Bu yazıya bir kişisel deneyim ve tanıklığımı aktararak başlamak istiyorum. Bir süre önce bir gazete benden Fatih Altaylı’nın tutuklanması, alternatif medyanın baskı altına alınması, internet gazeteciliğinin iktidarın hedefi haline gelmesi üzerine bir yazı istedi. Yazıyı; “iktidarın otriter niteliği ve gazeteciler üzerinde kurduğu baskı” temelindeki bilindik bir çerçeve içinde değil, bu baskıyı mümkün kılan yapısal koşulları da göz önüne alan ve gözaltına alınan Altaylı’yı da geçmiş dönemlerdeki konumu üzerinden eleştiriye tabi tutarak kaleme aldım ve gönderdim.[i] Ancak sonrasında yazdığım yazının bu yazıyı benden isteyenlerin beklentilerini pek karşılamadığını anladım. Zira ben yalnızca bir gazetecinin tutuklanmasına itiraz etmiyordum. Aynı zamanda, söz konusu gazetecinin yıllarca ana akım medyada kurduğu iktidar ilişkilerini, katkı sunduğu sansür düzenini ve gazeteciliğin bugünkü itibar kaybındaki sorumluluğunu da dile getiriyordum ve geçmişteki bu marifetleriyle ilgili bir özeleştiri yapmadan kendini demokrat olarak sunmasına fırsat vermemek gerektiğini dile getiriyordum. Benim için mesele hiçbir zaman Fatih Altaylı’nın ya da herhangi bir gazetecinin kişiliği ya da politik tercihi olmadı. Mesele şuydu: Gazeteci dahil kamusal tanınırlığı, toplumsal alanda politik ya da entelektüel iddiası olan herhangi birisinin özgürlüğünü savunmak, onu eleştiriden ve sorgulamaktan muaf tutmak anlamına gelmez.
Altını çizmek isterim: Gazete benim tek taraflı olarak gönderdiğim yazıyı değil, benden özellikle talep ettikleri yazıyı yayınlamayı reddetti. Gerekçe kısaydı: “Bir meslektaşımız cezaevindeyken bunları yazmayı etik bulmadık.” İşte tam o anda anladım ki, Türkiye’de en kolay istismar edilen kavramlardan birisi de “etik”ti, ve etik, ilkelerin en çok askıya alındığı yerde dolaşıyordu. Herkes “etik” gerekçelerle tam da etik nosyonuna içkin “eleştiri”yi askıya alıyordu ve böylece dayanışma adı altında eleştiri rahatlıkla ertelenebiliyordu. “Meslek ahlakı” deniyordu ve fakat beklenen, “zamanı gelene kadar” susmaktı. Oysa ben tam tersini düşünüyorum. İlkeler rahat zamanların kenar süsü değildir. İlkeler, tam da dostlarımız, dayanışma içinde olmamız gereken kişiler hakkında konuşurken anlam kazanır. Yaygın tabirle “kendi mahallene” doğruları söyleyemiyorsan, başkasının mahallesine söylediğin doğruların da ahlaki bir ağırlığı kalmaz. Zira hakiki etik duruşa göre hakikatin en büyük düşmanı sansür değil, sadakattir. Foucault’nun da dile getirdiği gibi “doğruyu söyleme oyunu/parrhessia”nın sadakat gösterdiği yegâne şey hakikattir ve bu hakikat de ancak cesaretle dile getirildiği zaman anlam kazanır. Hakikati zedeleyen, örseleyen sadece otoriter yönetimler, baskıcı iktidarlar değil, bizatihi çok sevdiğiniz, meftun olduğunuz, kaşına-gözüne ya da belagatine, politik tercihine hayran olduğunuz ve desteklediğiniz arkadaşınıza duyduğunuz sadakat de olabilir.
Gerçeğe karşı sadakat
Bugün CHP İstanbul İl Başkanlığı’ndaki “figüran” haberi[ii] etrafında koparılan fırtınaya bakarken aklıma ilk gelen şey bu oldu. Her şeyden önce böylesi bir haberciliğin çok kıymetli olduğunu söylemek gerekir. Doğrudan olayın içinde yer alarak, haberin konusu da olabilmeyi başararak yapılan bu tarz bir habercilikte ne ahlaken ne de hukuken herhangi bir sakınca vardır. Haberin öznelerinin itirazları, şikayetleri, hedef göstermeleri, haberi yapan muhabiri ahlaken yargılama çabaları beyhudedir.
Haberin ardından gelen tepkiler hep bildiğimiz, ezbere tepkilerdi. Böylece haber konuşulmadı, gazeteci konuşuldu. Belgeler tartışılmadı, haberi yapan kişinin ve haberi yayınlayan Birgün Gazetesinin niyetleri tartışıldı. Gerçek araştırılmadı, sadakat test edildi. Misal gazeteciye şu sorulmadı: “Yazdığın doğru mu?” Onun yerine şu soruldu: “Bunu neden şimdi yazdın?” İşte Türkiye’de ana akımıyla, iktidar destekçisiyle iktidar destekçisi olmayanıyla gazeteciliğin içine düştüğü çukur tam da burası. Hakikatin yerini zamanlama, belgenin, tanıklığın ve olgusal gerçekliğin yerini niyet okuması, gazeteciliğin yerini ise siyasal sadakat alıyor.
Hakikat kişilerin ve siyasi hareketlerin selameti için yangında ilk olarak gözden çıkarılabilecek, batmakta olan gemiden ilk atılabilecek bir yük olarak görülüyor. İktidardayken eleştirel haber tehdit olarak algılanıyor, muhalefetteyken ise özgürlük talebine dönüşüyor haber. Ama eleştirel gazetecilik bir gün kendi kapılarını çaldığında aynı cümle yeniden kuruluyor: “Şimdi sırası mı?” Hayır, tam da sırası.
Çünkü gazetecilik tam da rahatımızı bozduğu ölçüde gazeteciliktir. Hoşumuza giden haberleri yayımlamak gazetecilik değildir. Hoşumuza gitmeyen doğruların da kamusal dolaşıma girebilmesini savunabilmektir. Basın özgürlüğü, rakibimizin konuşma hakkını savunurken değil, kendi mahallemizi rahatsız eden haberi de savunabildiğimiz anda başlar.
Gazeteciler, muhalefet ve iktidar
Türkiye’de yıllardır gazetecilik mesleği yanlış bir yerden tartışılıyor. Gazetecinin görevinin “muhalif olmak” olduğu söyleniyor. Bir kere şu “muhalif gazeteci” ifadesinden kurtulmamız gerekiyor. Gazeteci evet muhaliftir, ama tahakkümün öznesi olan her türlü iktidar odağına muhaliftir. Gazetecinin görevi siyaseten muhalefet yapmak değildir. Muhalefet, siyasal partilerin işidir. Gazetecinin görevi iktidarın bulunduğu yere bakmaktır. Bu devlet olur muhalefet partileri olur, sermaye olur, üniversite olur, sendika olur, platform şirketleri olur, enerji şirketleri olur, kısacası iktidarın ve iktidar ilişkilerinin dolaştığı her yer gazetecinin muhalefetinin hedefi olabilir. Gazeteci bunu muhalefet etmek adına yapmaz üstelik, halkı gerçeklerden haberdar etme görevi nedeniyle yapar. Gazetecinin sebebi hilkati halkı bilgilendirmektir; bazı iktidar çevrelerinin sesi olmak ya da bazı iktidar çevrelerine kast etmek değildir. Elbette gazetecinin açığa çıkardığı bilgiyi bazı iktidar çevreleri varlığına kasıt olarak değerlendirerek gazeteciye bilenebilir ve her zaman olduğu gibi buna karşılık gazetecinin varlığına kast edebilir. Bunun yığınla örneği var Türkiye ve dünya tarihinde. Ancak gazeteci, sevdiği ya da gönül verdiği bir siyasetçi zor duruma düşmesin diye haber saklamaz, gerçeği halktan gizlemez. Böyle olduğu zaman bu gazetecilik değil, halkla ilişkiler faaliyeti haline gelir. Gazeteci beğendiği bir siyasetçinin itibarı zedelenir ya da politik kariyeri riske girer, ya da haydi diyelim “tam da iktidarı devirecek tarihsel fırsat varken bu fırsatı riske atmayalım” diye o siyasetçiyle ilgili bir gerçeği halktan saklarsa artık o gazeteciyle siyasetçi arasındaki ilişki “gazeteci-haber kaynağı ilişkisi” olmaktan çıkar, siyasetçi-danışman boyutuna evrilir. Gazeteci hiçbir siyasetçinin itibarından ya da politik ikbalinden sorumlu değildir; siyasetçinin itibarı öncelikle kendisine, sonra da danışmanlarına emanettir.
Gazeteci, iktidarın karşısında durduğu için değil; iktidarın olduğu hiçbir yeri dokunulmaz saymadığı için gazetecidir. Tam da bu nedenle tekrar altını çizelim ki, gazetecinin sadakati ne iktidaradır ne muhalefete. Gazetecinin sadakati hakikatedir, hakikatin ise “yandaşı” olmaz, olsa olsa düşmanları olur. Ne var ki bugün hakikati baskılayan tek mekanizma otoriter yönetimlerin siyasal stratejileri, kolluk ve hukuk silahını fütursuzca kullanması, devleti hukuk ilkeleriyle değil kanun silahıyla kuşandırması ve toplumu ve özellikle muhalif kesimleri etkisiz ve suskun hale getirmesi değildir. CHP’ye “mutlak butlan” yoluyla atanan yeni yönetimin iktidarın büyük baskı mekanizmasının sadece küçük bir dişlisi olduğunun ve bu dişlinin miadı dolunca hurdaya ayrılacağının herkes farkında. Ne var ki, medya, demokrasi ve demokratik cumhuriyet ilkelerini tehdit eden mekanizma üstelik de küresel düzlemde daha da derinlerde yatıyor ve bu mekanizmayı otoriter yönetimler maharetle kullanıyor. Belki de artık gazeteciliğin krizini tek başına siyasal baskıyla açıklamak kolaycılıktır. İktidarlar, özellikle de baskıcı iktidarlar zaten en iyi bildiğini yapacak ve hakikati boğarak, toplumsal algıyı ve buna bağlı olarak hegemonik performansını arttırmayı düşünecektir. Hegemonya hepimizin bildiği gibi tek başına rızaya dayanmaz, rızanın üretilemediği zamanlarda zor devreye girer. Rızadan çok zorun hüküm sürdüğü tarihsel zamanlardan geçtiğimizi ise sanırım hiç kimse inkâr etmeyecektir.
Hakikat, siyaset ve piyasa
Günümüzde, hakikati kuşatanın yalnızca siyaset olmadığını, siyasete piyasa koşullarının da eşlik ettiğini unutmamamız gerekir. Bu kuşkusuz haberin serbest piyasa koşullarında diğer metalar gibi alınıp satılabilir bir mal haline geldiği ve buna da haberin iletildiği araç içerisine reklamın da nüfuz etmesinin eşlik ettiği tarihsel koşullar içinde gerçekleşti. Bu koşullar altında gazeteler sadece halka haber ileten kuruluşlar olmaktan çıkıp, halkın ilgisini reklam verenlere satan ticari “şirketler” haline geldi. Gazetecilik bir mesleki alan olarak bu piyasa koşulları içinde, kendine profesyonel ilkeler icat ederek alanını korumaya ve mesleki sınırlarını siyaset başta olmak üzere iktidar ilişkileriyle kuşanmış diğer alanlar karşısında çizmeye çalıştı. Ancak artık bu sınırların daha da flulaştığı, bu fluluğun hakikati daha çok zedelediği koşulların içinde hem gazetecilik mesleği hem de yurttaşlar olarak yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Gazeteciliğin halka ortaya çıkarmayı vaat ettiği hakikat artık daha fazla piyasa tarafından ve algoritmalarla “dikkat ekonomisi” tarafından kuşatılmış durumda.
Özellikle Türkiye’de yaklaşık kırk yıldır haber, yurttaşların ortak dünyasını kuran kamusal bir faaliyet olmaktan çıkarılıp satılabilir bir ürüne dönüştürüldü. Az önce dile getirdiğim gibi bunun Anglosakson dünyadaki geçmişi daha da eskilere dayanıyor. Okur yurttaş olmaktan çıktı, müşteriye dönüştü, gazeteler kamusal kurum olmaktan çıktı, markaya dönüştü. Haber ise ortak hakikatin hammaddesi olmaktan çıktı, içerik haline geldi. Tam da bu yüzden bugün yaşadığımız kriz yalnızca medyanın krizi değil, liberal parlamenter demokrasinin uzun zamandır büyüttüğü piyasa aklının da krizidir. Bu ekonomik ve politik koşullar altında sermayenin “özgürlüğü” devasa şekilde büyürken toplumsal taleplerin dile getirilebileceği kamusal zeminlerin alanı olabildiğince küçüldü. Gazetecilik dahil her alanda rekabet büyüdü, toplumsallığı kuran ortak dünya küçüldü. Sonunda haber, yurttaşların birbirini anlayabilmesini sağlayan ortak zemin olmaktan çıktı; siyasal kimliklerin birbirine fırlattığı bir mühimmata dönüştü. Haber ve gazeteler bir zamanlar Benedict Anderson’un bir hayali cemaat olarak “ulusun tahayyül edilmesini” sağlayan bir kurum-anlatı olmaktan çıktı, bizatihi ulusu parçalara bölen bir trol faaliyetinin alanı haline geldi.
Sadece konuşmak değil duyulmak da önemli
Bir zamanlar bize internetin herkesi görünür kılacağı ve böylece demokratik katılımın sınırsız hale geleceği söylenmişti. Bugünse görünürlüğün yeni sahipleri var: Kodlar, platformlar, veri merkezleri. Artık sansür çoğu zaman haberi yasaklamak anlamına gelmiyor, onu görünmez kılıyor. Ben buna toplumsal alanı daraltan, farklılıklar arasındaki geçişkenliği sınırlayan, toplumun bir kesiminin diğer kesimini duyamaz hale getiren, en haklı talepleri dile getirenleri dahi gölgeler altına gömen algoritmik bariyerler diyorum. Çünkü yeni iktidar biçimi, konuşmayı engellemekle yetinmiyor; konuşana izin verip sesini duyulmaz hâle getiriyor. İnsanlar bunu hâlâ ifade özgürlüğü sanıyor, oysa değil. Tek başına konuşabilmek özgürlük olarak görülemez. Kimsenin duymadığı bir söz, kamusal olarak hiç söylenmemiş olabilir. Bu yüzden ifade özgürlüğünü yalnızca devletin müdahale etmemesi üzerinden tanımlamak artık hiç de yeterli değil. Elbette otoriter yönetimlerin ifade özgürlüğünü boğmaya yönelik adli-polisiye yollarla yürüttüğü baskılarla mücadele etmekten geri durmayacağız. Ancak artık mücadeleyi bununla sınırlı tutmak, mücadele hattının gerisinde kalmak anlamına gelir. Asıl mesele, hakikatin kamusal dolaşıma girebilmesidir. İfade özgürlüğü ancak pozitif özgürlük olarak düşünüldüğünde anlam kazanır. Yani yurttaşın yalnızca konuşabilmesi değil; duyulabilmesi, görünür olabilmesi ve ortak dünyaya katılabilmesi, bu ortak dünyanın kurulmasında aktif bir katkısının olmasına olanak sağlanmasıdır esas olan. Gazetecilik tam da bu yüzden ifade özgürlüğünün sonucu değildir, onun önkoşuludur. Gazeteci sadece haber üretmez, ortak bir dünyanın kurulmasını da mümkün kılar.
Biz meseleyi sadece gazetecilik ve gazeteciliğe saldırı gibi anlıyoruz, ancak mesele gazeteciliğin ötesindedir. Mesele uzun zamandır elimizden usul usul kayan cumhuriyeti geri kazanma meselesidir. Çünkü cumhuriyeti herkes sadece bir yönetim biçimi sanıyor. Oysa cumhuriyet, her şeyden önce ortak olana verilen isimdir. Cumhuriyet basitçe bir çoğunluğun (cumhurun) yönetimi değil, eşit yurttaşlığın imkân bulduğu bir ortak dünya tahayyül etmektir. Ortak dünya, ortak sorumluluk, ortak hakikat. Latince res publica tam da bunu anlatır, yani “kamuya ait olan şey”. Uzun zamandır cumhuriyet denilince sadece cumhurun iradesi akla geliyor, cumhuriyetin kamusallık fikri gözden kaçırılıyor. Burada cumhuriyetin ortak olanın siyasal rejimi olduğunu daha sık hatırlatmak-hatırlamak gerekir, zira kamusallık fikri uzun zamandır müşteriye dönüşen yurttaşın da unutulmasına yol açıyor.
Gazetecilik cumhuriyet fikrinin hafızasıdır
Gelelim tekrar gazeteciliğe… Gazetecilik de cumhuriyet fikrine dayanan bu ortak dünyanın hafızasıdır. Gazeteci susturulduğunda yalnızca bir meslek susturulmaz, ortak hafıza susturulur. İşte bu nedenle otoriter yönetimler önce bu ortak hafızayı hedef alır; daha da ileri giderek arşivleri, tarihsel anıtları, hafıza mekânlarını ortadan kaldırır. Hafızayı silmek, ortaklığı, kamu fikrini, birlik duygusunu yok eder ve otoriter yönetimlere sınırsız bir manevra alanı sağlar. Hakikat görünmez hale getirildiğinde yalnızca bir haber kaybolmaz, cumhuriyet biraz daha eksilir. Belki de Baudrillard’ın sözünü ettiği “gerçeğin çölü” tam da budur. Herkesin kendi hakikatini taşıdığı ama kimsenin ortak hakikati savunmadığı, savunmayı aklına dahi getirmediği, aklına getirdiği anda ya korkudan ya da konforundan vazgeçmemek için sustuğu bir çöl…
Bugün bu çölde gazeteciden figüran olması isteniyor, alkışlaması, susması, beklemesi, “sırası değil!” denildiğinde geri çekilmesi. Hayır, gazeteci figüran değildir. Elbette figüranlığı kabul eden, kendine gazeteci diyenler yok değildir. Ancak onlara gazeteci demeyi bırakıp hak ettiği isimle çağırmamız gerekiyor, tıpkı kendine figüran olmayı yediren siyaset aktörlerini bu şekilde çağırmanın tam zamanı olduğu gibi. Çünkü gazeteciden figüran olmasını isteyen siyaset, aslında yurttaştan da figüran olmasını istiyor. Hakikatin olmadığı yerde yurttaş kalmaz, sadece seyirci kalır, kalabalık kalır. Ve kalabalıklar hiçbir zaman cumhuriyet kuramaz. Çünkü cumhuriyet, aynı şeyi düşünen insanların değil; aynı hakikatin peşinden gitmeyi kabul eden insanların rejimidir. Belki de bugün gazetecilerden önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Kendi mahallemizi rahatsız eden doğru bir haberi savunabilecek kadar cumhuriyetçi miyiz? Ya da bir gazeteci tutuklandığında, sesi bir şekilde kısıldığında aslında konu sadece gazeteciyi mi, yoksa doğrudan beni mi ilgilendiriyor?
Bu sorulara dürüstçe yanıt veremiyorsak gerçeğin çölüne çoktan hoş geldik demektir.
[i] Bahse konu yazı başka bir yerde yayınlandı elbette. Ulaşmak için linke tıklayınız: https://corpusdergi.com/2025/muktedirin-catlak-ses-korkusu/ [ii] https://www.birgun.net/haber/kilicdaroglunun-rozet-toreninde-skandal-yuzlerce-figuran-parayla-torene-tasindi-725666 (Erişim tarihi: 29/07/2026).




