. Cumhuriyetçi-devletçi siyaset, toplumsal enerjiyi doğrudan örgütlemekten çok onu denetimli bir temsil alanında tutma becerisiyle var oldu. Geniş kitlelerin hoşnutsuzluğu, devletle açık bir karşılaşmaya dönüşmeden, parlamenter mekanizmaların içinde soğuruldu. Bu nedenle CHP yalnızca muhalefet eden bir parti değildi; aynı zamanda muhalefetin hangi sınırlarda kalacağını belirleyen tarihsel bir biçimdi.
Bugün bu biçim çatlıyor. Çünkü iktidar artık eski denge mekanizmalarına eskisi kadar ihtiyaç duymuyor. Seçimle sınanabilir, hukukla frenlenebilir, kurumlarla dengelenebilir bir iktidar modeli çoktan geride kaldı. Yeni rejim, siyaseti rakipleriyle müzakere ederek değil, onları hukukî ve idarî araçlarla yeniden biçimlendirerek yürütüyor. Muhalefet alanını tamamen yok etmiyor; onu kendi işleyişine uygun hâle getirmeye çalışıyor. Asıl tehlike de burada başlıyor.
Temsilin konforu
Türkiye’de muhalif kesimlerin önemli bir kısmı uzun süre siyaseti “temsilde toparlanma” olarak düşündü. Yeterince geniş bir seçim ittifakı kurulursa, doğru aday bulunursa, hukuk devleti vaadi güçlü biçimde anlatılırsa, otoriterleşmenin geri çevrilebileceğine inanıldı. Bu düşünce tamamen temelsiz değildi; toplumsal öfkenin biriktiği, iktidarın yıprandığı, yerel seçimlerde ciddi kırılmaların yaşandığı dönemlerde gerçek bir karşılık da buldu.
Fakat burada büyük bir eksik vardı. Seçmen davranışıyla örgütlü halk hareketi aynı şey değildir. Sandıkta ortaya çıkan memnuniyetsizlik, kendiliğinden kalıcı bir siyasal güce dönüşmez. Bunun için mahallede, işyerinde, okulda, sendikada, dernekte, sokakta kurulan süreklilik gerekir. Türkiye muhalefeti ise bu sürekliliği çoğu zaman seçim takvimine havale etti. Seçim geceleri çok şey beklendi; seçimler arasında ise toplumun dağınıklığı kader gibi kabullenildi.
Bu durum yalnız CHP’ye özgü değil. Sosyalist solun geniş bir bölümü de siyasal ufkunu hukukî meşruiyet alanının içine hapsetti. Elbette hukuk önemlidir; keyfiliğe karşı mücadele vazgeçilmezdir. Ama hukuk, arkasında örgütlü bir toplumsal güç yoksa, çoğu zaman iktidarın yorumuna açık bir metne dönüşür. Mahkeme salonunda kazanılacağı sanılan birçok mevzi, sokakta ve gündelik hayatta korunmadığı için kolayca kaybedilir.
19 Mart sonrasında görülen tablo da bunu hatırlattı. Toplumda öfke vardı, gençlerde hareketlenme vardı, büyük kentlerde biriken bir itiraz vardı. Fakat bu enerjiyi süreklileştirecek, 1 Mayıs’a, işçi direnişlerine, öğrenci hareketine, yoksulluğa, barınma krizine, kadın mücadelesine bağlayacak bir siyasal akıl yeterince güçlü değildi. Hareketin kendisi vardı; ama onu tarihsel bir hatta yerleştirecek örgütlü irade zayıftı.
Devletin yeni ihtiyacı
Bugünkü rejimi yalnızca baskı, yasak ve mahkeme kararları üzerinden okumak eksik kalır. Devlet, sadece zor aygıtlarıyla hareket etmez; toplumun neyi mümkün sayacağını da belirlemeye çalışır. İnsanlar yalnız korktukları için geri çekilmez. Bazen birlikte davranınca sonuç alabileceklerine inanmadıkları için de susarlar. Türkiye’de asıl büyük çözülme bu inanç kaybında ortaya çıkıyor.
Yeni devlet biçimi, dağınık ve güvencesiz bir toplumu yönetmeye göre şekillendi. Ekonomik kriz derinleşirken, gelir adaletsizliği büyürken, sermaye daha merkezî karar mekanizmaları isterken, devlet de daha sert ve müdahaleci bir karakter kazandı. İçeride itirazı parçalamak, dışarıda bölgesel güç olarak hareket etmek, güvenlik siyasetini gündelik hayatın dili haline getirmek bu yeni düzenin temel özellikleri hâline geldi.
Bu koşullarda eski cumhuriyetçi denge siyaseti yetersiz kalıyor. Çünkü o siyaset, devletin tarafsızlaşabileceği, kurumların yeniden normale dönebileceği, merkezde makul bir aklın yeniden kurulabileceği varsayımına dayanıyordu. Oysa bugün karşımızda “bozulmuş kurumlar” değil, bilinçli biçimde dönüştürülmüş bir iktidar mimarisi var. Bu mimari, muhalefeti de kendi düzeninin parçası hâline getirmek istiyor.
Tam da bu yüzden CHP krizi, yalnızca CHP’lilerin meselesi değildir. Bu kriz, Türkiye’de siyasetin nasıl yapılacağına dair daha büyük bir soruyu önümüze koyuyor: Toplum, kendisini temsil eden kurumların başına gelenleri izleyen bir kitle olarak mı kalacak, yoksa kendi bağımsız siyasal kapasitesini yeniden kurmanın yollarını mı arayacak?
Demokrasi dilinin sınırı
Türkiye’de liberal ve demokrat çevrelerin önemli bir bölümü uzun süre “alan genişledikçe siyaset gelişir” fikrine yaslandı. Hukukî reformlar, seçim güvenliği, yerel yönetimler, Avrupa standartları, anayasal denge gibi başlıklar siyasal mücadelenin ana zemini haline geldi. Bunların hiçbiri önemsiz değildi. Ancak bu dil, toplumsal güç ilişkilerini çoğu zaman ikincil plana itti.
Oysa demokrasi, yalnızca kurallar toplamı değildir. Halk örgütsüzse, emekçiler parçalanmışsa, gençler geleceksizliğe mahkûm edilmişse, kadınlar ve yoksullar siyasal karar süreçlerinin dışında kalıyorsa, kurumların dili boşlukta yankılanır. Temsil genişliyor gibi görünürken gerçek siyasal kapasite daralabilir. Türkiye’nin son yıllardaki deneyimi biraz da bunu gösterdi.
Kürt siyasetiyle kurulan ilişki de bu açıdan ayrıca tartışılmalı. Kürt meselesi çoğu zaman dar bir hak ve demokratikleşme başlığına sıkıştırıldı. Oysa bu mesele, devlet biçimiyle, sınıf ilişkileriyle, bölgesel savaş politikalarıyla ve emperyalist müdahalelerle birlikte düşünülmeden kavranamaz. Hak mücadelesi elbette vazgeçilmezdir; fakat onu toplumsal dönüşümden kopardığınızda, en radikal görünen söylemler bile sistem içi pazarlıkların sınırına çekilebilir.
Bugün Türkiye’de hem cumhuriyetçi çizginin hem de demokrasi merkezli muhalefetin önünde aynı duvar var: Toplumu seyirci olmaktan çıkaracak bağımsız bir siyasal hat kurulamıyor. Bütün hesap, devlet içindeki bir kırılmaya, seçim takvimindeki bir fırsata, liderler arasındaki bir dengeye, mahkemeden dönecek bir karara bağlandığında, halkın kendi gücüne duyduğu güven zayıflıyor.
Yeniden siyasallaşmak
Buradan çıkış, kolay ve hızlı olmayacak. Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor: Türkiye’de muhalefetin krizi, yalnızca liderlik krizi değildir. Daha derinde örgütlenme krizi, sınıf krizi, temsil krizi ve ufuk krizi var. İnsanlar öfkeli ama dağınık; haklı ama yalnız; kalabalık ama örgütsüz. Bu tabloyu değiştirmeden herhangi bir seçim başarısı bile kırılgan kalır.
Siyaseti yeniden kurmak, halkı yalnızca sandığa çağırmakla olmaz. İşyerlerinde güvencesizliğe karşı, üniversitelerde geleceksizliğe karşı, mahallelerde yoksulluğa karşı, kentlerde yağmaya karşı, kadınların yaşam hakkı için, emeklilerin ve işçilerin insanca yaşama talebi için kalıcı bağlar kurmak gerekir. Siyaset, ancak gündelik hayatın gerçek çatışmalarına değdiğinde yeniden canlı bir şey hâline gelir.
Bu aynı zamanda devlet fikriyle de hesaplaşmayı gerektirir. Devleti tarafsız bir hakem gibi gören, onun “aslına dönmesini” bekleyen anlayış artık ikna edici değil. Devlet, sınıflar üstü bir düzenleyici değil; belirli güç ilişkilerinin yoğunlaştığı bir alandır. Bu alanın karşısına yalnızca ahlâkî itirazla çıkılamaz. Örgütlü güç, süreklilik ve cesaret gerekir.
Dolayısıyla bugün asıl mesele CHP’nin ne olacağı sorusundan daha büyüktür. Elbette CHP’deki gelişmeler Türkiye siyasetinin yönünü etkileyecek. Fakat bütün gelecek bu partinin iç dengesine, mahkeme süreçlerine ya da liderlik mücadelesine bağlanırsa, aynı çıkmaz yeniden üretilir. Toplumun siyasete dönüşü, bir partinin kurtuluşundan daha geniş bir meseledir.
Türkiye’de gerçek siyasal alan uzun süredir boş bırakıldı. Bu boşluğu devlet doldurdu. Şimdi yapılması gereken, o alanı yeniden açmaktır. Bunun yolu da korkuyu küçümsemeyen ama ona teslim olmayan, hukuku önemseyen ama kendini mahkeme koridorlarına hapsetmeyen, seçimi ciddiye alan ama halkın gücünü sandık gününe ertelemeyen bir siyasal çizgiden geçiyor.
Çünkü insanlar ancak birlikte davranarak sonuç alabileceklerini gördüklerinde değişir. Toplum ancak kendi eyleminin değerini hissettiğinde siyasallaşır. Bugün Türkiye’de en acil ihtiyaç budur: temsil edilen bir halktan, kendi kaderine müdahale eden bir halka geçiş. Bu geçiş başlamadan, her kriz yeni bir mahkeme kararıyla, her öfke yeni bir seçim beklentisiyle, her umut yeni bir lider figürüyle tükenmeye devam eder.




