Son Emperyalizmin Aşil Topuğu Yemen

Tarık İzibüyük3 Kasım 2026

İsrail ve A.B.D ortak saldırısı ile öldürülen İran’ın Lideri Ali Hamaney için Temmuz 2026’da düzenlenen cenaze töreni uluslararası heyetlerin de katılımıyla gerçekleşti. Merhumun arkasından yapılan Kuran tilaveti İslam dünyasında yaygın bir gelenektir bununla birlikte gelen heyetler taziyelerini sunarken arkadan okunan Kuran bir nevi “ayet diplomasisi” tartışmalarını gündeme getirdi. Yemen heyeti de Hamaney’in naaşına yaklaştığında salonda Fetih Suresi 29. Ayet yankılanıyordu: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla  birlikte hareket edenler [müminler] saldırgan kafirlere karşı çok çetin ve tavizsiz, birbirlerine karşı ise çok şefkatli ve  merhametlidirler.”1 İran tarafından yapılan bu jest imametten tutun da fıkıh anlayışlarına kadar aralarında derin itikadi mezhep farklılıkları olan bu iki Şii grubun bütün teolojik farklılıklarını bir kenara koyup “direniş ekseninde” ortaklaştığının sembollerinden biriydi.  

Eylül 2026 itibarıyla Yemenli Zeydi direnişçiler, ya da resmi adlarıyla Ensarullah, Muha ve Dubab şehirlerinin yanı sıra Meyyun Adası’nı da ele geçirerek Kızıl Deniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep Boğazı’na hâkim oldu. Ensarullah güçlerinin bu başarısının ardından bölgedeki tansiyon giderek arttı. Bu yazının yazıldığı Ekim 2026’da ise Birleşik Krallık’ın The Guardian’dan tutun Lübnan Hizbullahı’na yakın Al-Akhbar’a kadar herkesin merceğinde Ensarullah’ı görüyoruz. Bu yayınların önemli bir kısmı da Suudi basınından geliyor. Krallığın İngilizce yayın yapan gazetelerinden Saudi Gazette, Yemenli direnişçileri “kırmızı çizgileri olmayan”, İran’daki efendilerine itaat eden “kuklalar” olarak tanımlıyor.2 Londra merkezli ve yine Suudi hükümetiyle organik bağı bulunan Şarkul Avsat da benzer bir söylem içinde konuşuyor; hatta Suudi Arabistan hava sahasının kapanmasına ve havalimanlarında ölüm ve yaralanmalara yol açan eylemleri yüzünden Ensarullah’ın “dünyanın düşmanına” dönüşmesi gerektiğini iddia ediyor.3 Suudi kraliyet ailesine yakınlığıyla bilinen Arab News’un baş editörü Faisal J. Abbas ise 13 Ekim’de yayımlanan “Husilerin4 Kabahatinden Büyük Özrü” başlıklı köşe yazısında diğer meslektaşları gibi meseleye Riyad’ın penceresinden bakıyor.5 Abbas’a göre kabahat, Ensarullah’ın Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırısıydı, özür ise sözcüleri Muhammed el-Buhayti’nin Sky News’e verdiği röportajda bu saldırıya getirdiği gerekçe. Ancak bu saldırıları Yemenli direnişçilerin “kabahati” olarak tarif etmek, Riyad’ın on yıla yaklaşan Yemen savaşını parantez içine almayı gerektiriyor. Bu noktada ana akım olan Arendtci şiddet tezlerinin aksine Fanoncu bir zaviyeden bakınca “Ensarullah’ın kabahati neydi ki özrü ne olsun?” sorusunu sormak gayet meşrudur. 

Muhammed bin Selman’ın (MBS) savunma bakanı olarak başlayarak iktidarını pekiştirdiği 2015–2018 döneminde Yemen savaşı, onun liderlik imajının merkezinde yer aldı; aynı yıllarda Suudi Arabistan, SIPRI verilerine göre küresel silah ithalatının yaklaşık %11’ini tek başına gerçekleştirerek dünyanın en büyük silah alıcısı oldu. Bu oran, MBS öncesi dönemdeki %5,4’lük payın iki katından fazlaydı.6 Velihat Prens’in kendi iktidarını uluslararası sermaye birikiminin ihtiyaçları ile paralelleştirirken Yemen’de işlenen savaş suçları tali birer unsurdu. Vurulan okul otobüsünün7 veya bombalanan bir düğünün8 ne önemi vardı, her şey askeri endüstriyel kompleks içindi. O yüzden Yemen’de akut yetersiz beslenme yüzünden ölümle pençeleşen milyonlarca çocuğu9 şimdilik bir kenara bırakalım; nasılsa Riyad da yıllardır öyle yapıyor. 

Bu yazının ana noktası ise Suudi gazetecinin sorduğu soruya gerçek bir cevap verebilmek: Yemenli direnişçilerin o meşhur kabahati neydi? Aslında Ensarullah’ın kinetik operasyonlarının Batı Asya’daki ABD güvenlik şemsiyesinin sınırlarını görünür kılması, Washington ve Riyad açısından kuşkusuz bir kabahattir. Lakin bu soruyu, Marx’ın Proudhon’a yönelttiği eleştiriyi hatırlatırcasına, kendi soyutlamalarının içinde kaybolan ana akım uluslararası ilişkiler teorilerinin güvenlik merkezli çerçevesinden yanıtlamayacağım. Devletleri tekil ve rasyonel aktörler olarak ele alan meseleyi güç dengesi ve caydırıcılık kavramlarına indirgeyen bu yaklaşım, olup biteni ancak yarım anlatabilir; çünkü o devletlerin ardındaki sınıfsal ilişkileri ve sermaye akışlarını görünmez kılar. Oysa Körfez’de sarsılan şey yalnızca bir güvenlik mimarisi değil, o mimarinin korumak için var olduğu sermaye birikim rejimidir. 

Emperyalizm ve Enflasyon 

12 Ekim 2026’da Riyad’daki Dünya Petrol Konseyi Enerji Kongresi’nde OPEC+ bakanları bir araya geldi. Bu gayet sıradan ve aslında yürütme açısından bağlayıcı olmayan bir görüşmeydi. Ardından yapılan basın açıklaması ise yaşanan olağandışı durumlar çerçevesinde gayet doğal olmakla birlikte aktörlerin geçer akçesini ele veriyordu:10 

“…Bu bağlamda Bakanlar, enerjinin kesintisiz akışını sağlamak için uluslararası deniz yollarının güvenliğinin korunmasının kritik önemini teyit etmiştir. Bakanlar ayrıca, enerji akışında yaşanan mevcut kesintinin navlun ve sigorta maliyetlerini artırdığını; bu maliyetlerin emtia değerinin üçte birini aşarak eşi görülmemiş seviyelere ulaştığını, ham petrol ve petrol ürünlerinin zamanında ve verimli biçimde taşınmasını engellediğini ve küresel ekonomi üzerinde ek enflasyonist baskı yarattığını belirtmiştir..” 

Direniş eksenin bir parçası olan Yemenli Zeydilerin aslında en büyük kabahati de burada yatıyordu: Küresel ekonomi üzerinde ek enflasyonist baskı yaratmak. Bu, günümüz kapitalizmin ve Amerikan Emperyalizminin asla tolere edemeyeceği bir kabahattir.  

Ekonomist Utsa ve Prabhat Patnaik, emperyalizmin, ücretli emek ile sermaye arasındaki çelişkiyle birlikte kapitalizmin yeniden üretimi için zorunlu olan mekânsal bir boyuta sahip yapısal bir ilişkiyi ifade ettiğini savunur. Metropol ekonomilerde paranın değerini koruyabilmek için üçüncü dünya ülkelerindeki küçük üreticiler gelir deflasyonuna tabi tutulur. Merkezdeki kapitalizm, talep koşulları ya da doğal kısıtlar nedeniyle yalnızca uzak ve çevresel bölgelerde üretilebilen belirli metalara bağımlıdır11. Bu tür metaların fiyatlarında denetimsiz artışlar, metropol ekonomilerde enflasyonist baskılar yaratır ve varlık sahiplerini paradan altına ya da emtiaya yönelmeye sevk ederek sistemik çöküşe varabilecek istikrarsızlık biçimleri üretir. Bu nedenle Patnaikler, emperyalizmi bu metaların nominal fiyatlarının artmasını engellemek için gerekli görülen tüm müdahaleleri zorunlu kılan yapısal bir ilişki olarak kavramsallaştırırlar. Kısacası, onlar için emperyalizm esasen ticaretle ilgili bir olgu değil, parasal istikrarın bir gereğidir12. Hasılı kelam, günümüzde emperyalizm, pazarların ya da hammaddelerin ele geçirilmesinden ziyade, paranın bir servet biçimi olarak istikrarının sürekli korunmasını zorunlu kılan bir mekanizmadır. 

İran-ABD Savaşı öncesinde, Şubat 2026’da varil başına ortalama 71 dolar seviyesinde seyreden referans fiyatı olarak kabul edilen Brent petrolü, Hürmüz’ün fiilen kapanmasıyla beş hafta içinde ikiye katlanarak 7 Nisan’da 138 dolara ulaştı. 8 Nisan ateşkesi ve ardından gelen müzakere süreciyle fiyatlar Temmuz başında savaş öncesi seviyeye, 68 dolara kadar geriledi ancak bu geri çekilme, Washington’un Temmuz’da İran’ı yeniden vurmasıyla kısa sürdü. Ensarullah güçlerinin 10 Eylül’de Muha’yı ele geçirdiği gün Brent 109 dolardan 121 dolara sıçradı, beş gün sonra da 130 doları aştı. Bu işin sadece ham petrol kısmı. Petrol endüstirisinin hepimizin gözden kaçırdığı bir kör noktası var ki enflasyonist baskıyı tahminlerimizin ötesine taşıyor: Petrokimya. 

Aman Petrol Canım Petrol Artık Sana Muhtacım Petrol 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılan araştırmalar, yeni sanayi kollarının ortaya çıkmasını sağladı. Böylece üretilen mallar hem çeşitlendi hem de teknik açıdan çok daha gelişkin bir hâl aldı. Bunun sonuçlarından biri olarak Petrol, 20. yüzyılın ortasından itibaren yalnızca bir enerji kaynağı olmaktan çıkıp modern kapitalist üretimin maddi temelini oluşturan bir hammaddeye dönüştü. Organik kimyasalların petrol kaynaklı payı ABD’de 1950’lerin sonunda ise neredeyse %90’a Almanya’da %60’lara ulaşarak üretimin ucuz hammadde ihtiyacını karşıladı.13 Burada plastikten sentetik kauçuğa, gübreden tekstile kadar uzanan geniş bir ürün yelpazesinin petrole bağımlı hale gelmesi anlamına geliyordu. Uluslararası Enerji Ajansı’nın tahminlerine göre petrokimya, 2030’a kadar küresel petrol talebindeki büyümenin üçte birinden fazlasını, 2050’ye kadar ise neredeyse yarısını oluşturacaktır.14 Anlaşılacağı üzere petrol, uluslararası sermayenin üretken ve meta dolaşımı ayaklarında hayati bir rol oynamasının yanı sıra, özellikle 1970’lerden itibaren petrodolar gelirlerinin Avrupa’daki finans çevrelerinin eurodolar hesaplarına aktarılmasıyla mali dolaşımın da vazgeçilmez bir unsuru hâline geldi. Bretton Woods sonrasında ABD dolarının rezerv para olmasındaki rolüne değinmiyorum bile. 

Petrol ve Petrokimyaya bağımlılığımız geçtiğimiz her gün daha çarpıcı hale geliyor. Dünyada en çok kullanılan gübre olan üre ve fosfatlı gübrelerin temel girdisi olan kükürt petrol ve gaz rafinasyonunun yan ürünleridir. Savaştan önce küresel üre ticaretinin yaklaşık üçte biri, deniz yoluyla taşınan kükürdün ise neredeyse yarısı Hürmüz’den geçiyordu. Bugün ise bu neredeyse durmuş durumda ve eğer gübre geçişi konusunda uzlaşılmazsa haftalar içinde Asya ve Afrika’da ekim sezonu kaçırılmış olacak. Uluslararası Ticaret Odası’na göre bu tahıl fiyatlarının %81’e, yağlı tohum fiyatları %66’ya , hayvansal ürün fiyatları da %30’a kadar artması ile sonuçlanabilir.15 En başta OPEC + açıklamasından alıntıladığımız sigorta ve taşımacılık fiyatlarının maliyet artışına bir de gıda enflasyonu hatta gıdaya erişim sorunu eklendiği zaman tartışmanın boyutu da değişiyor. Orta vadede alternatifler üretilse bile yakın vadede krizlere yol açacağını tahmin edebiliriz. 

Hem Suçlu Hem Güçlü 

Hürmüz boğazının İran tarafından kontrol edilmesinin ardından, çözüm geçici olarak Körfez’deki petrolü Kızıldeniz kıyısındaki Yanbu limanına taşıyan Doğu-Batı boru hattı kullanılmıştı. EIA verilerine göre Hürmüz’den geçen petrol 2025’in son çeyreğinde günde 21,6 milyon varilden 2026’nın ikinci çeyreğinde 4,9 milyona gerilerken Babülmendep’ten geçen akış 5,4 milyondan 8,1 milyon varile yükseldi.16 Kısacası Hürmüz’deki kayıp Babülmendeb ile telafi edilmeye çalışıldı. Ancak rakamlar yakından incelendiğinde, buharlaşan milyonlarca varil “telafi” kelimesinin ne kadar iyimser olduğunu gösteriyor. 

İşte Yemenli Zeydi direnişçilerin kabahatinin somut boyutu burada ortaya çıkıyordu. Babülmendep’teki saldırılar yüzünden Ağustos’ta Yanbu’dan yapılan ihracat Temmuz’a kıyasla yaklaşık yarıya düştü. Suudi Arabistan petrolü Süveyş’e yönlendirmek zorunda kaldı, ki bu Asyalı alıcılar için çok daha uzun ve pahalı bir rota demek oluyordu.17 Dünyadaki üretimde de Asya’nın payı düşünülünce Muha’da mücadele eden Yemenliler, ara seçimler öncesi Chicago’daki market raflarını etkileyecektir. Patnaiklerin işaret ettiği tehlike de burada yatıyor. Normalde Emperyalizm’in buna cevabı zor yoluyla disipline etmek olacaktır. Yemen halkı yıllardır uygulanan ablukalarla açlığın en çıplak halini yaşayarak ekonomik zorla disipline maruz kalıyor. Buna ek olarak askeri operasyonlarla ekonomi dışı zorla da mücadele ediyor. Yemen’de bir iç savaşın yaşandığı, Ensarullah’ın bu savaşın bir tarafı olduğu ve bu iç savaşta şiddetin mağduru olduğu kadar faili de olduğu bir hakikattir. Bununla birlikte şiddet üzerine saha çalışmalarıyla öne çıkan alanın önde gelen isimleri antropolog Scheper-Hughes ve Bourgois’ın belirttiği gibi iç savaşları ve toplumsal çatışmaları fail-mağdur dikotomisinde incelemek yerine yapısal olandan gündelik olana uzanan bir “şiddet sürekliliği” içinde kavramak gerekir.18 Bu şiddet sarmalının ikircikliğinin gölgesinde Ensarullah emperyalizmin disiplin mekanizmalarının sınırını göstermenin ötesine geçip bölgede Anti-Emperyalist mücadelenin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. 

Yaşanan krizlerin faturasını Global Kuzey’in Güney’e ödetmesi yirminci yüzyıldan itibaren vakayı adiyeden sayılmıştır. Lakin Yemenliler faturayı doğru adrese yollamanın bir yöntemini bulmuş gibi gözüküyor. Yemenli Zeydiler emperyalizmin aşil topuğunu teşhir ederek uluslararası sermaye birikimine çok temel bir yerden saldırdıkları için kabahatlidirler. Hatta bir bakıma da günahkardırlar çünkü içinde yaşadığımız üretim şeklinin amentüsünü unutmamak gerekir:  

“Biriktiriniz, biriktiriniz! İşte, Musa da bu, peygamberler de bu!”19 

Son Emperyalizmin Aşil Topuğu Yemen
0:00 / 0:00