Muhammed Haşim’in Beslenme Çantası

Algoritma sağ olsun, sosyal medyada çocuklarına özenle beslenme çantası hazırlayan annelere denk gelmişsinizdir mutlaka. Bu hesaplardan belki de en görünür olanı “rutinlervedetaylar”. Hesabın başrolünde ise annesinin her sabah beslenme çantasını hazırladığı Muhammed Haşim var. Videolar kısa sürede milyonlarca kez izleniyor; Muhammed Haşim’in o gün okulda ne yiyeceğini, annesinin çantasına neler koyduğunu yüz binlerce insan merakla takip ediyor. Buraya kadar her şey oldukça normal görünüyor. Anneler çocuklarına beslenme çantası hazırlar; bu uzun yıllardır böyledir, öyle değil mi?

Çocuklu aileler için bu videolar bir menü fikri verebilir, yemek videosu sevenler içinse basit bir izleme-tıklama döngüsünün parçasıdır. Fakat Muhammed Haşim’in çantasını biraz daha yakından izlediğimizde karşımıza organik meyve sularından bol proteinli gıdalara, meyveden kuşkonmaza uzanan dolu dolu bir menü çıkıyor. İş birlikleri, reklamlar ve ürün tavsiyeleri de bu görüntüye eşlik ediyor. İşte tam burada, görüntünün biraz gerisine baktığımızda mesele değişmeye başlıyor. Burada kolaycılığa düşmemek gerekiyor. Mesele kuşkonmaz, organik meyve suyu ya da çocuğuna bunları hazırlayan anne değil. Bir çocuğun iyi beslenmesi zaten olması gereken. Asıl sorun, bütün çocukların iyi beslenmesinin neden bir hak değil de ailelerin gelirine bağlı bir imkâna dönüştüğü. Bir çocuğun beslenme çantasının içeriğinin ailesinin sınıfsal konumunu bu kadar açık biçimde ele vermesi.

Bir beslenme çantasından bütün bunlar çıkar mı? Elbette çıkar. Çünkü o çantanın içinde yalnızca yiyecek yok. Ailenin geliri, ebeveynlerin çalışma koşulları, gıda fiyatları, kira ve okul masrafları; annenin sabah o çantayı hazırlayabilecek zamanı olup olmadığı, evdeki bakım emeğinin kim tarafından üstlenildiği ve devletin çocukların beslenmesindeki sorumluluğunun ne ölçüde aileye devredildiği de var. Tam da bu nedenle çocuğun beslenmesi, ilk bakışta son derece kişisel görünen ama gerçekte sınıfsal ilişkilerin tam ortasında duran bir mesele.

Bu videoların neredeyse tamamında karşımıza annelerin çıkması da tesadüf değil. Hatta belki başka bir soru daha sormak gerekiyor: Bu beslenme çantalarının babaları nerede? Çocuğun beslenmesi, bakımı, sağlığı ve eğitimi büyük ölçüde aileye, aile içinde ise kadınların görünmeyen ve karşılıksız emeğine bırakılıyor. Üstelik bu iş bölümünü o kadar doğal kabul ediyoruz ki bir çocuğun beslenme çantasını hazırlayan kişinin anne olması bize açıklanmaya bile ihtiyaç duymayan bir durum gibi geliyor; babanın bu hikâyede hiç görünmemesi ise çoğu zaman dikkatimizi dahi çekmiyor. Çocuğun ertesi gün ne yiyeceğini düşünmek, alışverişini yapmak, hazırlamak, paketlemek, besin değerini gözetmek birer “annelik görevi” gibi kabul ediliyor. Böylece toplumsal olarak karşılanması gereken bakım, tek tek hanelerin ve esas olarak kadınların omzuna yükleniyor. Beslenme çantası bu nedenle emeğin yeniden üretiminin kim tarafından ve hangi koşullarda karşılandığı sorusunun küçücük bir örneği.

Sosyal medyanın gösteriş ve tüketim dili ise bu emeğin üzerine yeni bir ideal annelik standardı kuruyor: Çocuğuna dengeli menüler hazırlayan, protein hesabını yapan, katkısız ürün bulan, bunları estetik biçimde paketleyen “bilinçli anne”. Böylece kamusal olarak tartışılması gereken bir mesele bireysel ebeveynlik performansına tercüme ediliyor. Okullarda neden bütün çocuklara ücretsiz ve nitelikli bir öğün verilmediğini ya da çocukların beslenmesinin neden aile bütçesine bırakıldığını değil, Muhammed Haşim’in beslenme çantasını konuşmaya başlıyoruz.

Üstelik yaratılan bu “bilinçli anne” imgesi sınıfsal koşulları da görünmez hale getiriyor. Çünkü bir annenin çocuğuna her sabah çeşitli ve sağlıklı bir menü hazırlayabilmesi yalnızca onun ne kadar ilgili ya da bilinçli olduğuyla açıklanamaz. Bunun için para kadar zaman da gerekir. Sabah erkenden başka insanların evlerini temizlemeye giden, fabrikada vardiyaya yetişen, esnek çalışma saatlerine maruz kalarak çalışan bir kadınla evden çalışan, bakım desteğine erişebilen ya da çalışma zamanı üzerinde daha fazla söz sahibi olan bir kadının “annelik performansını” aynı terazide tartamayız. Koşulları ortadan kaldırıp yalnızca sonucu gösterdiğimizde sınıfsal eşitsizlik kolaylıkla kişisel tercih, özen ya da bilinç farkı gibi görünmeye başlar.

Üstelik bütün bunlar yalnızca bugünün eşitsizliği olarak kalmıyor. Sınıfsal konum kuşaklar boyunca yeniden üretilir yani çocuklar ailelerinin sınıfsal mirasını da devralır. İyi beslenen, çalışmak zorunda olmayan, eğitim için zamanı ve mekânı bulunan, kültürel ve ekonomik kaynaklara ulaşabilen bir çocukla erken yaşta çalışmaya başlayan, okul ile iş arasında sıkışan ya da eğitimden tamamen kopan bir çocuk yetişkinliğe aynı koşullarda ulaşamaz. Fakat yıllar sonra ortaya çıkan fark çoğu zaman bize “başarı”, “yetenek”, “çalışkanlık” ya da “doğru tercihler” üzerinden anlatılır. Başlangıçtaki eşitsizlik görünmez hale gelirken sonunda ortaya çıkan eşitsizlik bireysel başarı ve başarısızlık hikâyesine dönüştürülür ve çok çalışanın mutlaka kazandığı o adil dünya masalı böylece yeniden üretilir.

Sosyal medya algoritması da bu masalı tekrar tekrar pazarlar. Algoritmaya kendi başına bir irade atfetmek doğru olmaz; fakat hangi ekonomik model içinde çalıştığını da görmezden gelemeyiz. Daha çok izlenen, daha fazla etkileşim yaratan, reklamla ve ürünle ilişkilendirilebilen içerikler daha fazla görünürlük kazanıyor. Dolayısıyla tüketilebilir ve arzu edilebilir hayatlar da daha sık karşımıza çıkıyor. Kuşkonmazlı, organikli, özenle paketlenmiş “bilinçli anne” estetiği yalnızca bir ebeveynlik biçimi olarak değil, ürünlerin yerleştirilebildiği ve tüketimin teşvik edilebildiği bir yaşam biçimi olarak dolaşıma giriyor. Gündelik hayatın kendisi içerik, annelik performansı, beslenme çantası ise reklam alanı haline gelebiliyor.

Yoksulluk ise aynı sistem içinde bambaşka bir görünürlük rejimine tabi. Bir çocuğun her sabah okula aç gitmesi süreklilik taşıyan toplumsal bir sorunken çoğu zaman ancak bir yardım çağrısına, dramatik bir hikâyeye ya da birkaç günlük habere dönüştüğünde görünür olabiliyor. Böylece eşitsizliğin kendisi değil, tek tek sonuçlarını görüyoruz ve hızla unutuyoruz. Bir tarafta organik ürün tercih eden aileler, diğer tarafta geçinebilmek için çalışan çocuklar varmış ve bunlar birbirinden bağımsız iki hayat biçimiymiş gibi kaydırıyoruz ekranımıza düşen reelsleri.

Oysa değiller. Bir toplumdaki ücret düzeyiyle çocuk işçiliği, gıda fiyatlarıyla çocukların beslenmesi, kamusal eğitimin niteliğiyle ailelerin üstlendiği eğitim maliyeti, kadınların karşılıksız bakım emeğiyle sosyal politikalar birbirinden bağımsız meseleler değil. Aynı ekonomik ve toplumsal düzenin farklı yerlerde karşımıza çıkan sonuçları.

Muhammed Haşim’in beslenme çantasını izlerken gözden kaçırdığımız önemli bir mesele de burada ortaya çıkıyor; o da kamusal sorumluluk. Çocukların ne yiyeceğinin ailelerin gelirine bırakılması ile okulda ücretsiz ve nitelikli bir öğünün kamusal hak olarak sağlanması aynı toplumsal tercihin iki farklı biçimi değil. Birincisi, çocukların beslenmesinin maliyetini haneye yüklerken; ikincisi bu ihtiyacın kolektif olarak karşılanmasını esas alıyor. Benzer biçimde çocukların erken yaşta emek piyasasına girmesini olağanlaştıran koşullarla, çocukluğu eğitimden dinlenmeye kadar kendi başına korunması gereken bir dönem olarak gören bir düzenleme arasında da temel bir fark var.

Bu nedenle mesele yalnızca yoksul ailelere daha fazla yardım yapılması değil. Daha temel soru şu: Beslenme, eğitim, bakım ve nihayet çocukluk ne ölçüde piyasadan satın alınabilen imkânlara dönüşmüş durumda? Bir çocuğun iyi beslenebilmesi, iyi eğitim alabilmesi, çalışmak zorunda kalmadan büyüyebilmesi neden ailesinin gelirine ve sınıfsal konumuna bağlı?

Beslenme çantasına bakıp kendimize menüler seçmek, reklamı yapılan ürünü favorilerimize eklemek kolay. Asıl mesele bir çocuğun çantasının neden dolu olduğunu değil, diğerinin neden boş kaldığını sormak; hatta daha önemlisi, o çantayı doldurma sorumluluğunu neden en başından yalnızca ailesinin meselesi olarak kabul ettiğimizi sorgulamak. Çünkü bir çocuğun iyi beslenmesi bir ayrıcalık, okula devam edebilmesi ailesinin gelirine bağlı bir lüks olmamalı.

Bütün bunların sonunda dönüp başladığımız yere geliyoruz. O beslenme çantasının içinde kuşkonmaz var, meyve suyu var, protein var; ama biraz daha yakından bakarsak milyonlarca yoksul hane ve çocuk, ücretler, çalışma saatleri, bakım emeği, gıda fiyatları, kamusal eğitim, çocuk işçiliği ve elbette sınıfsal bir temsil var. Belki de kapitalizmin en büyük mahareti, tüm bunları aynı çantanın içinde tutup bize yalnızca Muhammed Haşim’in o gün ne yediğini gösterebilmesinde yatıyordur.

Muhammed Haşim’in Beslenme Çantası
0:00 / 0:00