Fransa’daki İsyan ve Devrimci Önderlik Sorunu

Onur Özgen28 Ekim 2026

Fransa’da yüz binlerce insan sokaklara çıktı. Paris’ten Marsilya’ya, Lyon’dan Bordeaux’ya uzanan protestolar, haftalardır biriken toplumsal öfkenin 17 Ekim’de ne kadar büyüdüğünü gösterdi. Liseli gençlerin başlattığı hareket, üniversite öğrencilerinin, sendikaların, işçilerin ve Sarı Yelekliler’in katılımıyla ülke çapında bir başkaldırıya dönüştü. Hükûmet kamu düzenini korumaktan söz ediyor. Polis göstericilere saldırıyor. Burjuva basını ise halkın neden ayaklandığını açıklamak yerine sokaklardaki şiddet olaylarını ve lüks mağazalarda yaşanan yağmalamaları tartışıyor.

Fransa bu manzaraya yabancı değil. Emeklilik reformuna karşı gösteriler ve 2018’de başlayan Sarı Yelekliler hareketi, aynı toplumsal gerilimin farklı dönemlerdeki ifadeleriydi. 17 Ekim’in önemi, ayrı ayrı gelişen mücadelelerin ortak bir zeminde buluşması. Bununla birlikte kalabalıkların büyüklüğü, siyasal örgütlülüğün de aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmiyor. Daha yüksek ücret isteyen işçilerle eğitimde eşitlik arayan gençler aynı sokakta yürüyebilir; fakat bu birlikteliğin hangi programa dönüşeceği henüz belirlenmiş değil.

Bu nedenle 17 Ekim’i sıradan bir protesto günü olarak değerlendirmek de onu yaklaşan bir devrimin habercisi saymak da yanlış olur. Ortada gerçek bir toplumsal hareket var, bu kesin. Fakat harekete katılanların ortak talepleri, karar mekanizmaları ve siyasal hedefleri henüz aynı açıklıkta oluşmuş değil. İsyanın geleceğini belirleyecek ayrım da buradan geçiyor.

Gençliğin öfkesi, kapitalizmin geleceği

Liselilerin eylemlerinin temelinde öğretmen eksikliği, okulların fizikî koşulları ve eğitimdeki eşitsizlikler bulunuyor. Gençlerden iyi eğitim almaları, rekabet etmeleri ve geleceklerine güvenmeleri isteniyor. Oysa henüz okul sıralarındayken karşılaştıkları sorunlar, çalışma hayatında da onları bekleyen güvencesizliğin habercisi. Üniversiteye erişimdeki eşitsizlikler, işsizlik korkusu ve yüksek yaşam mâliyeti aynı düzenin birbirini tamamlayan sonuçları.

Fransa, bütün gençlere nitelikli eğitim sağlayabilecek üretim kapasitesine sahip. Buna rağmen kamusal eğitim kaynak sıkıntısıyla karşılaşıyor. Buradaki temel mesele, toplumun ne kadar zenginlik ürettiğinden çok bu zenginliğin kullanımına kimlerin karar verdiği. Eğitim harcamaları bütçe disiplini gerekçesiyle sınırlandırılırken sermayenin ihtiyaçları ekonomik politikanın merkezinde tutuluyor.

Bu gençlerin geleceğe ilişkin kaygıları okul kapısından çıktıktan sonra sona ermeyecek. Diplomasını alanların önemli bir bölümü ücretli emek piyasasına katılacak. Bugün eğitimde eşitlik isteyen öğrenciler yarın çalışma saatleri, sendikal haklar ve barınma için mücadele etmek zorunda kalacaklar. Onların öfkesi bu yüzden mevcut işçi hareketi açısından da önem taşıyor.

17 Ekim’de öğrencilerin işçilerle buluşması bu nedenle önemliydi. Okulunun sorunlarını protesto eden bir genç, yanında yürüyen işçinin ücret mücadelesiyle kendi geleceği arasındaki ilişkiyi görebilir. 1968’de öğrenci eylemlerinin kitlesel işçi grevleriyle birleşmesi Fransa’da büyük bir siyasal kriz yaratmıştı. Ancak işçi hareketinin önderlikleri mücadeleyi iktidar sorununa taşıyamadı; kapitalist düzen tavizlerle ayakta kaldı. Bugünkü koşullar elbette 1968’le bire bir aynı değil, fakat ders hâlâ güncel: Gençliğin cesareti, işçi sınıfının örgütlü gücüyle buluştuğunda yeni imkânlar doğuyor. Bu gücün siyasal yönünü ise sokaktaki coşku kendiliğinden belirleyemiyor.

Burjuvazinin korkusu, devletin cevabı

17 Ekim’in ardından Cumhurbaşkanı Macron şiddet olaylarını kınadı, Başbakan Lecornu hükûmetin geri adım atmayacağını açıkladı. İçişleri Bakanı Nuñez de gösteriler öncesinde radikal sol grupların çatışmalara yol açabileceğini ileri sürmüştü. Böylece öğrencilerin ve işçilerin talepleri, kamu düzeninin korunmasına ilişkin açıklamaların gölgesinde kaldı.

Bu, burjuva devletinin artık ezberlediğimiz bir yöntemi. Önce ekonomik sorunlardan kaynaklanan kitlesel hoşnutsuzluk bir güvenlik meselesine dönüştürülür. Ardından göstericilerin taleplerinin yerini protestoların hangi sınırlar içerisinde gerçekleştirilebileceği tartışması alır. Böylece devletin kendi politikalarını açıklama zorunluluğu zayıflarken, halk hareketi sürekli olarak meşruiyetini kanıtlamaya zorlanır.

Devletin baskı aygıtlarıyla karşılaşmak, gençlerin siyasal deneyimini de değiştiriyor. Başlangıçta okulunun koşullarını protesto eden bir öğrenci, gösteri sırasında polisin saldırısıyla karşılaştığında devletin kendisine hangi koşullarda zor kullanabileceğini öğreniyor. Demokratik haklara ilişkin soyut bilgilerin yerini doğrudan yaşanmış deneyimler alıyor.

Fakat burada tehlikeli bir yanılgıdan kaçınmak gerekir. Polisle çatışmaya giren herkes devrimci bilinç kazanmış olmaz. Sokaklardaki fiziksel çatışmaların şiddetlenmesi, hareketin siyasal gücünün aynı ölçüde arttığını göstermez. Hatta hareketin kendi örgütlenmesini geliştiremediği koşullarda çatışmaların gündemi belirlemesi, hükûmete toplumsal talepleri ikinci plana itme fırsatı verebilir.

Bu açıdan devletin baskıcı karakterini teşhir etmek önemli. Ancak bu teşhirin amacı, mücadeleyi polisle göstericiler arasında sürekli tekrarlanan bir karşılaşmaya indirgemek olamaz. Asıl mesele, devletin hangi ekonomik ve toplumsal ilişkilerin korunmasında rol oynadığını açıklamak.

Fransız işçisi ücretinin önemli bir bölümünü kiraya ve temel ihtiyaçlarına ayırmak zorunda kalırken büyük sermaye gruplarının ekonomik kararları toplumun geniş kesimlerinin yaşamını belirliyor. Hükûmetler, ekonomik politikalarını hazırlarken piyasaların güvenini ve yatırımcıların beklentilerini temel kaygılar arasında tutuyor. Buna karşılık emekçilerin talepleri bütçe disiplini ve ekonomik zorunluluk gerekçeleriyle sınırlandırılıyor.

17 Ekim’de sokaklara çıkan insanların karşı karşıya bulunduğu siyasal sorun da tam olarak bu eşitsizlikle ilgili. Hükûmetin politikalarına itiraz etmek önemli bir başlangıç. Fakat ekonomik kararların alınmasında belirleyici olan mülkiyet ilişkileri değişmediği sürece hükûmetlerin değişmesi aynı sorunların yeniden ortaya çıkmasını engelleyemez.

Sendikalar, Sarı Yelekliler ve solun krizi

CGT ve Solidaires’in 17 Ekim gösterilerine katılması hareketin kapsamını genişletti. Fransa Komünist Partisi ile Boyun Eğmeyen Fransa da eylemlere destek verdi. Buna karşılık CFDT ve FO, 5 Kasım için duyurulan grev ve gösteri çağrısına odaklandı. Bu farklı tutumlar, işçi hareketinin ortak bir siyasal doğrultuda birleşmekte zorlandığını gösteriyor.

Sendikaların varlığı kuşkusuz önemli, fakat sendika yöneticilerinin katıldığı bir gösteriyle işçilerin kendi mücadeleleri üzerinde söz sahibi olması aynı şey değil. Grevin ne zaman yapılacağı, hangi taleplerin savunulacağı ve hükûmetle hangi koşullarda görüşüleceği işçilerin demokratik denetimine açık olmalı. Aksi hâlde büyük hareketler birbirinden kopuk eylemlere dağılabilir, kazanımlar kapalı müzakerelerin sınırlarına sıkışabilir.

17 Ekim ile 5 Kasım arasındaki bağın nasıl kurulacağı bu yüzden önem taşıyor. Gösteri takvimleri farklı sendikaların ayrı ayrı kararları olarak kalırsa hükûmet, toplumsal talepleri parçalı biçimde karşılamaya çalışabilir. İşyerlerindeki toplantılar, ortak talepler ve üyelerin denetimine açık müzakereler ise eylemlerin birbirini tamamlamasını sağlayabilir. Mücadelenin sürekliliği, yeni bir tarih açıklamakla güvenceye alınamaz.

Ücretlerin artırılması, emeklilik haklarının korunması ve kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi elbette küçümsenecek talepler değil. Ancak üretim ve yatırım kararları sermayenin elinde kaldığında bu haklar her ekonomik krizde yeniden hedef alınacak. Reform mücadelesinin sosyalist bir perspektifle ilişkisi burada kurulmalı: İşçiler bugünkü koşullarını iyileştirmeye çalışırken o koşulları sürekli yeniden üreten ekonomik ilişkileri de tartışabilmeli.

Sarı Yelekliler’in yeniden sokakta olması bu tartışmayı daha yakıcı kılıyor. 2018’de akaryakıt vergilerine karşı başlayan hareket, hayat pahalılığına ve temsil krizine yönelmişti. Sekiz yıl sonra aynı hoşnutsuzluk genç kuşağın talepleriyle buluşuyor. Bu süreklilik, sorunların tek bir hükûmetin başarısızlığından kaynaklanmadığını gösteriyor. Geleneksel solun kapitalist ekonomiyi yönetirken uyguladığı politikalar da emekçilerin ona duyduğu güvene zarar verdi. Ortaya çıkan boşlukta aşırı sağ, ekonomik öfkeyi göçmenlere yönelterek aynı koşullarda çalışan insanları birbirine karşı konumlandırmaya çalışıyor.

Fransa’nın parlamenter solu, sokaklarda yükselen toplumsal öfkeyi kendi seçim stratejisine bağlamaya çalışıyor. Onun siyasal ufku, kapitalizmin yarattığı hoşnutsuzluğu bir hükûmet değişikliğine ve reform programına dönüştürmekle sınırlı. Oysa 17 Ekim’de ortaya çıkan hareketin geleceği, parlamentodaki güç dengelerinden çok işçi sınıfının kendi bağımsız örgütlenmesini geliştirip geliştiremeyeceğine bağlı.

Devrimci önderlik sorunu ve 17 Ekim’in sonrası

Fransa’daki hareketin temel çelişkisi açık: Kitlelerin mücadele kapasitesiyle devrimci örgütlerin toplumsal etkisi arasında büyük bir mesafe bulunuyor. Kendilerini devrimci olarak tanımlayan örgütler mevcut; fakat milyonlarca emekçiyi ortak bir sosyalist program etrafında birleştiren güçlü bir önderlikten söz etmek mümkün değil.

Devrimci siyaset, öğrencilerin eğitim, işçilerin ücret, emeklilerin geçim mücadelelerinin içinde karşılık bulmak zorunda. Hayat pahalılığına karşı ücretlerin korunması talebi, fiyatların ve şirket kârlarının nasıl belirlendiği tartışmasına açılabilir. Kamusal hizmetlerin geliştirilmesi isteği, toplumsal kaynakların kimin denetiminde olduğunu sorgulatabilir. Başka bir deyişle, gündelik taleplerle ekonomik iktidar arasındaki bağı kurmak gerekiyor. Fakat bunu gerçekleştirecek olan, kitlelerin yerine konuşan dar kadrolar değil, mücadeleye katılanların kendi örgütlerinde geliştirdiği demokratik güçtür.

Avrupa’nın başka ülkelerinde eğitim mâliyetlerine, düşük ücretlere ve hayat pahalılığına karşı yükselen tepkiler, Fransa’daki hareketin uluslararası bağlamını da gösteriyor. Fakat aynı sorunları yaşamak kendiliğinden ortak bir siyasal mücadele yaratmaz. Sermaye, sınırları aşarak faaliyet gösterirken emekçilerin dayanışması ulusal sınırlar içinde kalırsa ekonomik gücün paylaşımındaki eşitsizlik sürer. Devrimci enternasyonalizm, bugünkü mücadeleler açısından bu nedenle somut bir örgütlenme meselesi.

17 Ekim’den sonra hükûmet gösterilerin sönümlenmesini bekleyebilir; sendika yönetimleri yeni müzakere tarihleri belirleyebilir. Hareketin geleceğini, liselilerin okullarında, işçilerin fabrikalarında ve farklı toplumsal kesimlerin ortak örgütlerinde ne yapacağı belirleyecek. Fransa’da 1968’den Sarı Yelekliler’e uzanan mücadele geleneğinin gösterdiği gibi, büyük protestolar kapitalizmin çelişkilerini görünür kılabilir; bu çelişkileri aşacak güç ise ayrıca örgütlenmeli.

17 Ekim’de Paris sokaklarında yan yana dövüşen bir öğrenciyle bir işçi, ertesi gün de birbirlerinin sorunlarını kendi mücadelelerinin bir parçası sayabilecek mi? İşte devrimci önderlik meselesi, meydanların boşalmasının ardından bu somut ilişkilerde sınanacak.

Fransa’daki İsyan ve Devrimci Önderlik Sorunu
0:00 / 0:00