Uzun süredir Latin Amerika siyasetini gözlemleyen bir akademisyen olarak, bölgedeki gelişmeler üzerine yazdığım birçok yazıyı, “toplumsal hareketlerin örgütlenme ve mobilize olma kapasitesine” işaret ederek bitirdiğimi fark ettim. Bölge siyasetiyle özdeşleşmiş olan ABD müdahalesi, darbeci dinamikler, oligarşik yapılar ve neoliberal politikalar gibi birçok gerici unsuru ele aldıktan sonra, tek ilerici çözüm olarak halkın gücünü vurgulamak belki de Türkiye’den bakınca muğlak bir temenni gibi kalıyordu. Ne var ki bütün bunlara karşı durabilecek başka hiçbir güç yoktu ve Latin Amerika tarihi bunun örnekleriyle doluydu. Her şeyden önce, 1980’lerde askeri diktatörlüklerden çıkış ve demokrasiye geçiş süreçleri, tüm faşist baskılara rağmen bölge genelinde etkin bir şekilde mobilize olmayı başaran halk hareketleri sayesinde mümkün olmuştu. Sözgelimi, Brezilya’da askeri diktatörlüğü (1964-85) sona erdiren en önemli unsurlardan biri, “Diretas Já” (Doğrudan Seçimler Hemen!) hareketinin yarattığı toplumsal baskıydı. 1983’te başlayan ve 1984’te milyonlarca insanı sokağa döken bu hareketin arkasında ise 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan mahalle ve taban örgütleri, Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST) öncülüğünde gelişen köylü direnişleri, öğrenci, kadın ve insan hakları hareketleri, Kurtuluş Teolojisi’nden etkilenen Katolik Kilisesi’nin taban cemaatleri ve Lula da Silva’nın ulusal bir işçi lideri olarak yükselmesini sağlayan yeni sendikal hareket vardı.
Sokakların siyaseti nasıl dönüştürebileceğine dair örnekler, askeri rejimlere karşı direnişle sınırlı değildi. 2000’lerin başından itibaren Venezuela’dan Ekvador’a, Bolivya’dan Arjantin’e iktidara gelen solcu/ilerici hükümetlerin hepsi seçim zaferlerini toplumsal hareketlerin desteğine borçluydu. Brezilya’da 2002’de Lula da Silva’yı iktidara taşıyan süreç de kuşkusuz devrim niteliğindeydi. Ülkenin en yoksul bölgesinden gelen, sokaklarda ayakkabı boyacılığı yapmış, ikinci sınıftan sonra okulu bırakıp metal işçisi olarak çalışmaya başlamış ve bir iş kazasında sol elinin serçe parmağını kaybetmiş birinin önce sendika lideri, sonra da devlet başkanı olması, ezilenlerin tarihsel özneler haline geldiği o devrimci anlardan birine işaret ediyordu. Ne var ki devrim, sadece bir an değil, bir süreçti ve ezilenleri iktidara getiren bu süreç, eski toplumsal ve siyasal düzenin altüst edilmesini ve yerine yenisinin getirilmesini gerektiriyordu. İşçi Partisi (PT) lideri Lula da Silva ise oyunu kurallarına göre oynayacağını ve devrim yapmakla ilgilenmediğini en baştan belirtmişti. PT, her ne kadar aşağıdan yukarı örgütlenen benzersiz bir parti olsa da parti içinde kuruluş aşamasından itibaren PT’nin iktidarı hedefleyen stratejik bir parti olarak inşa edilmesi yönünde güçlü bir eğilim vardı. Lula gibi kurucu sendikacılar da en başından beri partiye bu yönde bir stratejik rol yüklemişlerdi. Sonuçta PT, devrimci bir işçi sınıfı partisi olmaktan adım adım uzaklaşmış ve geniş bir “sol cephe” partisine dönüşerek iktidara gelmişti. Devrimci süreci inşa etmek ise yine tabandan gelen toplumsal hareketlere kalıyordu. Nitekim Haziran 2013 gösterilerinden 2016’daki işgal eylemlerine ve 2018’den itibaren Jair Bolsonaro’ya karşı düzenlenen büyük kitlesel protestolara kadar birçok önemli dönüm noktasında halk seferberliği geleneğinin yeniden canlandığına tanıklık ettik.
Ve işte bugün bir kez daha “toplumsal hareketlerin örgütlenme ve mobilize olma kapasitesi”, ya da kısaca “sokağın gücü”, kendini gösterdi ve yepyeni bir devrimci moment yarattı. 4 Ekim’deki başkanlık seçimlerinin ilk turunda büyük bir zafer kazanan Bolsonarismo’yu üç hafta gibi kısa bir süre içinde yenilgiye uğratabilmek ve ilk turun aritmetiğini tamamen tersine çevirebilmek, tarihi ve ilham verici bir zafere işaret ediyor. Bunda elbette Lula’nın 11 milyon takipçiyi bulan WhatsApp kampanyası gibi dijital iletişim araçlarının da payı var. Sokakların yanı sıra dijital platformlardaki örgütlenmenin de bu süreçte oynadığı hayati rol inkâr edilemez. Özellikle de Facebook, Instagram, WhatsApp ve Threads’in sahibi olan Meta’nın Donald Trump’la olan siyasi yakınlığı ve Brezilya’daki seçim sürecinde sergilediği Bolsonarocu tutum göz önünde bulundurulduğunda, dijital bir zaferle de karşı karşıya olduğumuz aşikâr. Büyük teknoloji şirketlerinin siyasal rekabet koşulları üzerindeki gücü ve dijital platformların içeriklerin dolaşımını ve görünürlüğünü belirleme kapasitesi, kuşkusuz günümüzde seçim süreçlerinin demokratik biçimde düzenlenmesi ve denetlenmesi açısından giderek büyüyen bir tehdit oluşturuyor. Brezilya solunun, üç hafta gibi kısa bir sürede bu tehdidi bertaraf etmesi, siyasal atmosferi değiştiren en önemli dinamiklerden biri oldu. Ancak Lula’nın ikinci turdaki seçim başarısını sadece dijital bir zafer olarak tanımlamak, Brezilya’da sol mücadelenin önemli bir tarihsel bileşeni olan katılımcı demokrasi kültürünü göz ardı etmek anlamına gelir. Üstelik güvencesiz işlerin artmasına ve buna bağlı olarak örgütlü işçi sayısının düşmesine rağmen sokakları milyonlarca insanla doldurmanın ne kadar zor olduğu da dikkate alınmamış olur. O halde karşımızda hem çevrimiçi hem de çevrimdışı seferberliğin ürünü olan bir zafer olduğunu ve genel olarak artık içinde yaşadığımız çağda çevrimiçi alanlarla sokak protestolarının birbirinden ayrılamayacağını görmemiz gerekiyor. Ben bu yazıda, ekranların da sokaklar kadar önemli olduğunu kabul etmekle birlikte, üniversitelerdeki öğrenci hareketlerine, mahallelerdeki dayanışma ağlarına ve kitlesel sokak hareketlerine dikkat çekmek istiyorum. Brezilya’dan örnek alarak dijital kampanyalar örgütleyebiliriz, ancak tabandan gelen toplumsal hareketler olmadan ABD destekli aşırı sağcı, otoriter ve muhafazakâr politikalara meydan okuyamayız. Kısacası, demokratik hak ve özgürlükleri savunmak için hâlâ sokaklara ihtiyacımız var ve Brezilyalılar bunun nasıl yapılacağını tüm dünyaya bir kez daha gösterdiler.
Z kuşağına miras kalan katılımcı demokrasi kültürü ve halk seferberliği geleneği
Latin Amerika’da örgütlü mücadele geleneğinin tarihsel olarak çok güçlü olması, kuşkusuz sömürgecilik döneminden bu yana ırk/etnisite, sınıf, toplumsal cinsiyet, kültür, din, toprak/mülkiyet ve ekoloji gibi farklı eksenlerde gelişen birçok direnişin iç içe geçmiş ve birbirini beslemiş olmasından kaynaklanıyor. Günümüzde toplumsal hareketlerin güncel siyaseti belirleme kapasitesinde bu tarihsel mirasın büyük bir payı var. 21. yüzyıl siyasetine ilk bakışta, bu kapasite solculara seçim kazandırmakla sınırlıymış gibi görünebilir. Oysa günümüz toplumsal hareketleri, solcuların siyaset yapma biçimini de dönüştürmeye çalışan demokratik özneler olarak karşımıza çıkıyor. Bunu en net şekilde, solcu hükümetler kendi tabanları tarafından protesto edildiğinde görüyoruz. Brezilya’daki Haziran 2013 protestoları, bunun akla gelen ilk örneklerinden biriydi. Bugünkü halk seferberliğinin niteliğini daha iyi anlayabilmek için 2013’ten 2026’ya uzanan kitlesel eylemlere daha yakından bakmak gerekiyor.
2013 yılı, 2008’deki küresel ekonomik krizin Brezilya gibi emtia talebiyle büyüyen ekonomilerin para birimleri ve ödemeler dengeleri üzerindeki olumsuz etkisini göstermeye başladığı kritik bir dönemeçti. Lula döneminde (2003-2010) uluslararası piyasalarda hızla yükselen emtia fiyatları, sosyal politikaların genişletilmesi ve en yoksul kesimlere kaynak aktarılması için önemli bir gelir kaynağı sağlamıştı. 2011’de iktidara gelen Dilma Rousseff ise selefi Lula kadar şanslı değildi. 2013’ten itibaren hem burjuvaziyi hem de en düşük gelirli kesimleri memnun eden yeni-kalkınmacı politikalar artık sürdürülemez hale geldi. Bu koşullarda, Haziran 2013’te toplu taşıma araçlarına yapılan zamların tetiklediği protestolar kısa sürede kendiliğinden kitlesel bir ayaklanmaya dönüştü ve Brezilya’nın ev sahipliğini yapacağı Dünya Kupası’nın maliyetinin toplumsallaşmasına karşı güçlü bir toplumsal muhalefet oluşturdu. Sokağa çıkan kitlenin, ağırlıklı olarak PT’nin sosyal programlarından yararlanan üniversite öğrencilerinden oluşması, Bolsa Família’nın (Aile Ödeneği) iddia edildiği gibi yoksulların devlete minnettarlık hisleriyle bağlanmasına yol açan yeni bir klientelizm örneği olmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Brezilya nüfusunun dörtte birinin yararlandığı Bolsa Família, Brezilya’daki önceki örneklerinden farklı olarak, yerel patronaj ilişkilerinin içinde değil, görece merkezî ve teknokratik bir biçimde, tek bir kayıt sistemi altında toplanan gelir dağılımı verilerine dayanarak uygulanmıştı. Ayrıca programla birlikte yeni katılım mekanizmalarının hayata geçirilmesiyle, nakit transferinden yararlananlar belediyelerdeki bütçe oluşturma sisteminde taleplerini dile getirme fırsatı buldular. 2013 protestolarında ortaya konulan en önemli talep, ulaşım, sağlık ve eğitim sistemlerine daha fazla yatırım yapılmasıydı. Dilma Rousseff’in protestocularla gurur duyduğunu söylemesi ve toplu taşıma sistemine 50 milyar real yatırım sözü vermesi, Lula’nın da protestocuları siyasete katılmaya cesaretlendiren bir yazı yayınlamasıyla, bir hafta içinde isyan dağılmaya başladı. Ne var ki, fırsatı değerlendiren PT karşıtları (anti-petistas) sokakları boş bırakmadı ve kısa bir süre içinde protestoların seyri değişmeye başladı. Artık sokaklardan yükselen sesler, Dilma Rousseff’in darbeyle devrilmesini ve Lula da Silva’nın hapse girmesini istiyordu. Bundan sonraki süreçte, 2016’da Dilma Rousseff’in azledilmesine kadar, merkez sağ ve aşırı sağ taban, kitlesel bir şekilde örgütlenerek PT’ye karşı hızla mobilize oldu. Lula’yı hapishane kıyafetleriyle resmeden ve onun kesik parmağıyla dalga geçen pankartlar eşliğinde Brezilya bayrağının yeşil-sarı renklerine bürünen göstericiler “Küba gibi olacağız” tarzında söylemlerle panik ortamı yaratmaya çalıştılar ve “komünizm tehdidine” karşı orduyu göreve çağırdılar. PT’nin statükoyla ve yolsuzlukla özdeşleştirildiği bu süreç, 2018’de Jair Bolsonaro’yu iktidara getiren kutuplaşma ortamının oluşmasına zemin hazırladı.
Mayıs 2016’da sokaklardan yükselen darbeci sesler nihayet karşılığını bulmuş, Dilma Rousseff görevden uzaklaştırılmış ve yerine merkez sağ çizgideki Brezilya Demokratik Hareket Partisi’nin (PMDB) lideri Michel Temer geçmişti. Ne var ki Temer hükümetine karşı gelişen direniş, Brezilya solundaki katılımcı demokrasi kültürünü yeniden canlandırdı. Üstelik bu sürece öncülük edenler lise öğrencileriydi. Mart 2016’dan beri lise öğrencileri ülke genelinde dersleri boykot etmeye ve okullarda işgal eylemleri düzenlemeye başlamışlardı. “Liseli Baharı” (Primavera Secundarista) olarak da anılan bu süreç, aslında Haziran 2013’te ulaşım, sağlık ve eğitim sistemlerine daha fazla yatırım talep eden protestoların devamı niteliğindeydi. 2013’teki Dünya Kupası’nın ardından Brezilya 2016’da Olimpiyat Oyunları’na ev sahipliği yapıyordu ve öğrenciler olimpiyatlar yerine eğitim sistemine yatırım yapılmasını istiyorlardı. 2016 yılını araştırma bursuyla Brezilya’da geçirdiğim için bu sürece yakından tanıklık etme fırsatı buldum. Rio de Janeiro’da ziyaret ettiğim işgal okullarından birinde, 16-17 yaşındaki gençlerle konuşurken üniversite öğrencileriyle konuştuğum hissine kapıldığımı hatırlıyorum. Liseli gençler, okullarında işten çıkarılan taşeron işçilerin durumundan olimpiyatlara harcanan paranın tutarına kadar her konuda fikir sahibiydiler. Ülkelerinin içinde bulunduğu durum, onları karamsarlığa sürüklemek yerine geleceklerine sahip çıkmak için sorumluluk almaya itmişti. Okul işgallerinin ikinci ayında, Dilma Rousseff’in yargılanmak üzere görevden uzaklaştırılması ve yerine geçen Temer’in iktidara gelir gelmez kemer sıkma politikalarını uygulamaya koyması, liselerde başlayan direnişin çok kısa sürede ülke genelindeki kamu binalarına yayılmasına yol açtı. Temer hükümeti daha ilk haftasında Kültür Bakanlığını kapatıp Eğitim Bakanlığına, Kadın, Eşitlik ve İnsan Hakları Bakanlığını ise Adalet Bakanlığına bağlamaya çalışınca, kültür ve sanat emekçileri,12 eyalette Kültür Bakanlığına ait binaları işgal ettiler. Buradaki işgaller devam ederken, Temer’in sağlık sistemini özelleştirme planlarına tepki olarak ülke genelinde Sağlık Bakanlığı binalarında da “Temer, defol!” (Fora Temer!) sloganlarıyla işgaller başladı. Temer’in eğitimi özelleştirmeye yönelik reform paketi ise liselerde başlayan işgal dalgasının üniversitelere de yayılmasına ve tüm eğitim sistemini kilitleyen topyekûn bir gençlik direnişine dönüşmesine yol açtı.
“İşgal et ve diren!” (Ocupa e resiste!) sloganıyla kamusal alanları mücadele alanı hâline getiren işgal eylemleri, en temelinde eşitlikçi ve katılımcı bir demokrasi talebine dayanıyordu. Bu talepler ana akım medyada kendine yer bulamadı ve 2016, Brezilya tarihine Dilma Rousseff’in azledildiği yıl olarak geçti. Ne var ki işgal alanlarında büyüyen direniş, “başka bir tarih” yazmaya devam etti. 2018’de Bolsonaro’nun aşırı sağcı kampanyasına karşı sokaklara dökülenler ve ülke genelinde kitlesel protesto eylemleri düzenleyenler ağırlıklı olarak gençlerden, özellikle de kadınlardan oluşuyordu. Seçim sürecinde, Bolsonaro’nun kampanyasının sembolü olan otomatik silah logoları her yerde boy gösterirken, ülkenin dört bir yanında Bolsonaro’nun nefret söylemlerinin hedefi haline gelen siyahlara, eşcinsellere ve göçmenlere yönelik tehdit ve saldırılar giderek yaygınlaşmış, üniversitelerde ise yine Bolsonaro’nun doğrudan hedef gösterdiği solcu aktivistler şiddet eylemleriyle karşılaşmışlardı. Bolsonaro’nun kışkırttığı bu nefret ortamında, 14 Mart 2018’de gerçekleşen Marielle Franco suikastı, direniş için bir dönüm noktası oldu. Sosyalizm ve Özgürlük Partisi (PSOL) Belediye Meclisi üyesi Franco, siyah ve eşcinsel bir kadın olarak tam da Bolsonaro’nun nefret söylemlerinin hedefinde yer alıyordu. Franco ayrıca Rio de Janeiro’daki en büyük gecekondu mahallelerinden (favela) biri olan Maré’de büyümüş, 10 yaşından beri çeşitli işlerde çalışarak eğitimini sürdürmüş ve Temer hükümetinin Rio de Janeiro’nun güvenliğini orduya devretmesine karşı en çok ses çıkaran muhaliflerden biri olmuştu. Marielle Franco’nun katledilmesi, Rio de Janeiro başta olmak üzere ülke genelinde büyük bir kitlesel hareketliliği tetikledi. Kadın hareketi, LGBTİ hareketi, favela örgütlenmeleri ve insan hakları örgütleri aktivistleri birlikte geniş katılımlı kitlesel protesto eylemleri düzenlediler. Bu eylemlilik seçim sürecinde de yine kadınların öncülüğünde gerçekleşen Bolsonaro karşıtı kitlesel protestolarda kendini gösterdi.
Baba Bolsonaro’nun ardından, bugün bir kez daha, bu sefer oğul Bolsonaro’ya karşı gelişen kitlesel eylemler, işte böyle bir halk seferberliği geleneğinin ürünü. Bolsonaro ailesinin temsil ettiği aşırı sağ hareket, demokrasiye, sosyal devlete, laikliğe, yargı ve seçim sistemlerinin bağımsızlığına, basın ve örgütlenme özgürlüğüne, ülkenin egemenliğine, ekolojik güvenliğe ve tüm bunları güvence altına alan 1988 Anayasası’na karşı çok büyük bir tehdit oluşturuyordu. Bu tehdidin bertaraf edilmesi, kuşkusuz genç kuşaklara miras kalan katılımcı demokrasi kültürü sayesinde mümkün oldu. Nitekim Brezilya’da, direniş pratikleri, örgütlülük biçimleri ve eylem repertuarı, tarihsel olarak değişse de toplumsal hareketler içinde özneleşen sıradan insanlar, kendi söylemlerini oluşturup kendi geleceklerini inşa etmeye devam ediyorlar. 1970’lerde ilerici Katolik Kilisesi’ne bağlı taban cemaatlerinde, sosyal hakların genişletilmesine dayalı, aktif ve katılımcı bir vatandaşlık tahayyülü yeşermişti. Askeri rejim döneminde demokrasi mücadelesinin en temel aktörlerinden biri haline gelen kilise taban cemaatleri, PT, Birleşik İşçi Sendikası (CUT) ve MST’nin kurulmasına ve işçi hareketinin yükselmesine zemin hazırlamakla kalmamış, kadınların aktivizmi ve liderliği için de çok geniş bir alan açmıştı. Bugün kilise taban cemaatleri etki alanını çoktan kaybetmiş, hatta bu alanı muhafazakâr Evanjelik kiliseler doldurmaya başlamış olabilir. Yine de demokrasi mücadelesinin sınıf mücadelesinden neden ayrı düşünülemeyeceği ve kadınların öncü rolünün bu mücadeleyi nasıl büyütebileceği meselesi, 1970’lerden bu yana Brezilya soluna yol gösteren çok önemli bir miras olmaya devam ediyor. Bu mirasın izlerini görebilmek için ikinci tur öncesinde örgütlenen kitlesel eylemlere kısaca göz atmamız yeterli.
4 Ekim seçimlerinde oyların yüzde 47’sini alan Flávio Bolsonaro, ikinci tura avantajlı bir konumda girmiş; yüzde 45’te kalan Lula’yı geride bırakmakla kalmamış, parlamento seçimlerinde de önemli kazanımlar elde etmişti. İki aday arasındaki fark yaklaşık 2,2 milyon oydu ve Brezilya tarihinde ilk turda birinci gelen hiçbir başkan adayı ikinci turda kaybetmemişti. Bu koşullarda siyasal inisiyatif aşırı sağın eline geçmiş gibi görünüyordu. Ne var ki gençlerin öncülüğünde yükselen toplumsal seferberlik, Bolsonaro’nun zaferine kesin gözüyle bakılan bu siyasal atmosferi değiştirmeye başladı. Özellikle Flávio Bolsonaro’nun seçimden iki gün sonra, anayasayı değiştireceklerini söylemesi, bu seferberliğin oluşmasında tetikleyici bir unsur oldu. Elbette, Brezilya’daki halk hareketinin dünya genelinde canlanan toplumsal muhalefetle aynı döneme denk geldiğini de vurgulamak gerekir. Bolsonaro son dönemde Latin Amerika genelinde yükselen Trump destekli aşırı sağ dalgaya nasıl yaslanıyorsa, dünya genelinde demokrasiden yana mücadele verenler de aynı şekilde dayanışma ve güç birliği içindeler. ABD’deki Trump karşıtı protestolardan Fransa, Sırbistan ve diğer Avrupa ülkelerindeki eylemlere uzanan bir direniş hattının kurulduğunu ve aşırı sağcılara karşı protesto eğiliminin güçlendiğini gözlemlemek mümkün. Brezilya’da da ikinci turdan önce belirginleşen bu eğilim, başkanlık kampanyasının sınırlarını aşan bir radikalleşme dinamiğini beraberinde getirdi. 4 Ekim’de solun aldığı ağır yenilgi, Lula’nın destekçileri arasında büyük bir umutsuzluk havası yaratmıştı. Ancak takip eden günlerde, başta gençler olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinin öncülüğünde beklenmedik bir karşı hareket gelişmeye başladı. İlk toplantılar ve protestolar, Rio de Janeiro’daki iki eğitim kurumunda, Fluminense Federal Üniversitesi’nde (UFF) ve Pedro II Koleji’nde ortaya çıktı. Kısa süre içinde Fortaleza ve Belo Horizonte gibi diğer kentlere de yayıldı. Bu süreçte Porto Alegre, Brasília, Recife ve Belo Horizonte gibi kentler, tarihlerinin en büyük gösterilerine tanık oldu. Özellikle São Paulo’daki Avenida Paulista’da ve Rio de Janeiro’daki Copacabana’da gerçekleştirilen geniş ölçekli protestolar bütün dünyanın gözlerini Brezilya’nın üzerine çekti.
Bu hareketin en büyük dayanağı, kuşkusuz, Ulusal Öğrenci Birliği (UNE), Brezilya Ortaöğretim Öğrencileri Birliği (UBES) ve üniversitelerdeki Merkezi Öğrenci Genel Birlikleri (DCE’ler) gibi öğrenci örgütleriydi. 2019’da “Eğitim Tsunamisi” (Tsunami da Educação) olarak da anılan, Jair Bolsonaro hükümetinin eğitim bütçesindeki kesintilerine karşı gelişen kitlesel protesto dalgasında da bu örgütler öncü rolü üstlenmişti. Dolayısıyla, 2026 protestolarının, Flávio Bolsonaro’ya karşı gelişen anlık bir tepkiden ibaret olmadığını, aksine uzun soluklu, bilinçli ve örgütlü bir mücadele geleneğinin ürünü olduğunu anlamak gerekiyor. Taban örgütlenmeleri sokağa çıktıklarında, anlık gelişen tepkilerden farklı olarak, toplumun farklı kesimlerini bünyelerine katmakla kalmıyor, onları dönüştürmeye de başlıyorlar. Bu da nesilden nesile aktarılan bir direniş kültürünün gelişmesine katkı sağlıyor. Brezilya’da gençlerden önceki kuşaklara kadar uzanan örgütlü mücadele geleneği ve sendikalardan UNE’ye, PSOL’den mahalle birliklerine kadar uzanan birçok farklı toplumsal örgüt arasında kurulan diyalog sayesinde toplumsal seferberlik bu kadar hızla yayılabildi. Bu seferberlik, Lula’nın neredeyse mucizevi bir şekilde, dördüncü kez seçim kazanmasını sağladı. Ancak bu zafer anı, mutlu bir sona değil, zorlu bir başlangıca işaret ediyor.
Brezilya’da demokrasi mücadelesi seçim siyasetiyle sınırlı kalmayacak. 1970’lerden bu yana sınıf mücadelesiyle birlikte büyüyen, 2002 seçimlerinde PT’yi iktidara taşıyan ve özellikle 2013’ten bu yana PT’nin siyaset yapma biçimini de değiştirmeye çalışan toplumsal hareketlerin aktörleri, demokratik özneler olarak sokakları ve meydanları doldurdukça bu mücadele devam edecek. Bolsonarismo şimdilik ağır bir darbe aldı, ancak hareketin temel dayanağını oluşturan, kongrede büyük bir blok oluşturan ve “BBB Grubu” olarak anılan üç ana odak, demokrasiyi tehdit etmeyi sürdürüyor: “Boi” yani “büyükbaş hayvan”, çevre kısıtlamalarının esnetilmesini savunan ve Amazonları yağmaya açmak isteyen endüstriyel tarım ve hayvancılık sektörlerini ve bu sektörlerin arkasındaki büyük toprak sahiplerini; “Bíblia” yani İncil, Evanjelik lobiyi ve geleneksel aile yapısı ve dini değerler vurgusuyla cinsiyetçi politikalar uygulayan muhafazakarları; “Bala” yani “kurşun” ise silah lobisini ve suçla mücadelede polisin yetkilerinin artırılmasını ve cezaların ağırlaştırılmasını savunan güvenlikçi kanadı temsil ediyor. PT’nin siyaset anlayışı (petismo) ve zamanla ondan da ayrışan Lula’nın çizgisi (Lulismo) hiçbir zaman bu güç odaklarına meydan okuyacak radikal bir alternatif sunmakla ilgilenmedi, aksine her zaman bu gruplarla pragmatik bir uzlaşı ve müzakere içinde oldu. Yine de Lula’nın zaferi, Brezilya solunun mücadeleyi sürdürmesi için gerçek bir fırsat sunuyor. Lulismo’nun sınırlarını zorlamak ve radikal alternatifler yaratmak, her zaman olduğu gibi, tabandan gelen baskıya bağlı. O halde, bir yazımı daha aynı şekilde bitirebilirim: Bundan sonraki süreçte toplumsal hareketlerin örgütlenme ve mobilize olma kapasitesi belirleyici olmaya devam edecektir. Zira Brezilya’da mücadele asıl şimdi başlıyor.




