Jan Rehmann, felsefeci ve eleştirel teori alanında çalışan bir sosyal bilimcidir. New York’taki Union Theological Seminary’de ve Berlin Özgür Üniversitesi’nde felsefe ve toplumsal kuram dersleri vermektedir. İdeoloji, hegemonya, din ve kapitalist toplum üzerine çalışmalarıyla tanınan Rehmann’ın İdeoloji Kuramları: Yabancılaşma ve Boyun Eğmenin Güçleri adlı kitabı Yordam Kitap tarafından Türkçede yayımlanmıştır.
Seçimlerin hemen ardından Rehmann’la Berlin’de gerçekleştirdiğimiz söyleşide, Almanya’da faşistleşme sürecini, AfD’nin yükselişini, Die Linke’nin karşı karşıya olduğu siyasal sorunları ve günümüzde sosyalist siyasetin nasıl bir örgütsel ve siyasal yönelim geliştirebileceğini konuştuk.
Söyleşi & Çeviri: Yaren Selin Acar
Sachsen-Anhalt eyaletinde AfD’nin yaklaşık %44 oyla açık ara birinci parti olması, Almanya’da radikal sağın artık yalnızca sistem dışı marjinal bir güç olarak açıklanamayacağına ilişkin tartışmayı gündeme getiriyor. AfD’nin eyalet parlamentosunda 39 sandalye kazanması onu tek başına hükümet kurmak için gereken çoğunluğun yalnızca üç sandalye gerisinde bıraktı. Bu tablo karşısında Almanya’da “faşistleşme” dediğimiz süreci hangi somut dönüşümler üzerinden tarif etmek gerekir? Hangi noktada radikal sağın seçim başarısından söz etmekten çıkıp devlet biçiminde, demokratik kurumlarda ve toplumsal ilişkilerde daha kapsamlı bir dönüşümden söz etmeye başlamalıyız?
Devlet biçiminde köklü bir değişimden tam olarak ne zaman söz edilebileceği ya da edilemeyeceği sorusu oldukça karmaşık. Bu nedenle ben süreç odaklı kavramlar kullanmayı tercih ediyorum, bence faşistleşme kavramı toplumsal bir dinamiği tanımlamak için daha uygun. Burada henüz faşistleşmenin başarılı olup olmayacağı ya da durdurulup durdurulamayacağı belirsiz. Birincisi bu. İkincisi, faşistleşmeyi yalnızca AfD’nin yükselişine bakarak değerlendiremeyiz. Demokratik hakların geri çekilmesi, sosyal devletin tahrip edilmesi, büyük çaplı bir silahlanma ve “merkez” siyasetten kaynaklanan otoriterleşme de faşistleşme sürecinin parçaları. Almanya’daki CDU-SPD koalisyon hükümeti bütün bu politikaları şimdiden hayata geçiriyor. Hatta bazı durumlarda mevcut mahkeme kararlarına rağmen yapıyor. Bu politikaları destekleyen SPD ise aslında kendi mezarını kazıyor. CDU’ya verilen destek de ciddi biçimde düştü. Biliyorsunuz, Mecklenburg-Vorpommern eyaletinde %5’lik barajı aşamayan CDU eyalet parlamentosuna bile giremedi.
Her iki parti de yabancı düşmanlığı ve daha baskıcı devlet politikaları yönünde AfD’nin taleplerini benimseyerek bir dinamik yaratıyor. Bu dinamik hem faşistleşme sürecini hızlandırıyor hem de CDU ve SPD’yi zayıflatırken AfD’yi güçlendiriyor. Die Linke’nin burada çifte bir görevi var: Bir yandan AfD’nin yükselişine etkili biçimde karşı koymak için uygun stratejiler geliştirmeli, diğer yandan AfD’nin yükselişinde belirleyici rol oynayan neoliberal politikalara, sosyal devletin tasfiyesine ve silahlanma politikalarına karşı mücadele etmeli. Yani SPD ve CDU gibi merkez partilerle mücadele ederken aynı zamanda AfD’yle de mücadele etmeli, böylelikle “hepimiz demokratik partileriz” söylemiyle uyutulmaya izin vermemeli.
Eğer Die Linke bu ikinci mücadele hattını ihmal eder ve kendisini eleştirel bir mesafe koymadan “demokratik partiler” kümesinin içine yerleştirirse, sosyalist bir parti olarak kimliği belirsizleşir, zamanla yok olur. Çünkü bu durumda toplumsal muhalefet alanı AfD tarafından temellük edilir, buradaki muhalefet potansiyeli gerici biçimde araçsallaştırılır.
Die Linke’nin temel derdinin, AfD’nin sahiplenmeye çalıştığı toplumsal hoşnutsuzluğu neoliberal merkez siyasetten farklı bir siyasal projeyle örgütlemek olduğunu söyleyebiliriz. Peki Die Linke’nin eyalet hükümetlerindeki ortaklıkları ve daha genel olarak müesses nizamla kurduğu ilişki, böyle bir alternatif siyasal hattın kurulmasının önünde nasıl bir engel oluşturuyor?
Evet, Die Linke’nin alternatif bir siyasal projeyi hayata geçiremediği bir eyalet hükümeti ortaklığı hayal kırıklığı yaratır ve bu nihayetinde sağ popülistleri toplumsal tepkinin temsilcisi haline getirir. Avrupa’da sol bir partinin hükümet ortaklığı nedeniyle zayıfladığına birçok kez tanık olduk. Örneğin Fransa Komünist Partisi, 1978’de %20,6 gibi güçlü bir oy oranıyla Mitterrand’ın Halk Cephesi hükümetine girdi ve 1986’da oy oranı %10’un altına düştü.
Berlin’de de Die Linke’nin öncülü olan PDS, 2002–2011 yılları arasında eyalet hükümetine ortak olmasının ardından ciddi oy kaybına uğradı. Bunun önemli nedenlerinden biri, kamu sektörünün özelleştirilmesi sürecinin paydaşı olmasıydı. Bremen ve Mecklenburg-Vorpommern’da Die Linke, merkezi hükümetin devasa silahlanma paketinin desteklenmesine katkıda bulundu. Üstelik bu, partinin genelinin ve parti yönetiminin antimilitarist tutumuna rağmen gerçekleşti. Thüringen’de de solcu Başbakan Bodo Ramelow liderliğindeki kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyon hükümeti, AfD’nin yükselişini engelleyemedi.
Bütün bunlar, ne olursa olsun hükümette yer almanın başlı başına bir hedef olmaması gerektiğini gösteriyor. Özellikle de hükümet ortaklığı, mevcut düzene uyum sağlayan ve devletin mevcut işleyişini sahiplenen bir tutumla yürütülüyorsa… Almanya’nın doğusunda —ama yalnızca orada değil— Batı ve yerleşik burjuva partileri tarafından kabul ve saygı görmeye dair güçlü bir arzu var. Bu da direnme ve kararlı bir alternatif geliştirme gücünü zayıflatıyor. Ayrıca Die Linke’nin Saksonya-Anhalt’ta (%8,6) ve Mecklenburg-Vorpommern’da (%6,5) aldığı kötü seçim sonuçlarının önemli ölçüde, partinin her iki eyalette de neoliberal partilere karşı mücadeleyi gerçekten güçlendirememesinden ve bunu yapmaya da hazır olmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bütün “demokratik partilerle” birlikte AfD’ye karşı olmak da yetmiyor işte. Buna karşılık Berlin örneği, halkın insanca ve daha düşük maliyetli bir yaşam talebini merkeze alan kararlı bir muhalefet çizgisinin başarıya ulaşabileceğini gösteriyor. Burada güçlü bir kutuplaşma yaşandı ve bu durum sol siyaset için önemli bir yol açtı.
Berlin’den devam edelim. Seçim sonuçları Almanya’daki sol siyaset açısından dikkat çekici bir karşıtlık ortaya koydu. Die Linke %25,7 ile bugüne kadar aldığı en yüksek oyu alarak birinci parti olurken, BSW %4,7’de kaldı ve parlamentoya giremedi. Bu sonucu Die Linke ile BSW arasındaki programatik ayrımlardan daha geniş bir çerçevede düşündüğümüzde, aynı toplumsal krizlere ve hoşnutsuzluklara hitap eden farklı sol siyasetlerin nasıl bu kadar farklı sonuçlar elde ettiği sorusu beliriyor.Berlin örneği sizce Almanya’da solun bugün kendisini hangi toplumsal ittifak üzerine kurabileceği ve hangi siyasal öncelikler etrafında güçlenip genişleyebileceği konusunda ne söylüyor?
BSW, Die Linke’den ayrılarak ortaya çıktı ancak artık sol bir parti değil. BSW kendisini sol olarak tanımlamıyor, hatta sol siyasetten açıkça ayrışıyor ve “solun 2.0 versiyonu” olmak istemediğini söylüyor. Sarah Wagenknecht’in başlangıçta ortaya koyduğu kültürel açıdan muhafazakâr, ekonomi politikaları açısından ise sosyal demokrat olma yaklaşımı işe yaramadı ve partinin giderek daha fazla sağa kaymasına; toplumdaki muhafazakâr ve yabancı düşmanı eğilimlere giderek daha fazla uyum sağlamasına yol açtı. Öyle ki ortak noktaları bulmak ve işbirliği zemini oluşturmak üzere AfD ile temas arayışına girdi fakat AfD seçmenlerinin bir bölümünün bu yolla BSW’nin daha az radikal ama “makul” pozisyonuna çekilebileceği düşüncesinin bir yanılsama olduğu ortaya çıktı. Bunun işe yaraması zaten mümkün değildi. Çünkü sağın söylemlerini benimsediğinizde sağa karşı bir alternatif oluşturamazsınız. O zaman sağ popülizmin ideolojik çamuruna saplanırsınız ve insanlar dönüp dolaşıp AfD’ye, yani aslına yönelir.
Sorunun ikinci kısmına dönelim. Berlin deneyimi, temsil ettiği toplumsal ittifak ve bu ittifakın nasıl genişletilebileceği konusunda bize ne gösteriyor? Alternatif bir siyasi hattın somut toplumsal mücadeleler içinde de karşılık bulduğu başarılı örnekler var mı?
Die Linke’nin başarılı olduğu yerlerde toplumsal inisiyatiflerle yakın çalıştığını görüyoruz. Berlin’de bunun en önemli örneği, kiracı ve mahalle inisiyatiflerinin oluşturduğu geniş ittifak. Bu inisiyatifler, “Deutsche Wohnen & Co.’nun (Alman Konut Şirketi ve benzeri şirketlerin) kamulaştırılması” için bir halk oylaması başlattı. Öneri, 2021 yılında geçerli oyların %57,6’sıyla kabul edildi. Halk oylamasında öngörülen kamulaştırma yalnızca 3.000’den fazla konuta sahip büyük konut şirketlerini kapsıyordu. Ancak halk oylamasının sonucuna rağmen bu kamulaştırma hayata geçirilemedi. Bunun başlıca nedeni özellikle SPD’nin uygulamayı sürekli olarak ertelemesi ve nihayetinde süreci sabote etmesiydi.
Bu inisiyatifleri güçlü biçimde destekleyen Die Linke ise seçim zaferinin ardından şimdi halk oylamasının sonucunu hayata geçirme fırsatı yakalamış durumda. Muhtemelen Yeşiller de kamulaştırma sürecini başlatmaya hazır. Ancak SPD yine buna karşı çıkıyor; üstelik 2023’te düzenlenen bir SPD eyalet kongresinde kamulaştırmanın hayata geçirilmesi yönünde alınan karara rağmen. Dolayısıyla yeniden kırmızı-yeşil-kırmızı bir hükümet kurulup kurulmayacağı hâlâ belirsizliğini koruyor.
Şimdi ise siyasi partilerin ve medyanın Berlin’deki Die Linke’ye karşı büyük bir saldırı ve karalama kampanyası yürüttüğünü görüyoruz. Bunun bahanesi, özellikle göçmen nüfusun yoğun olduğu ve Filistin halkıyla dayanışmanın güçlü olduğu Neukölln semtinde Die Linke’ye yöneltilen sözde “antisemitizm” suçlamaları. Oysa gerçekte mesele tabii ki “antisemitizm” değil, Neukölln örgütünün İsrail hükümetinin Gazze’deki soykırımına yönelik çıkışları. Buna bir de Neukölln’den seçilen Die Linke milletvekili Ferat Koçak’ın sözde “göçmen kökenli organize suç yapılarıyla” bağlantıları olduğuna ilişkin uydurma ifşaatlar ekleniyor. Bu kampanya açıkça ırkçı bir nitelik taşıyor. Aynı zamanda merkezi hükümet, planlanan kamulaştırmayı yasayla engellemeye çalışıyor.
Kapitalist mülkiyet düzeni ve onun medyadaki temsilcileri bütün güçleriyle Die Linke’ye saldırıyor. Bununla bir yandan Yeşiller ve SPD’nin Die Linke ile olası bir koalisyondan uzaklaştırılması, diğer yandan da Die Linke’nin partide Filistin’le dayanışma gösteren güçleri dışlaması ya da disipline etmesi için baskı altına alınması amaçlanıyor. Aynı zamanda Die Linke’ye karşı yürütülen bu kampanyayla AfD ile kurulacak bir ittifakın da önü açılmak isteniyor. Şu anda Die Linke’nin geri adım atmaması, sindirilmemesi, hizaya gelmemesi ve bu saldırılara açıkça ve kararlılıkla karşı koyması son derece önemli.
Bu tartışmayı farklı bir bağlama taşıdığımızda, sosyalist siyasetin iktidar ve yönetme deneyimiyle ilişkisine dair başka sorular ortaya çıkıyor. ABD’de DSA ve Mamdani etrafındaki tartışmalar bu açıdan ilginç bir örnek sunuyor. DSA’nın Demokrat Parti içindeki ve dışındaki örgütlenmesi, sosyalist hareketin mevcut siyasal kurumlarla nasıl ilişki kuracağı sorusunu gündeme getiriyor. Bir yandan bu kurumların içinde somut siyasal kazanımlar elde etmek, diğer yandan bağımsız bir sosyalist siyasal hattı korumak gerekiyor. Bu ikisi arasındaki dengeyi nasıl yorumlarsınız?
Oldukça önemli bir soru. Buna yanıt verebilmek için ABD’deki siyasal sistemin özgün koşullarını dikkate almak gerekiyor. İki partili sistem, kurumsal olarak bu sistemin dışına çıkmayı neredeyse imkânsız kılacak şekilde yapılandırılmış durumda. Şimdiye kadar iki partili sistemi aşmak için üçüncü bir parti kurarak yapılan bütün girişimler başarısız oldu. ABD’li demokratik sosyalistlerin (DSA) içinde bulunduğu mücadelenin koşulları bunlar. Bu nedenle ikili bir strateji izliyorlar: Hem Demokrat Parti içinde faaliyet gösteriyor hem de Demokrat Parti’nin dışında faaliyet yürütüyorlar. Örneğin Bernie Sanders resmen Demokrat Parti üyesi bile değil, “bağımsız” bir siyasetçi. Buna karşılık Demokrat Parti’nin Democratic Caucus’unun (Demokratlar Grubu’nun) da bir üyesi ve fiilen partinin sol kanadının örgütlenmesinde önemli bir rol oynuyor. Bu oldukça karmaşık bir ilişki.
Burada DSA’nın Demokrat Parti içinde eriyip görünmez hale gelmesi tehlikesi her zaman var. Ancak Zohran Mamdani’nin büyük seçim zaferinin ardından, Demokrat Parti ön seçimlerinde demokratik sosyalistlerin yeni bir başarı dalgası yarattığını görüyoruz. Bu dalga, Demokrat Parti’nin “Squad” olarak bilinen ilerici kanadının mevcut siyasi dayanaklarını güçlendirebilir ve siyasetin belirgin biçimde sola kaymasına yol açabilir. Teksas’ta James Talarico, Michigan’da Abdul El-Sayed, Florida’da Angie Nixon, Maine’de Troy Jackson ve daha birçok isim bunun örnekleri. Mamdani’nin başarısı da bu açıdan farklı toplumsal grupları bir araya getiren yeni bir siyasal tahayyülün mümkün olduğunu gösteriyor.
Mamdani örneğinde farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren bir siyasal hattın ortaya çıkması, bizi sosyalist siyasetin nasıl örgütlenmesi gerektiği sorusuna da getiriyor. Bugün Avrupa ve ABD’de gördüğümüz yeni siyasal oluşumlar, partiden harekete, seçimlerden hükümet deneyimine ve toplumsal muhalefete uzanan ilişkileri yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Bu alanlar arasındaki sınırlar da eskisi kadar belirgin değil. Sizce önümüzdeki dönemde sosyalist siyasetin ihtiyaç duyacağı örgütsel ve siyasal biçimler açısından hangi eski kabulleri terk etmek, hangilerini korumak gerekiyor?
Sol siyaset, kapitalizmin her dönemde aldığı yeni biçimleri gerçekçi bir şekilde kavramalı ve buna göre kendisini sürekli yeniden üretmeli. Bunu yaparken temel görevini, toplumun alt sınıflarının sosyalist bir örgütlenme içinde bir araya getirilmesini gözden kaçırmamalı. Burada elbette tekno-kapitalizmin ortaya çıkardığı yeni koşullardan yalnızca birkaçına değinebilirim. İlk olarak, işçi sınıfının yapısı değişti. Sanayileşmiş ülkelerin çoğunda sanayi işçilerinin ücretli çalışanlar içindeki payı artık sadece %12 ila %20 arasında. Buna karşılık hizmet sektöründe çalışanların payı %70 ila %80 arasında. Örneğin Almanya’da otomotiv sektöründe doğrudan ve dolaylı olarak yaklaşık 1,8 milyon kişi çalışırken, sağlık sektöründe 7 milyondan fazla kişi çalışıyor.
Dolayısıyla sosyalist bir partinin, özellikle erkek ve beyaz sanayi işçilerinden oluşan geleneksel Fordist işçi sınıfı anlayışını geride bırakması ve işçi sınıfına bütün çeşitliliği ve genişliğiyle bakması gerekiyor. İşçi sınıfında bugün kadınların ve göçmenlerin ağırlığı daha fazla; ayrıca hizmet sektöründe ve güvencesiz çalışma koşullarında çalışanların sayısı da artmış durumda. Dolayısıyla ücretli çalışanların farklı “kesimlerini” bir araya getirecek birleştirici bir sınıf siyasetine ihtiyacımız var. Bu, hâlâ varlığını sürdüren, güvenceli iş sözleşmesine sahip işçiler ile işsizler ve güvencesiz çalışanlar arasındaki bölünme için de geçerli. Bu kesimlerin çoğu sendikal olarak örgütlü değil.
İkinci olarak, ırkçılığa karşı mücadele ile kadın mücadelesinin sosyalist siyasetin merkezine yerleşmesi gerekiyor. İşçi sınıfını erkek sanayi işçileri üzerinden tanımlayan geleneksel anlayışta kadın sorununu “ikincil bir çelişki” olarak görüp geri plana atmak daha kolaydı. Ancak fabrikada çalışan erkek ile evin ve çocukların görünmeyen, karşılığı ödenmeyen işlerini üstlenen kadın arasındaki geleneksel iş bölümü artık eskisi gibi işlemiyor. Dolayısıyla kadın hareketiyle ittifak kurmak sosyalist siyasetin temel görevlerinden biri haline geldi. Bunun partinin yönetiminde kadınların daha fazla söz sahibi olmasıyla da kendini göstermesi gerekiyor.
Üçüncü olarak, bugün sol siyasetin ekoloji meselesine gözlerini kapatma lüksü kalmadı. Bertolt Brecht 1943’te, insan toplumunun karşı karşıya olduğu en acil sorunlara en kapsamlı çözümleri sunabilecek sınıfın bakış açısını benimsememiz gerektiğini söylüyordu. Bugün bu, hem savaş mı barış mı sorusu hem de insanlığın ve biyosferimizin varlığını tehdit eden ekolojik yıkım açısından geçerli. Ekolojik siyaseti aynı zamanda sınıf siyaseti olarak da ele almayan ve işçi sınıfının bakış açısından bu alanda kapsamlı öneriler geliştirmeyen bir sınıf siyaseti başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü ekonominin ekolojik dönüşümü için gerekli üretim bilgisi, bizzat işçi sınıfında bulunuyor. Neoliberalizm toplumsal sorunlarla ekolojik sorunu birbirinin karşısına koymak için yoğun biçimde çalışırken, bizim emek mücadelesiyle ekoloji mücadelesini bir araya getirmeye çalışmamız gerekiyor. Bu nedenle “toplumsal-ekolojik dönüşüm” kavramından söz ediyoruz: Her iki meseleyi birbiriyle ilişkilendirmeyi ve birlikte ele almayı amaçlayan bir dönüşüm.
Sınıf siyaseti ile ekolojik siyasetin bir arada düşünülmesi gerektiğini söylediniz. Peki bugüne kadar çoğu zaman birbirinden ayrı ilerleyen bu farklı mücadeleleri ve toplumsal kesimleri pratikte nasıl bir araya getirebiliriz?
Bu oldukça zor bir mesele ve şimdiye kadar elde edilen pratik sonuçlar da çok sınırlı. Buna bir örnek, Ver.di sendikası ile “Fridays for Future” iklim hareketinin kurduğu ittifak. İki taraf birlikte mücadele ederek toplu taşımada çalışan otobüs ve tren personelinin çalışma koşullarının iyileştirilmesini ve toplu taşımaya büyük ölçekli kamu yatırımları yapılmasını talep etti. Sendikanın talepleri aynı zamanda ekolojik talepler çünkü ulaşım sistemini dönüştürmek ve otomobil kullanımını azaltmak ancak bu tür yatırımlarla mümkün.
Son olarak güncel bir örnek vereyim. Almanya’daki Volkswagen krizini muhtemelen duymuşsunuzdur. VW grubu birçok fabrikasını kapatmak ve 50 bine kadar çalışanı işten çıkarmak istiyor. Böyle bir durumda Die Linke, devletin kriz içindeki Volkswagen fabrikalarına müdahale ederek 10 bin elektrikli otobüs sipariş etmesini öneriyor. Böylece hem istihdamın önemli bir bölümü korunabilir hem de üretimin yenilenebilir enerjiye dayalı bir yapıya doğru dönüştürülmesi sağlanabilir.




