Uzun süredir hazırlıkları sürdürülen NATO zirvesi nihayet tamamlandı. Zirve öncesindeki haftalarda Türkiye gündemi, iktidarın çok önemsediği bu organizasyon için yürüttüğü yer yer absürt düzeylere ulaşan ihtişamlı hazırlıklarla meşgul oldu. Kamuoyu, NATO güzergahındaki yolların ve kaldırımların apar topar yenilenmesine, rögar kapaklarının değiştirilmesine ve hatta geçiş yolları üzerindeki göze çarpan yoksulluk manzaralarının dev brandalarla örtülmesine tanıklık etti. Sosyal medyada mizahi paylaşımlara da konu olan bu olağanüstü çaba, ister istemez hepimizin aklına şu soruyu getirdi: Tüm bu gösteriş ve telaş ne anlama geliyordu?
NATO zirvesinde gözlemlediğimiz bu ihtişam bizi ilk başta şaşırtsa da yeni bir olgu değil. Diplomasi tarihi bize devletler arasındaki güç mücadelesinin yalnızca askeri kapasite ve ekonomik güç üzerinden değil, semboller, törenler ve protokoller aracılığıyla da yürütüldüğüne dair sayısız örnek sunar. Buna dair en çarpıcı tarihsel örneklerden biri, 1520 yılında İngiltere Kralı VIII. Henry ile Fransa Kralı I. François arasında gerçekleşen ve literatüre “Altın Kumaş Tarlası” olarak geçen zirvedir[i]. İki krallık arasında yürütülen ve herhangi somut bir bağlayıcılığı olmayan bu buluşma, sergilediği ihtişam yoluyla rakip devlete güç göstermek amacıyla yapılmıştır. Tarihe “gösterişçi israfı” ile adını yazdıran bu vaka devletlerin ihtişamı nasıl bir güç gösterisi aracı olarak kullandıklarının dikkat çekici örneklerinden biridir.
Günümüz küresel siyasetinde ihtişamın bir güç gösterisi olarak kullanılması biçim değiştirse de varlığını sürdürmektedir. Ülkemizde de sık sık dile getirilen “itibardan tasarruf olmaz” söylemi, NATO Zirvesi gibi organizasyonlarda yapılan büyük ölçekli harcamaların rasyonel veya işlevsel bir lojistik gereksinimden ziyade, devletin gücünü ve zenginliğini sergileme arzusunun bir sonucu olduğunu doğrulamaktadır. Böylece, sergilenen bu ihtişam ve aşırılıklar “ulusal itibar”ın zorunlu birer gereği olarak sunulur ve bu rasyonalizasyon sayesinde söz konusu “gösterişçi israf” meşru bir zemine oturtulur.
Gerek Ayrım’da gerekse farklı siyasi ve entelektüel platformlarda, iktidarın bu zirveden ne tür jeopolitik beklentileri olduğu ekonomik ve siyasi boyutlarıyla detaylıca ele alındı[ii]. Bu yazıda doğrudan konu ile ilgili ekonomi-politik bir çözümleme yapmayacağım. Bir iktisadi düşünce tarihçisi olarak, iktidarın NATO Zirvesi boyunca sergilediği protokol ve temsil tercihlerini Thorstein B. Veblen’in (1857-1929) sunduğu kavramsal çerçeveden hareketle analiz etmekle yetineceğim.
“Yaldızlı Çağ”’ın Aynasında Kapitalizm: Veblen’in Analizinde Gösterişçi Tüketim ve İsrafın Kökenleri Üzerine
Veblen, Amerikan toplumunun hem ekonomik hem de sosyolojik açıdan radikal bir dönüşümden geçtiği, tekelci kapitalizmin yükseldiği ve emperyalist güç mücadelelerinin hız kazandığı “Yaldızlı Çağ”da (Gilded Age) yaşadı[iii]. Bu dönemde, finans elitlerinin kar hırsıyla üretken endüstriyi bilinçli bir biçimde sabote ettiğine ve devletlerin toplumsal kaynakları militarist emeller uğruna fütursuzca seferber ettiğine tanık oldu. Veblen, kapitalizmin bu hızlı dönüşümünü sadece ekonomi-politik açıdan değil, sistemi var eden ve meşrulaştıran sosyo-kültürel dinamikleriyle de köklü bir eleştiriye tabi tuttu.
1899 yılında yayınlanan Aylak Sınıfın Teorisi isimli eserinde Veblen, oldukça ironik ve sarkastik bir üslupla, rasyonel olduğu iddia edilen bu sistemin aslında ilkel ve mantıksız ritüeller üzerinde yükseldiğini anlatır[iv]. ABD’yi kapitalizmin bir prototipi olarak ele alarak, modern dünyada doğallaştırılan yıkıcı eğilimlerin geçmişe yönelik izini sürer. Bu analiz üzerinden “ticari girişim sistemi” olarak tanımladığı yapıyı, barbar kültürün savaşçı ve yağmacı geleneklerinden miras kalan yıkıcı bir mekanizma olarak tanımlarken; toplumsal refahın kaynağı olan endüstriyel üretim sürecini ise insanın barışçıl eğilimlerinin ve ustalık içgüdüsünün bir devamı olarak görür[v].
Veblen, ilkel barbar toplumlarda doğrudan düşmanı alt etme, ganimet yağmalama ve fiziksel üstünlük kurma becerisine dayanan yağmacı içgüdülerin, modern dünyada varlığını sportif faaliyetler, gösterişli törenler, resmi protokoller ve diplomatik davetler üzerinden sürdürüldüğünü savunur. Bu faaliyetler modern toplumda toplumsal sınıflar arasındaki hiyerarşiyi sürekli olarak yeniden üreten ve pekiştiren birer tahakküm ritüeline dönüşmüştür. Bu durum en açık bir şekilde, devlet erkanının ve kitlelerin katılımıyla kurgulanan uğurlama ve temsil ritüellerinde görülür. Örneğin, “Bizim Çocuklar Dünya Kupasına TOGG konvoyuyla uğurlandı” söylemiyle kurgulanan bir seremonide olduğu gibi, endüstriyel bir tüketim nesnesi olan otomobil sıradan bir ulaşım aracı olmaktan çıkarılarak ulusal gücün ve prestijin simgesine dönüştürülür[vi]. Veblen’in belirttiği gibi, ilkel kabilelerde savaşçıların en gösterişli teçhizatlarla savaşa gönderilmesi neyse, modern devlette de sporcuların kolektif bir gösteriş tüketimi nesnesiyle kamusal vitrine çıkarılması aynı simgesel üstünlük ve itibar arayışının bir sonucudur.
Veblen’in yaklaşımında toplumsal gelişmenin önündeki en büyük engel, barışçıl içgüdülerin yarattığı üretken potansiyelin, özel mülkiyetle beraber türeyen yağmacı içgüdülerin boyunduruğu altına girmesidir. Veblen’e göre, üretimin her zaman kolektif ve toplumsal bir olgu olması, buna karşın bölüşümün özel mülkiyet kurumuna dayandırılması toplumda büyük bir gerilim yaratır[vii]. Kapitalist sistemde ekonomik gücü elinde bulunduran mülk sahipleri, meşru fiziki zor gücüne sahip olan devleti de kontrol ederek onun gerek iç gerekse dış siyasette kitlelerin genel yararını değil, yalnızca ticari girişimin parasal çıkarlarını koruyacak şekilde hareket etmesini sağlar[viii]. Sermayenin kar arayışının ulusal sınır tanımadığına dikkat çeken Veblen, emperyalizmin tam da bu noktada devreye girerek şirketlere sınır ötesinde yeni kazanç kapıları araladığını belirtir. Bu süreçte egemen elitler, şirketlerin özel çıkarları ile toplumun ortak çıkarının bir olduğu illüzyonunu yaratmak için vatanseverlik gibi milli duyguları istismar ederler. Böylece geniş kitleler, yaratılan bu milli dayanışma görüntüsü altında, aslında kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak olan ve tamamen ticari girişimin çıkarlarına hizmet eden emperyalist yayılmacılığın en büyük destekçisi haline getirilirler.
”Gösterişçi israf”tan Gösterişçi Siyasete
Veblen’e göre modern toplumda ilerlemenin önündeki en büyük engel olan bu yıkıcı rekabet ve israf mekanizması, bireyleri mülkiyet edinme hırsına ve sınıfsal statü yarışına sürükleyen psikolojik bir zeminden beslenir. Veblen, mal varlığı ve zenginliğin yalnızca ekonomik bir güç unsuru olmadığını, sahibine toplumsal onur bahşeden sembolik bir araç olduğunu savunur. Dolayısıyla, bireyleri mülk edinmeye ve harcamaya iten temel motivasyon, bu şerefe ulaşma arzusu ve onun doğurduğu maddi öykünme güdüsüdür. Mülkiyet, sadece fiziksel ihtiyaçları karşılamak ya da konfor sağlamak için değil, başkalarına karşı üstünlüğü kanıtlamak ve toplum nezdinde saygınlık kazanmak amacıyla biriktirilir.
Veblen, “haksız mukayese” olarak adlandırdığı bu durumu “aylak sınıf”ın düşünce ve davranış alışkanlıkları üzerinden açıklar. Veblen aylak sınıf ile emeğiyle üretime doğrudan katkıda bulunmayan; vaktini yönetim, savaş, dinsel ritüeller ve spor gibi alanlara ayıran elit kesimi kasteder. Veblen’e göre, “aylak sınıf” sahip olduğu zenginliği “gösterişçi tüketim” yoluyla toplumun diğer kesimlerine sergileyerek toplum üzerinde bir nüfuz sahibi olmaya çalışır. Burada gösterişçi tüketimin en belirgin özelliği, birey ya da grubun bir mal veya hizmeti onun fiziksel faydasından ötürü değil, ekonomik gücünü başkalarına kanıtlamak amacıyla tüketilmesidir. Bir harcamanın toplumda statü göstergesine dönüşebilmesi ise ancak belirgin bir işlevsizlik ya da aşırılık barındırmasıyla mümkündür. Zira herkesin kolayca ulaşabildiği sıradan bir tüketim pratiği, ayırt edici bir saygınlık unsuru olamaz[ix].
NATO zirvesi gibi küresel ölçekteki bir organizasyonda ev sahibi ülkenin sunduğu yüksek maliyetli resepsiyonlar Veblenci anlamda uluslararası aktörler arasında yapılan bir “haksız mukayese” yarışı olarak görülebilir. Zirve kapsamında sergilenen ihtişam ev sahibi ülkenin ve devlet elitlerinin dikkat çekici bir düzeyde güç ve kaynak yönetme kapasitesine sahip olduğunu diğer uluslara göstermeyi hedefler. Bu bağlamda, zirve kapsamında harcanan devasa bütçe ve sergilenen lüks basitçe lojistik bir gereksinim ile açıklanamaz. Veblenci bir perspektiften değerlendirecek olursak ihtişamın sergilenebilme kapasitesi ev sahibi devletin uluslararası hiyerarşide doğrudan prestij, itibar, askeri ya da siyasi anlamda bir onur elde etme ve güç devşirme amacının bir yansıması olarak okunabilir.
Veblen, bireysel ve sınıfsal düzeyde somutlaştırdığı bu statü odaklı harcama mantığının, modern topluma özgü yeni bir olgu olmayıp kökenlerinin insanlığın ilkel yağmacı barbar aşamasına kadar gittiğini ortaya koyar. Mülkiyetin başarılı bir savaşın ganimeti, kazanılan somut bir savaşın nişanesi olarak görüldüğü bu dönemde, başlangıçta topluluk adına mücadele eden savaşçının kahramanlığı, grubun ortak şerefiyle özdeşleştirir ve ganimeti elinde tutan lider ise kendisini bu ortak onurun öncelikli koruyucusu ve sergileyicisi olarak konumlandırırdı. Modern toplumda devlet, Veblen’in bahsettiği ilkel kabilenin şefi gibi toplumun ortak şerefinin ve gücünün temsilcisi ve sergileyeni haline gelir. Bireylerin maddi öykünmeyle kendi kimliklerini lüks ve ihtişam üzerinden tanımlaması gibi, devlet de şatafatlı diplomatik törenlerle gücünü başka devletlere göstermeye çalışır. Sonuç olarak, bireysel statü yarışı içinde gösterişçi tüketim veya israf nasıl bir rol oynuyorsa, devlet de benzer bir şekilde bu harcamalar üzerinden kendi görkemli gücünü gösterir. Devlet sergilediği bu kurumsal ihtişamı ulusun kolektif onurunun bir kanıtı olarak sunarken, egemen elitler de tıpkı barbar kabile şefleri gibi bu ortak şerefin öncelikli koruyucusu rolünü üstlenerek kendi sınıfsal tahakkümlerini güçlendirirler.
Sonuç
Veblen, kendi döneminde kapitalistlerin ulusal ve küresel pazarlarda nüfuz alanlarını genişletmek üzere girdikleri amansız rekabetin toplumsal refahı artırmayacağını net bir biçimde ortaya koymuştu. Aksine bu rekabet, üretici güçlerin potansiyelini engelleyen, zenginliğin eşitsiz bir şekilde bölüşülmesine neden olan ve ulusun üretken kaynaklarını israf eden yıkıcı bir mekanizmaydı. Tam da bu noktada NATO’nun, özü itibariyle yalnızca askeri bir ittifaktan ibaret olmadığını hatırlamak gerekir. NATO, küresel kapitalist mülkiyet rejiminin ve uluslararası işbölümünün sınır ötesindeki meşrulaştırılmış fiziki zor aygıtıdır. Veblen’in işaret ettiği üzere devlet, ulusal düzeyde sermayenin çıkarlarını koruyan ve kollayan bir araçken NATO da küresel sermaye düzeninin uluslararası arenadaki muhafızlığını üstlenir. Kapitalizmin gereksinim duyduğu sınır ötesi pazarların güvenliği, hammadde akışının sürekliliği ve enerji koridorlarının denetimi, NATO’nun askeri caydırıcılığı üzerinden güvence altına alınır. Dolayısıyla iktidarın bu zirve vesilesiyle sergilediği olağanüstü çaba, yalnızca NATO’ya değil, doğrudan küresel sermaye düzenine duyulan büyük sadakatin de somut bir göstergesidir.
“İtibardan tasarruf olmaz” söyleminde somutlaşan devlet pratikleri ise kamusal rasyonellik veya fayda esaslı bir hesaba değil, küresel hiyerarşide üst basamaklara tırmanma, “haksız mukayese” mekanizmaları üzerinden üstünlük kurma ve fütursuzca sergilenen “gösterişçi israf” yoluyla güç tesis etme arzusuna dayanır. Devletin bir gövde gösterisine dönüştürdüğü gösterişçi harcamalar, içeride derinleşen bir yoksulluğa mahkûm edilen kitlelere yapay bir “milli gurur” payesi sunarak iktidarın “güçlü devlet” imajını pekiştirir. Böylelikle sermayenin sınıfsal çıkarları, geniş kitleler nezdinde “ulusal onur” kisvesi altında meşrulaştırılır. Bu durum, bir yandan halkın sınıfsal çıkarlarını sorgulama yetisini elinden alarak mevcut mülkiyet ilişkilerinin sürdürülmesine hizmet ederken, diğer yandan iktidarın küresel sistemde üstlendiği alt-emperyalist rolü ve bunun doğurduğu militarizmi rasyonelleştirmeye hizmet eder.
Veblen’in bir asır önce işaret ettiği gibi, insanlığın barışçıl ve üretken potansiyeli, egemenlerin yağmacı hırsları, gösterişçi harcamaları ve militarizm ile heba edilmektedir. Tam da bu nedenle, NATO Zirvesi’ndeki şatafat ve ihtişam, asıl sorunun doğrudan kapitalist düzenin kendisi olduğunu gözler önüne serer. Nitekim, kapitalizm, emperyalizm ve savaş, aynı sömürü çarkının birbirini besleyen unsurlarıdır. Toplumsal refahın ve insani gelişmenin karşısındaki en büyük engel olan bu israf rejiminin en büyük dayanağı ise militarizm ve savaş ekonomisidir. Zirve için harcanan devasa bütçe ve lüks diplomasi Veblen’in bahsettiği “gösterişçi israf”ın en somut örneğini oluşturur. Zira bu militarize edilmiş israf düzeni, doğrudan küresel sermayenin mülkiyet ilişkilerini ve sömürü mekanizmalarını korumak üzere kurulmuştur. Dolayısıyla, NATO’ya karşı mücadele etmek, bu yapının arkasındaki sömürü mekanizmalarını hedef alan bütüncül bir anti-kapitalist duruşu zorunlu kılar.
[i] Altın Kumaş Tarlası, Fransa’da Calais yakınlarındaki Guines ve Ardres arasında bulunan buluşma noktasıdır. 7 ve 24 Haziran 1520 tarihleri arasında İngiltere Kralı VIII. Henry ve Fransa Kralı I. François bu noktada bir araya gelmişlerdir. Her iki tarafın da zirvede kullandıkları çadırları ve kıyafetleri altın işlemeli kumaşlarla donatmaları nedeniyle bu ismi almıştır. [ii] Bu konuda İsmet Akça’nın Ayrım’da yayımlanan “Küresel Düzen Nereye? (1): Kapitalizm ve Emperyalizmin Krizi”(1 Haziran 2026), “Küresel Düzen Nereye? (2): Trump ABD’si Ulusal Güvenlik Stratejisi (3 Haziran 2026) ve “Küresel Düzen Nereye? (3): Alt Emperyalist Türkiye ve Trump’dan Rejime Hayat Öpücüğü” (10 Haziran 2026) yazı dizisini öneririm. NATO’nun dünya ve Türkiye halkları açısından taşıdığı anlamı için ise M. Gürsan Şenalp tarafından Katman Portal’da 20 Temmuz 2026 tarihinde yayımlanan “Kimsesizlerin Kimsesi, Mazlumların Umudu ve Gastrodiplomasi” başlıklı yazıyı okumanızı tavsiye ederim. [iii] Yaldızlı Çağ (Gilded Age), on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde ABD’de yaşanan hızlı zenginleşme ve teknolojik atılımlara rağmen, arka planında derin toplumsal eşitsizlikler, siyasal yozlaşma ve vahşi bir sömürü düzeni barındıran dönemi tanımlamak üzere kullanılır. Kavram, adını adı Mark Twain ve Charles Dudley Warner’ın “The Gilded Age: A Tale of Today” (1873) tarihli hiciv romanından ödünç almıştır. Buradaki “yaldız” metaforu, dışı altınla kaplanmış ancak içi metalden ibaret olan nesnelere gönderme yaparak, dönemin parıltılı zenginleşme söyleminin ardındaki toplumsal adaletsizlikleri simgeler. Terim, Veblen’in ABD kapitalizmine dönük özgün eleştirileriyle doğrudan örtüştüğü için bu çalışmada özellikle tercih edilmiştir. [iv] Veblen, T.B. 1973 (1899). The Theory of Leisure Class, Houghton Mifflin Company. [v] Liberal teorinin aksine Veblen, insan doğasının özü itibariyle iş birliğine, dayanışmaya ve barışçıl eğilimlere yatkın olduğunu savunur. Ona göre, rekabet, tahakküm ve yırtıcılık insan doğasının değişmez yasaları değil, özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla biçimlenen kurumsal davranış özellikleridir. Veblen’e göre, liberallerin sınıfsal, cinsel ve ırksal tahakkümü meşrulaştırmak adına doğallaştırdığı zenginlik tutkusu, servet biriktirme hırsı ve maddi öykünme gibi yağmacı içgüdüler, zamanla toplumsal ilerlemeyi sağlayan barışçıl ve üretken içgüdüleri bastırmıştır. İçgüdü kavramının Veblen’in iktisadi analizindeki rolü için bkz. Baş Dinar, G. (2013), “Kurum, İçgüdü ve Alışkanlık Kavramları Temelinde Veblen’in Kurumsal Evrim Teorisi”, Amme İdaresi Dergisi, 46-4, 45-65. [vi] Bu reklama dikkatimi çeken M. Gürsan Şenalp’e çok teşekkür ederim. Bağlantı: https://www.youtube.com/watch?v=J2FhTp3eCe4. [vii] Veblen için üretim; insanların bilgi ve becerilerini paylaştığı, bunları nesilden nesile aktardığı ve doğayı insani ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürdüğü bütüncül ve kolektif bir süreçtir. Bu sürecin, emek, toprak ve sermaye olarak kategorilere ayrılarak metalaştırılması ve çıktının ücret, rant ve faiz şeklinde bölüşülmesi kapitalizme özgü tarihsel bir olgudur. Bu bağlamda, sermaye de tarihin her aşamasında ve tüm toplumlarda var olan evrensel bir olgu değil kapitalist mülkiyet ilişkilerinin bir sonucudur. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Veblen, T.B. 1964 (1923), Absentee Ownership and Business Enterprise in Recent Times: The Case of America, Augustus M. Kelley, New York. [viii] Veblen, T. B. 1920 (1904), The Theory of Business Enterprise, Charles Scribner’s Sons, New York. [ix] Veblen, 1973 (1899): 33-40.




