ODTÜ’de Bahar Şenlikleri sırasında yaşanan provakasyonun özellikle işlev boyutuna ilişkin çeşitli değerlendirmeler yapıldı, görmüşsünüzdür. [1] Rejimin yeni dönemde olası tüm toplumsal direniş alanlarını “önden hizaya alma” ihtiyacını gören “misyonlu” yatırımlar piyasaya sürülüyor. Bunları faş etmek elbette önemli.
Yine de bu muhakeme silsilesinde en az “provakasyon alarmı” kadar uyanık olmamız gereken başka bir konu var: Provakatif mesaja gösterilecek toplumsal onay hatta teveccüh. Bu soruşturma genellikle ihmal ediliyor. Naif gelecek ama biz sanki halkımıza faşist olmayı pek yakıştıramıyoruz. Faşizm, hep yukarıdan bir yerden, bir işlevle, birileri belli bir amaç doğrultusunda hareket edince tepemize çöken bir şey sanki! Belki de bu nedenle provakasyona uyanığız ama “toplumsallaşan” bir faşizmi bu ayıklıkta göremiyoruz. İfade tuhaf kaçmayacaksa, faşizmin bir kendinde hali, kendiliği, organikliği var demek istiyorum. Tam da bu nedenle kimi faşist kadın yapılarının toplumsal potansiyellerinin küçümsenmesini, “prim vermeme” adına sessizlikle geçiştirilmesini hatalı buluyorum.
Nedir bu potansiyel? Bu potansiyel en başta, “muhalefetin içinden türetilen karşı-öznelikler” olarak öne çıkıyor. Şebnem Oğuz’a kulak verelim:
“(…) feminist harekete karşı kadın kimliği içinden konuşan milliyetçi kadın oluşumlarının öne çıkarılması tesadüf değil. İstiklal Kadın Hareketi benzeri yapılar tam da bu nedenle önem taşıyor. Çünkü burada amaç yalnızca dışarıdan saldırmak değil; muhalif alanın içine benzer bir dil ve görünümle girerek içeriden bölmek, etkisizleştirmek ve meşruiyet krizine sürüklemek. Böylece geç faşizm yalnızca açık baskı yoluyla değil; muhalefetin içinden türetilen karşı-öznelikler aracılığıyla da işliyor.” [2]
Üstelik bu türetilen karşı-öznelikleri ya da nabza atılan sağcı şerbetleri, dünyadaki kimi örneklerinden de bilmek mümkün. Marine Le Pen’in, kadınları İslami gericiliğe karşı savunmak istemesi, Hollanda’da feminizm ve eşcinsel haklarının neo-nazi Gert Wilders’ın yabancı düşmanı kampanyasına bayrak olması hatırlanabilir. Avrupa’da aşırı sağın medeniyet anlatısına “feminist tonlar” serpiştirilmesi, adıyla femonasyonalizm (Sara Farris’in adlandırması) olarak anılmaktadır. Bölgemizde yürütülen emperyalist savaşlarda, kadın hakları söyleminin aparatlaştırılmaya çalışılması da yine zamanın ruhunu yansıtmaktadır.
Kısacası, günümüz faşizminde karşı-öznelikler yaratma başlığının gözde figürlerinden biri feminizmdir. Türkiye örneğinden bakarsak burada bize özgü ideolojik motiflerle, kültürel tutamaklarla ve hatta duygu yapılarıyla bütünleşme görürüz.
Burayı biraz açalım…
Öncelikle elimizdeki, Adorno’dan ilhamla söylersek, kendisini “davanın içinden” duyurmak isteyen bir “nefret kardeşliğidir”. Dava bırakılmayacak, “Jin jiyancılara” günü gösterilecektir. Bu kardeşliğin esasında, küpünü hangi öfkeyle doldurursa doldursun, nefrette yoldaş olmayı bilenin yeri vardır. Yeni Türkiye’nin adaletsiz cangılında fokurdaya fokurdaya kaynasa da taşacak yer bulamayanlar için bir “nefret kardeşliği” önerilmektedir.
Başka temalar da vardır.
Avrupa’daki neo nazi yoldaşlarının mitoloji referanslarını hatırlatır biçimde bizde de “kadim Türk kültüründeki” kadın özgürlüğü, “ata ruhunu yaşatma”, asırlara uzanan birikim ve gücü gösterme gibi motifler öne çıkar. Bu güç vaadi küçümsenmemelidir. Nitekim siyasette bu türden ruh çağırma seanslarının, şimdiyi çoktan kaybetmiş, geleceksiz yığınlara sunduğu teklif muazzam olabilmektedir. Otobüse binecek paran yoktur ama kadim Germen ırkının kaderi senin elindedir. Memlekette okul çocuklarının dörtte biri açlık çekmekte, her gün üç kadın öldürülmektedir ama yine de “acz içinde kıvranan özne” vatana bekçilik yapacaktır! Ruhlar çağırılacak, gotik rüyalar işe koşulacak, mitolojiden medet umulacak ve nihayet “Türklük dehşeti” gösterilecektir!
Bu “nefret kardeşliği” her meselede bir sınır tayinine dayanır. Bazı direnişler, bazı direnişçiler (Yörük kızı) makbuldür. Hatta bazı kadın cinayetleri işaretlenir, öne çıkarılır. Siyasal coğrafyaları takip eden bu işaretlemeler “gerçek bizi” gösterme peşindedir. Böylelikle, ilerleme, Aydınlanma, “Cumhuriyet değerleri”, laiklik dahi bu yeni sınır çizgilerinden iç edilebilecektir. Hem dijital dünyada hem de “karşı özneliklerle” alanlarda çalınmak istenen maya budur.
Peki tüm bunların toplumsal karşılığı nedir? Faşist oluşumlarda “devletin varlığına”, sürecin işlevine fazla odaklandığımızdan bahsetmiştim yazının girişinde. Bir de “devletin belli bir düzeyde yokluğu” konu edilmeli bu soruya bakarken. Toscana şöyle diyor:
“Geç faşizm, siyasallığın modern suretinin, yani vatandaşlığın etno-ırksal ve cinsiyet kimliği eksenlerinden örgütlendiği ve emeğe eklemlendiği ‘ulusal ve sosyal devlet’in yokluğunun/eskimişliğinin toksik bir semptomudur.” (abç) [3]
Demek ki tam da bu yokluğu ikame eden ideolojiler ve onun karşılık bulmasıdır gündemimizdeki. Bu noktada bizim de benzer ruh çağırma seanslarının müşterisi olmamız gerekmiyor. “Eski güzel, laik Türkiye’nin” çağrıla çağrıla geleceği yoktur!
Mücadelemizden alan kapmaya çalışan karşı-öznelikler, faşist kabarmalar bizi geriye çekmemelidir. Kimsenin geri çekildiği yok elbette. Peki öyleyse “faşizm tehdidine” karşı liberal, özgürlükçü değerlerin daha belirgin olduğu bir “ortalamaya” tamam mı demeli? [4]
Mücadelemiz giderek “sosyalist olmadan da kuşkusuz canla başla savunacağımız kimi değerler ve mevzilerden” mürekkep hale geliyorsa aslında bir “ortalamaya” (antifaşist minimum) [5] tamam demiş oluruz. Nedenleri mesele eden radikal siyaset rafa kalkar. Bu da bir geriye çekilmedir…
Peki geriye çekilmeyecek, vasata (ortalamaya) tamam demeyecek ve daha ileriye işaret edeceksek, bu ileri neresidir?
Ben zamanın ruhuna uygun olarak daha fazla radikalizm dışında bir seçenek göremiyorum. Bu radikalizm yalnızca sokağın daha fazla ve cesur biçimde kullanılmasını değil, emek süreçlerinden yaşam alanlarına ve sendikalara uzanan bir toplumsallıkta, feminizmin sosyalizm seçeneğiyle daha fazla buluşturulmasını da içermek zorunda.
Daha fazla örgütlenmek, bağ kurmak, dayanışmak, daha fazla feminizm ve sosyalizm gerek!
[1] https://x.com/burasialan/status/2052787059975229894 [2] https://solfasol.tv/odtu-provokasyonu-ve-gec-fasizmin-yeni-baski-rejimi/ [3] Geç Faşizm Üzerine Notlar, Alberto Toscano, https://textumdergi.net/gec-fasizm-uzerine-notlar/ [4] Paul Mason’a göre (...)Faşizmi hem siyasi hem de kültürel olarak yenmenin tek yolu, tabandan gelen bir hareket ve antifaşizmi popüler kültürün tüm yönlerine yerleştirme çabasıyla birlikte merkez ve solun siyasi ittifakıdır... Mason, liberal merkez ile sol ve toplumsal mücadeleler arasında, faşizme karşı birlikte mücadeleyi mümkün kılacak bir “ateşkesi” savunuyor. Onun hayali sosyalist solla liberal merkezi “ortada” buluşturacak yeni bir “halk cephesi”. Liberal merkez, neoliberalizmin en yıkıcı boyutlarını terk etmeli, sol ise şarabını bir hayli sulandırarak radikal siyasal beklentilerini “şimdilik” bir derin dondurucuya koymalıdır.https://www.ayrim.org/guncel/antifasist-minimumun-acmazlari-fasizm-liberalizm-ve-sol/ [5] Foti Benlisoy: Tanıl Bora, antifaşizmi liberalizm ile sosyalizm arasında bir uzlaşı zemini olarak tarif eden, bunun için de radikal/devrimci sıfatlı solu beklenti ufkunu sınırlamaya davet eden Mason’ın önerisine sıcak bakıyor... Antifaşizmi bir “sahici ve hayatî bir asgari müşterekler zemini” olarak tanımlayıp (sosyal bilimlerde faşizmi tanımlama amaçlı bir “ideal tip” arayışının adı olan “faşist minimum” tabirine atıfla) bir “antifaşist minimum” inşa etmeye çağırıyor.https://www.ayrim.org/guncel/antifasist-minimumun-acmazlari-fasizm-liberalizm-ve-sol/




