Geçtiğimiz hafta yatırım fonlarında patlak veren kriz, sermaye piyasalarında büyük ölçekli ve örgütlü bir servet aktarım mekanizmasının nasıl kurulabildiğini gösterdi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verdi. Bu fonlarda 455 bini aşkın kişinin yatırımı bulunuyor. SPK’nın açıklamalarına göre bazı fonlar, fiilî dolaşımı düşük hisse senetlerinde şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri yaratmıştı. İlişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanmalar ve olağandışı fiyat hareketleri ise finansal istikrar açısından risk oluşturuyordu. Fonlar işleme kapatıldı, tasfiye süreci başlatıldı, suç duyuruları yapıldı ve soruşturmalar açıldı.
Bu tür krizlerin ardından hep benzer bir hikâye dolaşıma sokulur: Normalde düzgün işleyen piyasalara birkaç “çürük elma” sızmış, bunlar da düzenleme ve denetimdeki boşluklardan yararlanmıştır. Zarar eden yatırımcıların ise yüksek getiri peşinde koşarak fazla “açgözlü” davrandıkları söylenir. Çözüm basittir: Suçlular tespit edilip yargılanır, birkaç kişi feda edilir, denetimin sıkılaştırılacağı ilan edilir ve “piyasa güveni” yeniden tesis edilir. Sorun belirli kişi ve kurumlarla sınırlıdır, sistemik bir problem yoktur. Böylece sorun sistemin kendisinde değil, onun adını kötüye çıkardığı söylenen birkaç kişinin davranışlarında aranır.
Peki sistemin tek sorunu bu tür dolandırıcılık ve yolsuzluk vakaları mı? Yoksa yasalara, kurallara ve sözleşmelere dayalı “normal” işleyişin kendisi de toplumun ürettiği değerin ve ortak servetin dar bir kesimin denetimine geçmesini sağlayan bir soygun düzeni mi? İnsanların çalışıp üretirken sömürülmesi, ortak varlıkların sermayeye devredilmesi, geçinebilmek için borçlanmak zorunda bırakılması ve küçük tasarrufların finansal piyasalarda erimesi birbirinden bağımsız süreçler değil. Fon krizi de bütün bu soygun biçimlerini birbirine bağlayan daha kapsamlı bir düzenin en görünür halkalarından biri.
Üretirken Soyulmak
Sistemin temelindeki ilk soygun, ücretli emek ilişkisi içinde gerçekleşir. İşçi, emek gücünü bir ücret karşılığında satar. Ancak bu ücret, çalışma günü boyunca ürettiği yeni değerin tamamının değil, emek gücünün karşılığıdır. Üretilen yeni değer ile ödenen ücret arasındaki fark, artı değer olarak sermaye tarafından sahiplenilir. Üstelik bu soygun hiçbir yasayı çiğnemez. Tam tersine ücret sözleşmesi ve özel mülkiyet hakkı üzerinden hukuki güvence altına alınır.
Sermaye, el koyduğu bu artı değeri fazlalaştırmak için ücretleri olabildiğince baskılamaya, çalışma süresini uzatmaya, iş yükünü ve çalışma temposunu artırmaya çalışır. Yeni teknolojiler, işçinin üretkenliğini artırmanın ve aynı zamanda çalışma sürecini gözetlemenin, hızlandırmanın ve denetlemenin araçlarına dönüştürülür. İşsizlik, güvencesizlik ve sendikasızlaştırma çalışanların pazarlık gücünü zayıflatır. Düşük ücretler ülkenin “rekabet gücünün” önkoşulu olarak sunulur. Bütün bunların yetmediği yerde ise yasadışı ücret gaspına geçilir, ücretler, fazla mesai alacakları veya kıdem tazminatları ödenmez, ertelenir, geçiştirilmeye çalışılır.
Ortak varlıkların soyulması
Soygun bugün üretilen değerle sınırlı değildir. Özelleştirmelerle geçmiş kuşakların emek ve vergileriyle yaratılmış kamu işletmeleri ve altyapı özel sermayeye devredilir. Kamu-özel işbirliği (KÖİ) projelerinde verilen uzun vadeli ödeme ve gelir garantileriyse gelecekteki kamu gelirleri özel şirketlerin ipoteği altına alır. Bu da hukukun, hatta uluslararası hukukun güvencesi altında yapılır. Örneğin, bazı KÖİ finansman sözleşmelerinde dış finansörlerle doğacak uyuşmazlıklar için tahkim yeri olarak Londra belirlenmiştir. Böylece geçmiş kuşakların biriktirdiği ortak servet kadar gelecek kuşakların gelirleri de sermaye birikiminin aracına dönüştürülür.
Benzer bir soygun doğa ve yaşam alanları üzerinden sürdürülür. Örneğin, Resmî Gazete’de yayımlanan kararları esas alan bir derlemeye göre, 2005’te yalnızca altı “acele kamulaştırma” kararı alınmışken bu sayı 2025’te 202’ye çıktı. İstisnai olması gereken acele kamulaştırma, zamanla enerji ve madencilik yatırımları için de başvurulan olağan bir araca dönüştü. Zeytinlikler, ormanlar ve köy arazileri sermaye birikimine açılırken insanların geçim kaynaklarına, ekolojik varlıklara ve gelecek kuşakların yaşam olanaklarına da el konuluyor.
Geçinmeye çalışırken soyulmak
Ücretler temel ihtiyaçları karşılamaya yetmediğinde geniş kesimler hayatlarını sürdürebilmek için borçlanmaya itilir. Bu koşullarda borçlanma, düşük ücretlerin, hayat pahalılığının ve daralan kamu hizmetlerinin sonucu hâline gelir. BDDK verilerine göre Ağustos sonu itibarıyla tüketici kredileri ile bireysel kredi kartı borçlarının toplamı 6,9 trilyon TL’ye ulaşmış durumda. Bunun yaklaşık yarısını kredi kartı borçları oluşturuyor. Kredi kartları ve tüketici kredileri ay sonunu getirmenin araçlarına dönüşürken bugünkü harcamalar, gelecekteki gelirler üzerinde banka alacakları yaratılarak finanse ediliyor.
Borçlanma, ücretlerin baskılanması nedeniyle oluşan talep açığını bir süre kapatarak ekonomik sistemi işler hâlde tutar ve fakat çelişkiyi çözmek yerine erteler. Borç stoku ve borç servisi büyüdükçe hanelerin finansal kırılganlığı artar, elde edilen gelirin giderek daha büyük bir bölümü faiz, gecikme faizi, ücret ve komisyon olarak bankalara aktarılır. Böylece çalışanlar, üretim sürecinde yarattıkları değerin bir bölümünü sermayeye bıraktıktan sonra, geçinmeye çalışırken de gelirlerinin bir bölümünü finansal sisteme devretmek zorunda kalır.
Biriktirirken soyulmak
Fon krizi işte bu zincirin bir başka halkası. Burada zarara uğrayanlar yalnızca yüksek getiri arayışıyla risk alan yatırımcılardan oluşmuyor. Birçok insan, birikimlerini enflasyon karşısında korumak amacıyla yatırımcı bilgi formlarında düşük risk profiliyle sunulan para piyasası fonlarına yönelmişti. Üstelik söz konusu olan, düzenleme dışı bir alanda yapılan yatırımlar da değil. Bu fonlar lisanslı portföy yönetim şirketlerinin yönettiği, SPK düzenleme ve denetimine tabi, TEFAS üzerinden alınıp satılan fonlardı.
Söz konusu fonların işleyişi, kendi kendini besleyen bir finansal döngüye dayanıyordu. Fiilî dolaşımı sınırlı hisse senetlerinin fiyatı yükseldikçe bunları elinde tutan fonların net varlık değeri ve geçmiş getirisi artıyor, yüksek görünen getiriler fonlara yeni para girişini teşvik ediyordu. Gelen para yeniden aynı hisselere yöneldikçe fiyatlar ve fon değerleri daha da yükseliyordu. Ancak yatırımcılar paralarını çekmeye başladığında fonların portföylerindeki varlıkları satması gerekti. Sığ piyasalarda satışların fiyatları hızla düşürmesiyle yükselişi besleyen döngü bu kez ters yönde çalışmaya başladı.
Aslında ortaya çıkan düzenek finansal sistemin normal işleyişinden çok da farklı değil. Finansal piyasalar herkesin aynı koşullarda işlem yaptığı, eşitler arası bir mübadele alanı olarak sunulsa da imkânlar hiç de eşit değildir. Büyük finansal aktörler bilgiye erişim, finansman maliyeti, teknoloji, likidite, fiyatları etkileme ve zararlarını taşıma kapasitesi bakımından küçük tasarruf sahiplerine göre çok daha avantajlıdır. Küçük yatırımcı ise çoğu zaman kamuya açıklanmış geçmiş getirilere ve kendisine sunulan risk sınıflandırmalarına bakarak karar verir. Ve çoğunlukla spekülatif yükselişin son aşamasında piyasaya girip düşüşün faturasını sırtlanır.
Yani fonlarda kurulan düzenek, finansal sistemin dışından gelmedi. Bilgi eşitsizliği, çıkar çatışmaları, kaldıraç, likidite uyumsuzluğu ve yükselen fiyatların yeni para girişleriyle kendini beslemesi gibi finansal piyasalara içkin eğilimlerin, yetersiz denetim altında uç noktaya taşınmasıyla oluştu. Burada mesele, her küçük yatırımcının mutlaka kaybetmesi ya da her büyük yatırımcının her işlemden kazanması değil. Mesele, bilgiye erişimin, likiditenin, fiyatları etkileme gücünün ve zararı başkalarına aktarma imkânının son derece eşitsiz dağılmış olmasıdır. İstisnalar mutlaka bulunur ama nihayetinde kumarhanede kasa her zaman kazanır.
Yani?
Düzenli bir iş, yeterli bir ücret ve yaygın kamu hizmetleri yoluyla güvenceli bir gelecek kurma imkânı daraldıkça kısa yoldan kazanç vaadi kitlesel bir umut mekanizmasına dönüşüyor. Sistem önce çalışarak gelecek kurma ihtimalini zayıflatıyor. Ardından kurtuluş umudunu piyango, bahis kuponu, kaldıraçlı işlem veya spekülatif kripto yatırımı olarak yeniden satıyor. Böylece güvencesizliğin kendisi de yeni bir kazanç alanına dönüştürülüyor.
Elbette yukarıda sıraladığımız soygun biçimlerinin hepsi aynı iktisadi mekanizmaya dayanmıyor. Üretim sürecindeki soygun artı değere el konulmasına; özelleştirmeler mevcut ortak servetin özel sermayeye devrine; KÖİ projeleri gelecekteki kamu gelirlerinin şirketler lehine bağlanmasına; borçlanma gelecekteki emek gelirleri üzerinde finansal alacaklar kurulmasına; spekülatif finans ise varlık fiyatları üzerinden servetin yeniden bölüşülmesine dayanıyor. Bunları birleştiren şey, mülkiyet ve güç ilişkileri sayesinde toplumsal olarak üretilen değere ve ortak varlıklara dar bir kesimin el koymasıdır.
Bu tabloda devlet bütün bu ilişkilerin dışında duran ve yalnızca zamanında denetim yapmakta başarısız olan tarafsız bir düzenleyici değil. Ücret ilişkisinin, özel mülkiyet düzeninin, özelleştirme sözleşmelerinin, gelir garantilerinin ve finansal alacakların hukuki çerçevesini kurar ve güvence altına alır. Kriz çıktığında hangi kurumların korunacağına, hangi kayıpların karşılanacağına ve zararın kimlerin üzerinde kalacağına yönelik kararları da yine devlet verir.
Kısacası soygun fonlarla sınırlı değil, her yerde. İşyerinde, kredi kartı borcunda, el konulan zeytinlikte, gelir garantili köprü, otoyol ve şehir hastanesi sözleşmelerinde, enflasyon karşısında eriyen emekli aylığında, finansal piyasalarda, yatırım fonu dolandırıcılığında… Dolayısıyla mesele bu soygunları sürekli yeniden üreten mülkiyet ve güç ilişkilerini değiştirmek olmalıdır. Tüm bu soygunların nasıl bir bütünlük teşkil ettiğini gören, ücret mücadelesini ve doğa savunusunu kamusal mülkiyet, finansal düzenleme ve demokratik ekonomi yönetimi taleplerinden koparmayan birleşik bir çizgiye ihtiyaç var.




