Her dönemin hâkim ekonomik paradigması, yalnızca üretim ve tüketim alışkanlıklarını, sermayenin nasıl birikeceğini belirlemekle kalmaz insanların zenginleşme ve yatırım yapma hayallerini de biçimlendirir. İnsanlara nasıl zengin olunacağını, hangi hayatın “başarı” sayılacağını ve geleceğe dair hangi ekonomik hayallerin kurulabileceğini öğretir. Sistem tüketim üzerinden hayali bir statü satarken bu statüye erişmek isteyenlerin nasıl zengin olmak istediği, neleri yatırım olarak gördüğü ve geleceğe ilişkin ekonomik beklentileri de yaşadıklarını belirler. Yalnızca mal ve hizmet değil beklenti de üreten kapitalizm insanlara daha iyi bir hayatın mümkün olduğunu söylerken, bu hayata ulaşmanın yolunu giderek daha fazla mülkiyet, yatırım, finansal getiri ve servet birikimi üzerinden tarif eder. Tam bu noktada dolandırıcılar da geleceğe ilişkin ekonomik beklentilerin üzerine kurdukları vaatlerle ortaya çıkar; insanların güvenini, gelecek kaygısını, ekonomik sıkışmışlığını ya da çaresizliğini kendi çıkarı için kullanırlar.
Ancak dolandırıcılığı yalnızca bireysel ahlaksızlıkların veya insanların dikkatsizliğinin sonucu olarak okumak eksik kalır. Her dolandırıcılık vakasının arkasında elbette dolandırıcının suç olan eylemi ve dolandırılanın kişisel kararları, beklentileri ve tercihi bulunmakta. Ancak dolandırıcılığın hangi biçimi aldığı ekonomik düzenin ürettiği beklentilerle yakından ilişkili olduğu üzerinden değerlendirilmeli. Bu yaklaşım, insanların hangi ekonomik hayaller üzerinden kandırılabilir hale geldiğini de anlatıyor. Dolandırıcı, insanlara dönemin ekonomik sisteminin hiç tanımadığı bir zenginlik biçimini vaat etmez. Topluma tamamen yabancı bir hayal satmaz. Tam tersine, sistemin dolaşıma soktuğu ve toplumun zaten inandığı ekonomik vaadi, zenginleşme arzusunu alır, onu büyüterek pazarlar. Sistemin “Çalış. Biriktir. Yatırım yap. Sermayeni büyüt” biçiminde kurduğu beklenti, dolandırıcının elinde “Daha az çalış, daha hızlı kazan. Paran senin için çalışsın” vaadine dönüşür. Dolandırıcı sistemin dışında yeni bir arzu icat etmez; sistemin ürettiği arzunun daha yoğun, daha hızlı, daha kolay ve daha risksiz bir versiyonunu pazarlar. Dolayısıyla dolandırıcılık, ekonomik sistemin dışında gelişen bir sapma olarak değil, o düzenin ürettiği beklentilerin en uç ve yanıltıcı biçimlerinden biri olarak ortaya çıkar. Dolandırıcılık biçimleri de ortaya çıktıkları ekonomik düzenin ruhundan bağımsız değil. Bu nedenle dolandırıcılık biçimleri de zaman içinde değişti, değişiyor.
Sülün Osman: Mülkiyet çağının dolandırıcısı
Türkiye’nin hızla kentleştiği, taşınmazların ve kentsel alanların ekonomik değerinin giderek yükseldiği 1950’li ve 1960’lı yıllarda toprak, mülkiyet ve kentsel mekân önemli servet göstergeleriydi. Ekonomik yükselişin dilinin “bir şeye sahip olmak” üzerinden kurulduğu o dönemin dolandırıcılık biçimleri de doğal olarak bu ekonomik beklentilerden beslendi. Sülün Osman’ın hikâyesi tam da bu ekonomik atmosferin içinden çıktı. İnsanlara kamusal alanları ve hatta Galata Kulesi’ni satmaya kalkmasıyla dönemin mülkiyet anlayışının ne ölçüde istismar edilebileceğini ortaya koyan Sülün Osman, zamanının ruhunu kendi yöntemiyle sömüren en çarpıcı isimlerden biriydi. Bugünden bakıldığında hayli basit ve hatta absürt görünen yöntemiyle Sülün Osman’ın yaptığı şeyin temelinde, insanların bir mülkün sahibi olmanın ekonomik ve toplumsal değerine ilişkin beklentisi vardı. Sülün Osman’ın sattığı yalnızca bir yapı değil, insanların mülkiyetin ekonomik ve toplumsal değerine ilişkin inancıydı. Yani Sülün Osman’da simgeleşen dolandırıcılık biçimi sistemin kutsadığı mülkiyet fikrini alıyor, onun üzerine bir sahne kurmasıyla dönemin ekonomik gerçekliğinin dışında bir hikâye kurmuyor, bilakis o gerçekliğin içinden konuşuyordu.
Banker Kastelli: Finansallaşma çağının dolandırıcısı
Ekonomik düzenin değişmeye başladığı 1980’lere gelindiğinde toplum yeni bir ekonomik fikirle daha geniş ölçekte tanıştı: Para yalnızca harcanacak veya biriktirilecek bir şey değil, başka para üretmenin de aracıydı. Serbest piyasa ekonomisine geçiş ve faiz serbestisi, Türkiye’de para ve finans kavramlarının gündelik hayattaki anlamını, servet fikrinin dilini de dönüştürdü. Bu dönüşüm yalnızca ekonomik kurumları değil, insanların zenginlik tahayyülünü de değiştirdi. Daha önce ağırlıklı olarak toprak, taşınmaz veya ticaret üzerinden düşünülen servet, “paradan para kazanma” fikriyle artık finansal araçlar üzerinden de büyütülebilecek bir varlık olarak görülmeye başlandı. Böylece Sülün Osman’ın vaat ettiği, sahiplik üzerinden gerçekleştirilen dolandırıcılığın dili ve yöntemi de değişti. İnsanlara “şunun sahibi olacaksınız” yerine “paranız sizin için çalışacak” fikri satılarak toplumun ekonomik tahayyülü de dönüştürüldü. Vaat edilenin adı getiriydi. İnsanlara artık servetin yalnızca çalışarak veya bir mülk edinerek değil, finansal sermayeyi dolaşıma sokarak da büyütülebileceği anlatıldı. Bu, dolandırıcılığın ekonomik paradigmayla kurduğu ilişkinin önemli bir göstergesiydi. Dolandırıcılık da bu yeni ekonomik dilin içine yerleşti ve Banker Kastelli işte bu yeni dönemin ruhunu temsil eden isimlerden biri oldu.
Banker Kastelli olarak tanınan Cevher Özden, 1980’lerin başında bankalardan daha yüksek faiz vaadiyle yüz binlerce kişiden para topladı ve dönemin en büyük bankerlik ağlarından birini kurdu. Sistem, yeni tasarruf sahiplerinden gelen paranın yüksek faiz ödemelerini finanse ettiği kırılgan bir yapı üzerinde büyüdü. 1982’de ödeme güçlüğüne girip çökünce çok sayıda insan birikimini kaybetti. Kastelli’nin yurt dışına kaçışıyla bankerlik krizi, dönemin en büyük ekonomik skandallarından birine dönüştü.
Jet Fadıl: Yatırım toplumunun dolandırıcısı
1990’lara gelindiğinde hikâye yeniden değişti. 1980’lerde başlayan finansal serbestleşme, 1989’da çıkarılan 32 Sayılı Karar’la yeni bir aşamaya geçti; sermaye hareketlerinin önündeki kısıtlamalar kaldırıldı, Türkiye ekonomisi uluslararası sermaye hareketlerine açıldı. Yüksek enflasyon ve büyüyen kamu açıkları nedeniyle devletin yüksek faizlerle borçlandığı bu yıllarda toplum da giderek daha fazla “parasını değerlendirmesi” gerektiğini öğreniyordu. Çalışarak kazanmanın yanında, doğru yere yatırılan paranın kendi başına yeni para üretebileceği fikri ekonomik hayatın olağan kabullerinden biri haline geldi.
Bu dönüşümle birlikte ekonomik risk de giderek bireyin kendi finansal kararlarının konusu haline getirildi. Paranız enflasyon karşısında eriyorsa yatırım yapmalı, geleceğinizden endişe ediyorsanız birikiminizi değerlendirmeliydiniz. Dolandırıcılığın dili de buna göre değişti. Vaat artık yalnızca “Paranı bana ver, sana daha fazlasını vereyim” değil, “Büyük bir yatırımın parçası ol, büyüyen değerden payını al”dı. Değişen temel arzu değil, o arzunun üzerine kurulan hikâyeydi.
Bu hikâyenin 1990’larda bir başka güçlü damarı daha vardı. Refah Partisi’nin siyasal olarak yükseldiği, Anadolu’daki muhafazakâr sermaye gruplarının güçlendiği ve “faizsiz kazanç”, “kâr ortaklığı” gibi kavramların geniş bir toplumsal karşılık bulduğu yıllardı bunlar. Kombassan, Yimpaş, Jet-Pa gibi yapılar özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiyeli işçilerin birikimlerine yönelirken yalnızca yüksek kazanç vaadini değil, dini ve toplumsal aidiyet ilişkilerini de kullanabildi. Faizin haram olduğu söylemi karşısında “kâr ortaklığı”, hem yatırım yapmanın hem de faizden uzak durmanın yolu olarak sunuldu; camilerden hemşehrilik ağlarına kadar uzanan güven ilişkileri kimi örneklerde para toplamanın aracına dönüştü. Böylece finansal serbestleşmenin yarattığı yatırım kültürü ile dönemin yükselen muhafazakâr sermaye ağları aynı tarihsel zeminde buluştu. Bu dönemin simgesel isimlerinden biri de Fadıl Akgündüz, namıdiğer Jet Fadıl’dı. Jet-Pa üzerinden özellikle Avrupa’da yaşayan Türkiyelilerden kâr ortaklığı vaadiyle büyük miktarlarda para topladı; Siirt’te Türkiye’nin yerli otomobili “İmza”yı üretecek bir fabrika kuracağını ilan etti, ancak otomobil hiçbir zaman üretilmedi. Daha sonraki yıllarda aynı yatırım vaadi Caprice Gold ve Caprice Maldivler gibi gayrimenkul ve devre mülk projelerinde yeniden karşımıza çıktı; para toplandı, projelerin önemli bölümü tamamlanmadı ve yüzlerce kişi mağdur oldu.
Çiftlik Bank’tan Tera’ya: Dijital kapitalizm çağının dolandırıcıları
2000’li yıllar finansal piyasaların genişlediği, teknolojinin yaygınlaştığı ve internetin ekonomik hayatın merkezine yerleştiği bir dönem oldu. Yatırım araçlarına erişim kolaylaştı. Para hareketleri hızlandı. Finansal ürünler çeşitlendi. Böylece yatırım kavramı, geçmişte olduğundan çok daha soyut bir hal aldı. Bir taşınmazı, fabrikayı ya da dükkânı görmek mümkündü. Ancak giderek daha fazla yatırım biçiminde elde tutulan şey fiziksel bir varlık değil, ekranda görünen bir değer, dijital bir kayıt veya finansal bir enstrümandan ibaretti. Çünkü bir şey ne kadar soyut hale gelirse, onun gerçek değerini ve arkasındaki ekonomik mekanizmayı sıradan bir yatırımcının değerlendirmesi de o kadar güçleşiyordu. Teknolojinin gelişmesi ve geçirdiği evrimle bugün platform kapitalizmi ve dijital finansın belirleyici olduğu bir döneme girildi. Dijitalleşme bu soyutluğu daha da ileri taşıdı. Finansal işlemlerin birkaç saniye içinde gerçekleştirilebildiği, yatırım araçlarının dijital platformlar üzerinden milyonlarca kişiye ulaşabildiği ve paranın giderek daha fazla fiziksel varlıklardan koparak soyut finansal göstergeler üzerinden hareket ettiği bir çağa gelindi. Geleneksel yatırım biçimlerinden koparak dijital ve hızlı kazanç arayışının öne çıktığı, hikâyeyi daha da karmaşıklaştıran bu değişim ve gelişmelere paralel olarak dolandırıcılığın sınırları da genişledi. Hızlı zenginleşme vaadi yeni bir görünüm kazandı. Sermayenin hareketi hızlandıkça, zenginleşme vaadinin de hızı arttı. Dijital kapitalizmin kültürü yalnızca yeni yatırım araçları üretmedi; yeni bir zaman algısı da üretti. Beklemek yerine hemen kazanmak, uzun vadeli birikim yerine hızlı getiri, düzenli gelir yerine sıçramalı servet fikri daha görünür hale geldi. Yakın geçmişteki Çiftlik Bank ve Thodex ve şimdi en çok tartışılan konu haline gelen Tera soygunu gibi örnekler, kısa yoldan köşeyi dönme arzusunun dijital ve finansal çağdaki karşılıkları olarak ortaya çıktı.
Dolandırıcılıkta devamlılık esastır
Sülün Osman ile Banker Kastelli, Jet Fadıl ile Çiftlik Bank, Thodex ve Tera arasında yalnızca tarihsel bir sıralama ilişkisi yok. Bunlar aynı zamanda ekonomik paradigmaların değişmesiyle birlikte dolandırıcılığın nasıl biçim değiştirdiğini gösteren halkaların isim ve yöntemleri. Toprak ve mülkiyet çağında başka bir mülk, finans çağında daha yüksek faiz, yatırım çağında daha büyük proje, dijital finans çağında ise daha hızlı kazanç. Sülün Osman’ın Galata Kulesi ile Çiftlik Bank, Thodex ya da Tera arasında teknolojik açıdan neredeyse hiçbir benzerlik yok. Birinde kamusal bir yapı, diğerinde dijital platformlar veya finansal araçlar söz konusu. Ancak mevcut ekonomik düzenin sunduğu olağan kazanç ihtimalinden daha hızlı ve daha yüksek bir kazanç imkânı vaadi sunmasıyla ekonomik mantık açısından aralarındaki süreklilik de su götürmez bir gerçek. 1950’lerde ve 1960’larda bu vaat mülkiyetti. 1980’lerde finans ve faizdi 1990’larda sanayi, turizm, yatırım ve gurbetçi sermayesiydi. Bugün ise dijital platformlar, finansal enstrümanlar ve hızlı kazanç vaatleri. Değişmeyen ya da her zaman var olan beklentileri sömürmek isteyenler değişen teknolojiye ayak uydurdu o kadar. Dolayısıyla Sülün Osman’dan Galata Kulesi’ni satın alan adam ile varını yoğunu Tera’ya kaptıran adam arasında sanıldığı kadar büyük bir fark yok. Değişen, esas olarak insanların kandırılma biçimi ve onlara sunulan zenginleşme vaadinin içeriği. Biri mülkiyet çağının, diğeri dijital finans çağının yatırımcısı. Birinin önüne Galata Kulesi kondu, diğerinin karşısına dijital çağın soyut finansal enstrümanları çıkarıldı. Sistemin dışında bir ekonomik hayal üretmek yerine, toplumun zaten inandığı ekonomik vaadi alıp onu abartıyla süsleyen maharetli dolandırıcılar her ikisine de elindekini olduğundan daha büyük bir değere dönüştüreceği aynı hikâyeyi anlattı o kadar. Dolandırıcılık anlatıları, içinde bulundukları ekonomik çağın diliyle sürekli yeniden kuruldu. Araç değişti. Teknoloji değişti. Kullanılan kavramlar değişti. Ama elindeki parayı, kısa sürede ve zahmetsizce çok daha büyük bir paraya dönüştürme vaadi hep aynı kaldı. Bu nedenle Sülün Osman’dan Banker Kastelli’ye, Jet Fadıl’dan Çiftlik Bank ve Thodex’e uzanan tarih yalnızca dolandırıcıların değişen yöntemlerinin değil Türkiye’de ekonomik hayallerin nasıl değiştiğinin de tarihi. Aynı zamanda toplumların neye inandırıldığının, nasıl bir ekonomik gelecek hayal ettiklerinin ve servetin nasıl elde edileceğine ilişkin hangi fikirlerin egemen hale geldiğinin tarihidir. Başka bir ifadeyle, dolandırıcılığın hikâyesi değişiyor ama hikâyenin temel vaadi değişmiyor: Daha az emekle, daha kısa sürede ve daha yüksek kazanç. Dolandırıcı bu nedenle çoğu zaman sistemin karşısında değil, sistemin ürettiği arzunun tam üzerinde durur. Dönemin hâkim iktisadi ruhu insanlara ne vaat ediyorsa, onu alır; daha kolay, daha hızlı ve daha büyük bir kazanç hikâyesine dönüştürür. Dolandırıcılığın değişen yüzünün altında yatan süreklilik de tam olarak bu değil mi?
Asıl mesele dolandırıcı mı düzen mi?
Dönemin ekonomik ruhunun ve siyasi düzeninin aynası olan dolandırıcılığı yalnızca “kötü insanların iyi niyetli insanları kandırması” olarak okumak meseleyi hem eksik bırakıyor hem de ekonomik sistemin ürettiği beklentileri görünmez kılıyor. Ekonomik güvencesizlik, sınırlı gelir ve eşitsizlik karşısında daha hızlı bir çıkış arama ihtiyacı devam ettiği sürece hızlı zenginleşme vaadi de kendisine yeni biçimler bulacağı için dolandırıcılık yalnızca sistemin dışında gerçekleşen bir suç değil. Bilakis sistemin içinde üretilen ekonomik arzuların karanlık bir aynası. İnsanlara “başarının yolu servet biriktirmekten geçer” diyen bir ekonomik düzende bu servete ya da refaha ulaşmanın yolları sadece bir avuç azgın sermayedar, siyasetçi ve ahbap çavuş ilişkisinin çeperindekilere açıkken, kaynaklar bile isteye son derece eşitsiz biçimde dağıtılırken hızlı zenginleşme vaatlerinin toplumsal karşılık bulması da elbet şaşırtıcı değil. Oysa insanların neden sürekli daha yüksek getiri aradığını, neden mevcut gelirle yetinmenin ve geçinmenin giderek zorlaştığını, neden “para için değil onurum için” diyen emeklilerin intihar ettiğini, neden halkın ezici çoğunluğunun gayriinsani koşullar altında işçileştirildiğini, neden finansal risklerin giderek bireyin omuzlarına yüklendiğini ve neden servet sahibi olmanın toplumsal statünün temel göstergelerinden biri haline geldiğini sormak gerekiyor.




