Die Linke, kent genelinde seçmenin dörtte birinin oyunu alarak tarihsel bir başarıya imza attı ve bu başarısı, Almanya’nın sağa kaydığı bir dönemde doğru değerlendirilmesi her zamankinden önemli bir potansiyele işaret ediyor. Sonucun ülke genelinde esen bir sol rüzgârdan kaynaklanmaması, hem Elif hem de parti açısından işleri kuşkusuz zorlaştıracak.
Seçmen açısından her seçimin ardından gelen temel sorulardan biri, kazanan partilerin vaatlerini hayata geçirip geçiremeyeceği oluyor. Bu şüphenin ve güvensizliğin ardında ise son derece haklı gerekçeler yer alıyor. Son 15 yıllık Avrupa deneyiminde sol partiler, çoğunlukla hegemonik bir toplumsal güç olarak değil; zorunlu olarak dahil oldukları koalisyonlarda etkisiz ortaklar veya geçici bileşenler olarak konumlandılar. Maddi kaynaklar üzerinde gerçek bir denetimi bulunmayan ve kendilerinden önceki neoliberal hükümetlerin devasa borç yükünü omuzlamak zorunda kalan bu partilerin yakaladığı rüzgâr da aynı oranda kısa sürdü. Dolayısıyla, olası bir Eralp yönetimi her ne kadar Mamdani pratiğiyle benzeştirilse de, daha isabetli bir analitik çerçeve; Avrupa’daki yerel yönetim tecrübelerinden süzülen ve Berlin’in özgül koşullarında üretilen başarılı örnekler üzerinden kurulabilir. Konut krizinin çözümünde New York’tan daha etkili bir model olarak Avusturya Komünist Partisi’nin (KPÖ) Graz örneği var. Bununla birlikte, Berlin nüfusunun yaklaşık yüzde 10’una sahip olan Graz, konut stokunu ‘geri almaktan’ ziyade ‘kazanımları koruma’ pozisyonuyla öne çıktı. Bu bakımdan Berlin, hem teorik hem de pratik düzlemde son derece çetin ve özgün deneyimler gerektiren bir tabloyla karşı karşıya.
Başarıyı yalnızca vaatlerin hayata geçirilmesiyle sınırlamayan; yurttaş belediyeciliği üzerinden sosyal adalet taleplerinin siyasal bir güce evrilmesini, mahallede ve işyerinde gündelik mücadelelerle bütünleşen kalıcı bir toplumsal örgütlenme yaratmasını hedeflemek, bu açıdan önem taşıyor. Böyle bir güç yalnızca siyasetin sınırlarını belirleyen kurumsal alanda değil, örgütsel anlamda da stratejik bir enerji ve kaynak yönetimini şart koşuyor. Bu doğrultuda, kentsel güven ilişkilerini ve şeffaf yönetim pratiklerini yaygın şekilde kurumsallaştıran bir hat oluşturulması, partiyi bölen gündemlerin ortak stratejilerle aşılması, büyük önem taşıyor.
Partiyi bölen başlıca gündemlerden biri kuşkusuz Filistin meselesi. Almanya’daki güçlü İsrail yanlısı siyasi iklimin ve siyonist çevrelerin yarattığı basınç karşısında, Die Linke’nin bugüne dek farklı pozisyonları sadece soğuran ve ortalamada tutan etkisiz yaklaşımı, konuyu partinin tamamı için son derece zorlu bir alana dönüştürüyor. İngiltere İşçi Partisi’ndeki Corbyn deneyiminden de görüleceği üzere, bu başlık egemen medya tarafından sola karşı bir baskı aracı olarak ustalıkla kullanılıyor. Bu tuzağa düşmemek için antisemitizmle mücadeleyi İsrail hükümetinin politikalarıyla özdeşleştirmeyen, Filistinlilerin haklarını ise kendi kaderini tayin hakkıyla birlikte savunan net bir çerçevenin örülmesi şart. Bu stratejik hattın toplumsal olarak örülmesinde Rosa Luxemburg Vakfı gibi kuruluşlara kritik bir rol düşüyor.
Neukölln’de güçlü bir toplumsal karşılığı bulunan Filistin dayanışmasının parti içinde gündemde tutulması önemli; ancak bu konunun parti çalışmalarını daraltan bir eksene dönüşmemesi için daha kapsayıcı ve farklı toplumsal kesimlerin ortaklaşabileceği bir zeminde ele alınması gerekiyor. Nitekim asıl mesele, Filistin dayanışmasını konut krizi, soylulaştırma, düşük ücretler ve yoksulluk gibi yüz binlerce insanın gündelik yaşamını belirleyen sorunlarla ortak bir siyasal hatta buluşturabilmek ve buradan ülke çapında örnek oluşturabilecek bir siyasal hareketlilik yaratmak olmalı.
Eralp’in ve Die Linke’nin önündeki engeller neler?
Diğer partilerle karşılaştırıldığında Die Linke’nin Berlin’deki seçmen tabanının %55’ini işçi ve emekçilerin oluşturması, partinin bu kesimler nezdinde en çok desteklenen siyasal odak olduğunu gösteriyor. Berlin seçmeninin sosyal adalet (%32) ve eğitim (%19) konularında da en çok Die Linke’ye güvenmesi, bu desteğin söz konusu tabanın maddi ve gündelik kaygılarından kaynaklandığına işaret ediyor.[i]
Fakat Linke özelinde barınma meselesi, Graz’daki KPÖ’ye benzer biçimde mütevazı bir zeminde gündeme gelmedi. Parti, Berlin’deki seçim stratejisi açısından farklı sosyal adalet taleplerinin yalınlaştırılması gerektiğini düşünüyordu ve kapı kapı dolaşılarak yapılan seçim çalışmaları sırasında karşılaşılan farklı talepler arasında barınma sorununun öne çıktığı görüldü. Fakat buradan hızla bir sonuca vararak, çözümün esas olarak “kamulaştırma”da olduğu düşünüldü ve seçim kampanyasında da bu öne çıkarıldı. Toplamda yüz bine yakın konuta sahip büyük emlak şirketlerinin dairelerinin kamulaştırılmasını öngören talep, 2021’de Berlin’de gerçekleştirilen yerel bir referandumda %51’lik bir çoğunluğun ‘Evet’ oyuyla sandıktan çıkmıştı. Ancak Deutsche Wohnen ve benzeri gayrimenkul devlerinin rant ve spekülasyon nesnesi olarak gördüğü konut stokunun kamulaştırılmasına yönelik bu iradenin, ulusal düzeyde güçlü bir siyasal ivme yaratılmadan hayata geçirilmesinin pek kolay olmadığı görüldü.
Kamulaştırmadan çok daha kabul edilebilir talepler bile (Berlin’in SPD-Yeşiller-Linke hükümetinde olduğu dönemde kiralara metrekare başına üst sınır getirilmesi) CDU’nun Federal Anayasa Mahkemesi’ne gitmesiyle geri alınmıştı. Bugünse SPD, kamulaştırma karşıtı kampanyada bizzat yer alıyor. Yeşiller partisi ise kendi içinde bölünmüş durumda. Bu açıdan, talebi Die Linke dışında destekleyenlerin sayısı oldukça azaldı. “Kamulaştırmaya evet” 2021’de Berlin halkının %51’inin desteğini almışken, anketlere göre bugün bu oran %37’ye geriledi. Düşüşün nedenlerini kesin biçimde saptamak güç; ancak seçmenin borçlanma, savaş, enflasyon ve hayat pahalılığı gibi öncelikli kaygılarıyla birlikte okunduğunda, talebe desteğin kendiliğinden devam etmediği görülüyor. Siyasal ağırlığı yüksek ve partiler arası sert mücadeleler gerektiren bu talebin gündelik yaşamla kurduğu bağın ne kadar dinamik olduğunu ve seçmenin mücadeleye ne kadar hazır bulunduğunu hesaba katmak önemli. Belirli bir program ve seçim stratejisiyle kazanımlar elde eden ancak kamulaştırmadan tamamen vazgeçmeden ölçeğini daraltan, onun yerine daha somut önlemler alan ve ilk 100 günde hayata geçirilmesi gereken uygulamalara (belirli bir kWh limitine kadar ücretsiz elektrik hakkı vb. gibi) ihtiyaç var. Bu manevra alanı sağlanmadan seçimdeki momentumu yakalamak zor görünüyor.
Bu nedenlerden ötürü Linke’nin, özellikle barınma sorununda boş vaatlere dayanan popülist söylemlere kapılmamak ve partinin tüm enerjisini tüketecek gündemlere sıkışmamak için son derece dikkatli hareket etmesi gerekiyor. Graz deneyimi, asıl meselenin sadece uygulamada değil, uygun fiyatlı konuta erişimi güvence altına almakta yattığını gösteriyor. Depozito gibi konut bulmayı ve ödemeyi zorlaştıran maliyetlerde belediye desteğinin devreye girmesi, konut arama süreçlerinin adil hale getirilmesi, sosyal konutlara erişimin şeffaf puanlama sistemleriyle gerçekleştirilmesi gibi uygulamalar, özellikle güvencesiz kesimlerin desteğini kazanmak açısından önem taşıyor.
Diğer taraftan, Graz modelinin en ayırt edici unsurlarından biri siyasetçilerin maaşlarına getirilen katı sınırlamalar (örneğin belediye başkanının maaşını ortalama bir işçi gelirine sabitlemesi ve kalan fonların dayanışma havuzlarına aktarılması) olmuştu. Yurttaşı yalnızca seçmen konumuna indirgemeyen ve siyasal temsilcilerin maddi konumunu toplumsal tabanla yakınlaştırmayı hedefleyen bu anlayışın Die Linke Neukölln içinde birkaç yıldır uygulandığı görülüyor. Ancak uygulamanın kapsamının ne ölçüde geniş olduğu ve Die Linke’nin diğer yerel örgütlerinde de benzer bir anlayışın ne ölçüde benimsendiği yeterince açık değil. Bu eksikliğin daha fazla şeffaflık yoluyla giderilmesi, partinin halkla kurduğu bağı seçim dönemlerinin ötesine taşıması açısından önemli bir deneyim sunacaktır.
Kamusal talepler, aşağıdan yukarıya yükselmeli
Sağa kayan işçi sınıfını sınıf siyasetine kazanmak, AfD’yi yalnızca bir rakip olarak ele almanın ötesine geçerek somut ekonomik ve sosyal adımlar atmayı zorunlu kılıyor. Almanya’da gençliğin önemli bir bölümü sağa yönelirken bu tablo, hâlâ açık bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor. Die Linke’nin, ülkedeki bu genel gidişat karşısında nasıl bir siyasal hattın izlenebileceğine ilişkin bir model sunması gerekiyor. Zira sistemden kopuşun bir biçimi olarak sağa yöneliş, sosyal adaletsizliklerin, alım gücü kaybının, borçlanmanın ve enflasyonun en yoğun hissedildiği kesimlerde ve bölgelerde ortaya çıkıyor.
Bu noktada, Barcelona en Comú’nun ve yurttaş belediyeciliğinin çerçevesini çizme girişimi olarak ortaya çıkan, dijital araçlardan da yararlanan Guanyem deneyimi, Berlin için düşünülebilecek örgütlenme biçimlerine ilişkin önemli bir olanak sunuyor. Guanyem, yalnızca seçimlere odaklanan bir örgütlenme değil; mahalle ağlarını, kiracıları, işçileri, göçmenleri ve çeşitli toplumsal inisiyatifleri bir araya getiren yatay ve şeffaf bir yurttaşlık platformu olarak görülebilir. Berlin bağlamında bu deneyim, konut hakkı, adil ücret ve yaşam maliyetlerinin düşürülmesi gibi talepler etrafında bir araya gelen yurttaşların, parti sınırlarına sıkışmayan ve katılıma açık mahalle inisiyatifleri ile yerel platformlar kurması biçiminde karşılık bulabilir. Hangi talepler etrafında, hangi mahallelerde ve işyerlerinde, hangi karar alma mekanizmaları aracılığıyla ve parti ile belediye kurumlarıyla nasıl bir ilişki içinde örgütlenileceği, dijital demokrasi araçlarının da katkısıyla ortaklaşa belirlenebilir. Böyle bir modelin Berlin’in özgün koşullarında işlerlik kazanması ise, belediye üzerinde doğrudan etki yaratacak güce erişmesine ve yerel yönetimlerin bu toplumsal gücü siyasal bir muhatap olarak tanımasına bağlı.
Bu bakımdan barınma talebi, kamusal taleplerin yalnızca bir parçasını oluşturuyor. Mesele, konutun kendisi ve niteliğiyle sınırlı kalmayıp vergi politikalarından işten çıkarmalara, enerji maliyetlerinden bütçe önceliklerine kadar uzanan bir dizi taleple iç içe geçiyor. Alman sanayisinin militarist yönelimine ve giderek tırmandırılan savaş atmosferine karşı güçlü bir barış perspektifi geliştirilmeden, hayatın diğer alanlarındaki acil talepleri ortak bir siyasal zeminde buluşturmak zor görünüyor. Bu nedenle Die Linke’nin gelecek federal seçimlere 2025’teki hataları telafi eden bir siyasal hat üzerinden hazırlanması, önündeki en kritik gündemlerden biri olmalı. Günümüz Almanyası açısından bakıldığında, gerçek bir siyasal dönüşümün yakalaması gereken asıl halka, seçimlerin ötesine taşan hegemonik bir toplumsal güç kurmak olmalıdır.
[i] https://www.zdfheute.de/politik/deutschland/wahl-berlin-2026-alle-ergebnisse-grafiken-102.html




